<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197</id><updated>2011-12-03T13:07:13.272-08:00</updated><category term='felsefe'/><category term='FİLOZOF'/><category term='felsefe ve edebiyat'/><category term='Kitap'/><category term='ETİK'/><category term='wavelength'/><category term='lacan'/><category term='To shoot an elephant'/><category term='kafka'/><category term='Waking Life'/><category term='ÖLÜMSÜZLÜK TEORİSİ'/><category term='Deleuze'/><category term='human rights'/><category term='A Revolt That Never Ends'/><category term='Film'/><category term='ontology'/><category term='michael hardt'/><category term='Georg Cantor-Ludwig Boltzmann-Kurt Gödel-Alan Turing'/><category term='Iris Murdoch'/><category term='Gilles Deleuze'/><category term='Google Video'/><category term='derrida'/><category term='Michel Foucault'/><category term='Richard Rorty'/><category term='society'/><category term='literature and evil'/><category term='immortality'/><category term='Ghost Dance'/><category term='History'/><category term='Continental Philosophy'/><category term='Fiction'/><category term='Video'/><category term='j.g.ballard'/><category term='hard talk'/><category term='BENİ BU DIŞARIDAN ÇIKARIN'/><category term='The Science Of Ghosts'/><category term='european graduate school'/><category term='michael snow'/><category term='gödel'/><category term='cognitive neuroscience'/><category term='öpecem seni'/><category term='Antonio Negri'/><category term='Antonin Artaud'/><category term='violence'/><category term='brain'/><category term='language'/><category term='Stephen King'/><category term='blindness'/><category term='Antonio Damasio'/><category term='marx'/><category term='aysun kahraman'/><category term='CENGİZ ERDEM'/><category term='Confessions of an Opium Eater'/><category term='politika'/><category term='ontoloji'/><category term='the movie'/><category term='NIETZSCHE'/><category term='cornel west'/><category term='Cantor  set  theory'/><category term='love'/><category term='FAİZE ÖZDEMİRCİLER'/><category term='metaphysics'/><category term='capitalism'/><category term='Literature and Cinema'/><category term='mind'/><category term='Martin Heidegger'/><category term='arts and cognitive neuroscience'/><category term='Ali G'/><category term='suppression'/><category term='Manuel DeLanda'/><category term='pink floyd - the wall'/><category term='Philosophy'/><category term='&quot;derrida&quot; the movie'/><category term='event'/><category term='documentary'/><category term='Democracy'/><category term='being'/><category term='foucault'/><category term='ZENO'/><category term='David Cronenberg'/><category term='slavoj zizek'/><category term='neoliberalism'/><category term='1984'/><category term='12 Monkeys Terry Gilliam La Jetée Chris Marker'/><category term='EINSTEIN'/><category term='Jacques Derrida'/><category term='Dangerous Knowledge'/><category term='komünizm'/><category term='Marcuse'/><category term='Slavoj Žižek'/><category term='zizek'/><category term='kapitalizm'/><category term='Panopticon'/><category term='José Saramago'/><category term='infinity'/><category term='george bataille'/><category term='Threads - Nuclear War'/><category term='Taraf Gazetesi'/><category term='Hegel'/><category term='death at intervals'/><category term='Cronenberg'/><category term='Jacques Ranciere'/><category term='Economics and the Military'/><category term='Examined Life'/><category term='negation'/><category term='makemassair'/><category term='Peter Hallward'/><category term='Animal Rights'/><category term='Jeremy Bentham'/><category term='HAKKI YÜCEL'/><category term='politics'/><category term='body'/><category term='BADIOU'/><category term='George Orwell'/><category term='Mind Versus Soul'/><category term='YouTube'/><category term='ALAIN BADIOU'/><category term='discusses politeness and civility in the function of contemporary ideology'/><category term='bbc'/><category term='Julia Kristeva'/><category term='synaesthesia'/><category term='deconstruction'/><category term='Orhan Pamuk'/><category term='heidegger'/><category term='Speculative Realism'/><category term='paraconsistent  logic'/><category term='finitude'/><category term='Aristotle'/><category term='KIBRIS SORUNU'/><category term='ghostly hauntings'/><category term='Memory'/><category term='death drive'/><category term='A Film by Frank Oz - Death at a Funeral'/><category term='Kıbrıslı Türk Edebiyatı'/><category term='FREUD'/><category term='plato'/><category term='Giorgio Agamben'/><category term='The Dead Zone'/><category term='medicine'/><category term='judith butler'/><title type='text'>Organs Without Bodies (Bedensiz Organlar)</title><subtitle type='html'>Cengiz Erdem</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>100</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-7504438994477652334</id><published>2011-07-12T05:25:00.000-07:00</published><updated>2011-07-13T03:09:43.194-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='komünizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kapitalizm'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='CENGİZ ERDEM'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ontoloji'/><title type='text'>Rhizome: Ölümsüzlük Düşüncesi, Kaotik Otonomizasyon, Komünizm ve Dinamik Sistemler Teorisi</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ölümsüzlük düşüncesini saplantı haline getirmiş olmamızın siyasi sebepleri olduğunu artık açıkça ifade etmek istiyoruz. Sayfalardır ölümsüzlük üzerine kestiğimiz ahkamlar sadece tek bir amaca hizmet etmekteydi. Bu amaç ise komünizmin eşitlik fikrinin dini inanışların eşitliği ölümden sonraya erteleyen anlayışına son derece ters düşen bir fikir olduğunu kesin ve net bir şekilde ortaya koymaktı. Bununla da kalınmayacak ve ölüm/yaşam dürtülerinin sömürüsü üzerinden kendini besleyen kapitalizm ölüm ve yaşamla kurduğu ilişki bağlamında, aynı bağlam içerisine yerleştirilmiş bir komünizmle karşılaştırmalı olarak eleştirilecekti. Lakin elbette ki bu eleştiri kendisiyle sınırlı kalmamalı ve komünizmin neden gerekli, geçerli ve mümkün bir otonomizasyon modeli (kendini hayata geçirip yöneten dinamik sistem) olduğunu ortaya koymalıydı, koymalıdır.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu noktada altını çizmekte fayda gördüğümüz iki sözcük dizisine değinmeden geçemeyeceğiz. Söz konusu sözcük dizileri “dinamik sistem modeli” ve "kaotik otonomizasyon"dur sevgili okur. Gerek dinamik sistem modelinin, gerekse de kaotik otonomizasyonun en güzel örneği ise doğanın işleyişinin ta kendisi olarak çıkmaktadır karşımıza. Doğa bünyesinde sonsuzluğu barındıran bir oluşumdur. Bizzat doğanın kendisi kısır olmayan sonsuz bir döngüdür zaten. Bu döngüyü dairesel haraketlerle sembolize etmeye çalışmak ise son derece boş bir çabadır, zira söz konusu döngü dairesel olmaktan ziyade her yöne doğru yayılan çoğulluğun kaotik otonomizasyonuna sahiptir.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Doğa ile komünizm arasındaki ilişkinin yeniden ele alınması bizi doğrudan komünizmin sonsuzluk ve ölümsüzlük kavramlarıyla eşitlik kavramı arasında kurduğu ilişkiye getirir. Bu ilişki biçimi diyalektiği aşan niteliklere sahiptir. Komünizm ölümlülük ve ölümsüzlük arasında bir ikili zıtlaşma olmadığını, bu kavramların halihazırda birbirlerini bünyelerinde barındırdığını öne süren ve bu ikisinin birbirlerine içkin olduğu hükmünden hareketle eşitliğin ölümün sonrasına, yani ölümsüzlüğe ertelenmesini eleştirerek sonsuz adalete dayalı mutlak eşitliğin bu dünyada, yaşayanların ve ölümlülerin dünyasında hayata geçirilmesini öneren dinamik bir sistem modelidir. Lakin akılda tutulmalıdır ki burada bahsettiğimiz komünizm Sovyetler Birliği veya Çin Halk Cumhuriyeti örneklerinde karşımıza çıkan ve gerek adaletten, gerekse de eşitlikten son derece uzak olmalarına rağmen komünizm adıyla anılan totaliter sistemlerden tamamen farklı nitelikler sergileyen bir komünizmdir. Bizce Sovyetler Birliği ve Çin'deki sistemler devlet kapitalizminden başka bir şey  değildi, değildir. Oysa bizim burada kullandığımız anlamıyla komünizm kaotik otonomizasyon tabir edebileceğimiz bir işleyiş biçimine sahiptir ve totaliter olmaktan son dereece uzaktır. Zira bizim kullandığımız anlamıyla komünizm zamanın paraya, paranın da zamana dönüşüp yaşamın sanal bir değerler sistemi üzerine kurulmasının hem sebebi, hem de sonucu olan kapitalizme son derece ters düşen bir biçimde sanal değerleri doğaya empoze etmek yerine gerçek değerleri doğanın kendisinin yaratmasına zemin hazırlayan dinamik bir sistem modelidir.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bizim bu yazı boyunca yaptığımız Stalin'in otonomizasyon kavramını çarpıtarak kendi emellerimize alet etmektir. Bunu yaparkenki maksadımız ise komünizmi yeniden anlamlandırmak yolunda ontolojik(varlıkbilimsel) bir bağlama yerleştirip ölüm, yaşam ve sonsuzlukla ilişkilendirmek suretiyle günümüzün politik, ekonomik, psikososyal ve psikosomatik sorunlarının çözümü için ne denli gerekli ve mümkün bir dinamik sistem modeli sunduğunu göstermektir. Gelecekte bir gün, "dünyada bu güne kadar insan ile doğa arasında kurulmuş en uyumlu ilişkinin bir temsili" olarak nitelendirilebilmesine yetecek potansiyele sahip olduğunu düşündüğümüz komünizmin amacının ölümsüzlüğü (sonsuz adaleti ve mutlak eşitliği) içinde yaşadığımız bu fani dünyada hayata geçirmek olduğunu ise bilmiyoruz bu raddeden sonra kendimizi tekrarlayıp sözlerimize eklemeye gerek var mı, ama gene de tüm bunları yapıyor ve ediyoruz işte belki vardır diye...&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu yazıda komünizmin sadece eşit üretim ve eşit tüketime dayanan bir ideoloji olmaktan ziyade insanı merkeze almayan bir düşünce biçiminin dünyamıza yansımasıyla zuhur eden bir varoluş modu olduğuna vurgu yapıldığı son derece aşikar. Bu vurguya vurgu yapmak yolunda diyebiliriz ki komünizmin sonsuz adalet ve mutlak eşitlik kavramlarını günümüz için anlamlı ve alakalı kılan söz konusu kavramların sadece insanlar arasındaki maddi alış-verişlere atıfta bulunmaktan ziyade dünyamızdaki canlı-cansız tüm varlıklar arasında tezahür eden bir ilişkiye atıfta bulunuyor olmalarıdır. İnsanlar ile öteki varlıklar veya nesneler arasında hiyerarşik olmayan bir eşitlik ilişkisinin hayata geçirilebilmesi için öncelikle ölümlü bir insan gibi düşünmekten vazgeçilmesi gerekir. Ölümsüzlük düşüncesi işte bu anlamda insanı merkeze almayan komünist teorinin itici güçlerinden biri olarak çıkar karşımıza. Dürtülerin kısır-döngüsünü kırarak insanın içindeki aşkınsal düzeyi açığa çıkarmak ve sonsuz adalet ile mutlak eşitliği tanrıya atfetmek yerine doğaya iade etmek ise sadece komünistlerin değil, gezegenimizde yaşayan tüm insanların birincil vazifesi olmalıdır.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;© &lt;a href="http://cengizerdem.wordpress.com/"&gt;http://cengizerdem.wordpress.com&lt;/a&gt; - Temmuz 2011, Girne.  &lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-7504438994477652334?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/7504438994477652334/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2011/07/rhizome-olumsuzluk-dusuncesi-kaotik.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/7504438994477652334'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/7504438994477652334'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2011/07/rhizome-olumsuzluk-dusuncesi-kaotik.html' title='Rhizome: Ölümsüzlük Düşüncesi, Kaotik Otonomizasyon, Komünizm ve Dinamik Sistemler Teorisi'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-1908204678654124346</id><published>2011-04-10T01:03:00.000-07:00</published><updated>2011-04-10T01:03:26.264-07:00</updated><title type='text'>La Commune (Paris, 1871). 2ème partie. (with english subtitles)</title><content type='html'>&lt;embed id=VideoPlayback src=http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=-7937830744211502479&amp;hl=en&amp;fs=true style=width:400px;height:326px allowFullScreen=true allowScriptAccess=always type=application/x-shockwave-flash&gt; &lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Par Peter Watkins. "La Commune (Paris, 1871) is a 2000 historical drama film directed by Peter Watkins about the Paris Commune. It is a historical re-enactment in the style of a documentary, and was shot in just 13 days in an abandoned factory on the outskirts of Paris. The large cast is mainly non-professional, including many immigrants from North Africa, and they did much of their own research for the project. As Watkins says, "The Paris Commune has always been severely marginalized by the French education system, despite - or perhaps because - it is a key event in the history of the European working class, and when we first met, most of the cast admitted that they knew little or nothing about the subject. It was very important that the people become directly involved in our research on the Paris Commune, thereby gaining an experiential process in analyzing those aspects of the current French system which are failing in their responsibility to provide citizens with a truly democratic and participatory process."[1] Like many of Watkins' later films, it is quite lengthy - a long cut runs 5 hours and 45 minutes, though the more common version is 3 and a half hours long."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-1908204678654124346?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/1908204678654124346/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2011/04/la-commune-paris-1871-2eme-partie-with.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/1908204678654124346'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/1908204678654124346'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2011/04/la-commune-paris-1871-2eme-partie-with.html' title='La Commune (Paris, 1871). 2ème partie. (with english subtitles)'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-49836516300211856</id><published>2011-04-10T01:00:00.000-07:00</published><updated>2011-04-10T01:00:16.006-07:00</updated><title type='text'>La Commune (Paris, 1871). 1ère partie. (with english subtitles)</title><content type='html'>&lt;embed id=VideoPlayback src=http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=-7612769772553247592&amp;hl=en&amp;fs=true style=width:400px;height:326px allowFullScreen=true allowScriptAccess=always type=application/x-shockwave-flash&gt; &lt;/embed&gt;&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;/div&gt;Par Peter Watkins. "La Commune (Paris, 1871) is a 2000 historical drama film directed by Peter Watkins about the Paris Commune. It is a historical re-enactment in the style of a documentary, and was shot in just 13 days in an abandoned factory on the outskirts of Paris. The large cast is mainly non-professional, including many immigrants from North Africa, and they did much of their own research for the project. As Watkins says, "The Paris Commune has always been severely marginalized by the French education system, despite - or perhaps because - it is a key event in the history of the European working class, and when we first met, most of the cast admitted that they knew little or nothing about the subject. It was very important that the people become directly involved in our research on the Paris Commune, thereby gaining an experiential process in analyzing those aspects of the current French system which are failing in their responsibility to provide citizens with a truly democratic and participatory process."[1] Like many of Watkins' later films, it is quite lengthy - a long cut runs 5 hours and 45 minutes, though the more common version is 3 and a half hours long."&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-49836516300211856?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/49836516300211856/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2011/04/la-commune-paris-1871-1ere-partie-with.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/49836516300211856'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/49836516300211856'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2011/04/la-commune-paris-1871-1ere-partie-with.html' title='La Commune (Paris, 1871). 1ère partie. (with english subtitles)'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-4954595375898634942</id><published>2011-04-09T11:01:00.000-07:00</published><updated>2011-04-09T11:25:59.790-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='documentary'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Video'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Film'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='neoliberalism'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='capitalism'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politics'/><title type='text'>On Modern Servitude (Video)</title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;object height="370" width="500"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.megavideo.com/v/D97B52G8a1ec4fcf98483021ff09291704b2d70b"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.megavideo.com/v/D97B52G8a1ec4fcf98483021ff09291704b2d70b" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" width="500" height="370"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;em&gt;“All truth passes through three stages.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;em&gt;First, it is ridiculed.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;em&gt;Second, it is violently opposed.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;em&gt;Third, it is accepted as being self-evident.“ &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;em&gt;Schopenhauer&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;On Modern Servitude is a book and independent documentary film 52 minutes in length; the book (and the DVD contained within) is available for free at select independent distributors in France and Latin America. The text was written in Jamaica in October 2007 and the documentary was completed in Colombia in May 2009. It is available in French, English, Spanish, Romanian, Portuguese, and Italian. The film is composed of imagery appropriated primarily from commercial movies and documentaries.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;The central objective of this film is to reveal man’s condition as a modern slave within the context of the totalitarian mercantile system and to show the forms of mystification which mask his servile condition. Its aim is to attack head on the dominant world organization.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;In the vast field of battle of the worldwide civil war, language is often employed as a weapon. The true nature of things has been purposefully distorted through the misuse of language; words are assigned to distort meaning, we must call things by their names and rectify the fraud, restore the truth. The so called Liberal Democracy is a myth, the dominant world organization is neither democratic nor liberal. It is paramount that the myth of Liberal Democracy be corrected and replaced with its true representation as a Totalitarian Mercantile System. We must propagate this new appellation with the aim of awakening the people to the reality of their present domination.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Some hope to herein find solutions or readymade answers, a kind of a treatise on “How to make a revolution?” This is not the aim of this film. Its purpose is to offer an accurate critique of the society we must combat. This film is above all a militant tool whose purpose is to inspire the greatest number of people to question themselves and to spread this criticism to where it has had no access. We do not need a guru to instruct us on how to act. The freedom to act must be our defining principle. Those who wish to remain as slaves sit by in anticipation of the coming of the providential man or of a guide, that once followed to the letter will bestow upon them freedom. One has witnessed such works and such men throughout the entire history of the 20th century, who have set out to embody the revolutionary avant-guard and to conduct the proletariat towards freedom from their condition. The nightmarish results speak for themselves.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Moreover, we condem all religions in that they generate the illusions which lure us into accepting our sordid condition and because they lie and speak nonsense about nearly everything. However, we condem in equal measure the stigmatization of any religion in particular. Those who subscribe to the ideas of a Zionist plot or the Islamic peril are but poor fools who mistake radical criticism with hate and disdain. They produce only muck. If some amongst them (any in their ranks) call themselves revolutionaries it is rather in the spirit of the “nationalist revolutions” of the 1930’s and 40’s than in the revolution of liberation to which we aspire. The need for a scapegoat is as old as civilization, and is none but the product of the frustrations of those who seek facile answers to the evil that burdens/afflicts us. Here there can be no ambiguity as to the nature of our battle. We favor the emancipation of all of mankind, without any form of discrimination(exception). All for all is the essence of the revolutionary doctrine platform to which we adhere.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;The sources which have inspired my work and my life in general are explicit in the film: Diogène de Sinoppe, Étienne de La Boétie, Karl Marx et Guy Debord. I make no secret of it nor do i pretend to have invented the wheel. AcknowledgeRecognize the merit to make use of them to clarify. Those who find fault with this work in that it be insufficiently revolutionary or exceedingly radical or even pessimistic have only to propose their own vision for the world in which we all live. The more numerous we are in diffusing these ideas the more likely is radical change to emerge.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;The economic, social and political crisis has revealed the evident failure of the totalitarian mercantile system. A flank has been exposed. A door has been opened. It is time to seize the advantage, strategically and without fear. We must, however, act quickly. The machinery of power(authorities), aware of the radicalization of dissent, have prepared an incommensurable preventive strike, the likes of which we have not yet seen. The urgency of the moment demands for unity over division, that which binds us is far greater than that which divides us. It is always very comfortable to critisize the organizations, individuals or groups who claimstewardship ownership of the social revolution. In reality however, these criticisms contribute to a generalized paralysis which tends to convince us that nothing is possible. We must not mistake our enemy. We must not to fight the wrong enemy.Xxxxx The traditional in-fighting of the revolutionary camp must give way to unity of action of all our forces. Doubt everything, even doubt.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;The text and the film are in the public domain, they can be copied, distributed, and broadcast freely. They are completely free of charge and under no circumstance shall they be sold or commercialized in any way. It would be incoherent, to say the least, to propose selling an object whose objective it is to decry the omnipresence of merchandise the market. The offensive strike struggle against private property, intellectual or other, is our strength asset against the present domination. a force equipped to deal a quick offensive or retaliatory blow.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;This film, which is distributed outside all commercial and legal channels, could not exist but for the support of those who organize its broadcast and transmission/projection. It does not belong to us, it belongs to those who wish to cast it into the fire of combat.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: right;"&gt;Reviewed by &lt;a href="http://www.delaservitudemoderne.org/english1.html"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Jean-François Brient et Victor León Fuentes&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-4954595375898634942?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/4954595375898634942/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2011/04/on-modern-servitude-video.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/4954595375898634942'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/4954595375898634942'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2011/04/on-modern-servitude-video.html' title='On Modern Servitude (Video)'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-3027795033155859203</id><published>2011-02-28T12:43:00.000-08:00</published><updated>2011-02-28T12:49:41.761-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='j.g.ballard'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='george bataille'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='CENGİZ ERDEM'/><title type='text'>J.G. Ballard: Icarus and the Dying Fall into Nothingness (Dark Chemistry)</title><content type='html'>"For Bataille, the reason why people see the foot as inferior to the head is their habit of attributing a higher status to the vertical forms of thought. Man should fall on his four legs, otherwise he will never be able to write himself out not only as the writer but also as the written, not only as the seer but also as the seen." &lt;br /&gt;     - Cengiz Erdem &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;J.G. Ballard in the final story of his illustrious career let his protagonist utter the words of a man who was still haunted and defeated by the power of the natural life-death drives:  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"I escaped, but that expression of triumph on Elaine's face still puzzles me. Had she seen me pushing against the tower and assumed that I was responsible for its collapse? Was she proud of me for hating her so fiercely, and for at last stirring from my impotence to take my revenge? Perhaps only in her death did we truly come together, and the Tower of Pisa served a purpose for which it had waited for so many centuries." [1] &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;a href="http://earth-wizard.livejournal.com/71130.html"&gt;J.G. Ballard: Icarus and the Dying Fall into Nothingness&lt;/a&gt;&lt;/b&gt; via Dark Chemistry&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-3027795033155859203?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://earth-wizard.livejournal.com/71130.html' title='J.G. Ballard: Icarus and the Dying Fall into Nothingness (Dark Chemistry)'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/3027795033155859203/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2011/02/jg-ballard-icarus-and-dying-fall-into.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/3027795033155859203'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/3027795033155859203'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2011/02/jg-ballard-icarus-and-dying-fall-into.html' title='J.G. Ballard: Icarus and the Dying Fall into Nothingness (Dark Chemistry)'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-1552202003258036666</id><published>2010-09-18T02:38:00.000-07:00</published><updated>2010-09-18T02:49:23.008-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='felsefe ve edebiyat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='FREUD'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='foucault'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EINSTEIN'/><title type='text'>Minimal ve Maksimal</title><content type='html'>&lt;a href="http://www.blogger.com/goog_1888556191"&gt;﻿&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;﻿﻿﻿﻿﻿ &lt;table align="center" cellpadding="0" cellspacing="0" class="tr-caption-container" style="margin-left: auto; margin-right: auto; text-align: center;"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://www.blogger.com/goog_1083825958"&gt;&lt;img border="0" height="120" qx="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/TJR-q0ZaoTI/AAAAAAAAAKg/2yWPxUvKXGM/s320/tumblr_l3pxycLLje1qbg4lro1_500.gif" style="margin-left: auto; margin-right: auto;" width="320" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td class="tr-caption" style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://cengizerdem.wordpress.com/2009/04/24/kudurmus-yeni-dunyada-yasam-ve-olum/"&gt;hellomisha&lt;/a&gt;&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;﻿﻿﻿﻿﻿ &lt;div style="text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://cengizerdem.wordpress.com/2009/04/24/kudurmus-yeni-dunyada-yasam-ve-olum/"&gt;﻿kudurmuş yeni dünyada yaşam ve ölüm - life and death in a raving new world&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-1552202003258036666?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://cengizerdem.wordpress.com/' title='Minimal ve Maksimal'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/1552202003258036666/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2010/09/minimal-ve-maksimal.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/1552202003258036666'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/1552202003258036666'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2010/09/minimal-ve-maksimal.html' title='Minimal ve Maksimal'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/TJR-q0ZaoTI/AAAAAAAAAKg/2yWPxUvKXGM/s72-c/tumblr_l3pxycLLje1qbg4lro1_500.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-8996587051456908057</id><published>2010-09-16T07:19:00.000-07:00</published><updated>2010-09-16T07:24:52.902-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Video'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='suppression'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='infinity'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='gödel'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Georg Cantor-Ludwig Boltzmann-Kurt Gödel-Alan Turing'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='finitude'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='body'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mind'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='makemassair'/><title type='text'>makemassair / suppression (Video)</title><content type='html'>&lt;object height="320" width="400"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true" /&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always" /&gt;&lt;param name="movie" value="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=3665101&amp;amp;server=vimeo.com&amp;amp;show_title=1&amp;amp;show_byline=1&amp;amp;show_portrait=1&amp;amp;color=&amp;amp;fullscreen=1&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;loop=0" /&gt;&lt;embed src="http://vimeo.com/moogaloop.swf?clip_id=3665101&amp;amp;server=vimeo.com&amp;amp;show_title=1&amp;amp;show_byline=1&amp;amp;show_portrait=1&amp;amp;color=&amp;amp;fullscreen=1&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;loop=0" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" width="400" height="320"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://vimeo.com/3665101"&gt;suppression (2006)&lt;/a&gt; from &lt;a href="http://vimeo.com/makemassair"&gt;makemassair&lt;/a&gt; on &lt;a href="http://vimeo.com/"&gt;Vimeo&lt;/a&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;em&gt;no system can explain itself and no machine can understand its own workings.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Gödel’s theorem&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;the second in a trilogy of films completed in 2006.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;this film deals with suppression and duality of mind. can the mind exist separate from the body, what if we acted how deeply we really wanted or needed to. is our reality just that, only ours. what is perception… &lt;br /&gt;camera&lt;br /&gt;edit&lt;br /&gt;post-production&lt;br /&gt;sound design&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;makemassair&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;cast&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Helen Deavall&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Andy Moore&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Chris Sterling&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tayo &amp;amp; Felix (RIP)&lt;/strong&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-8996587051456908057?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/8996587051456908057/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2010/09/makemassair-suppression.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/8996587051456908057'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/8996587051456908057'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2010/09/makemassair-suppression.html' title='makemassair / suppression (Video)'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-5346823619445279619</id><published>2010-08-10T02:49:00.000-07:00</published><updated>2010-10-13T08:08:37.402-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Slavoj Žižek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='YouTube'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Video'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Continental Philosophy'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='zizek'/><title type='text'>Living in the End Times According to Slavoj Zizek (Video Lecture)</title><content type='html'>&lt;object height="340" width="500"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/Gw8LPn4irao&amp;amp;hl=en_US&amp;amp;fs=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/Gw8LPn4irao&amp;amp;hl=en_US&amp;amp;fs=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="340"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-5346823619445279619?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/5346823619445279619/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2010/08/living-in-end-times-according-to-slavoj.html#comment-form' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/5346823619445279619'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/5346823619445279619'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2010/08/living-in-end-times-according-to-slavoj.html' title='Living in the End Times According to Slavoj Zizek (Video Lecture)'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-2974883105590724753</id><published>2010-06-14T21:45:00.000-07:00</published><updated>2010-10-13T07:05:20.813-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cornel west'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='judith butler'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Philosophy'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Film'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='plato'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='slavoj zizek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='michael hardt'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Examined Life'/><title type='text'>Examined Life (Video)</title><content type='html'>&lt;object height="360" width="500"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.megavideo.com/v/GK2WDZ321171bf764ae9ee78e45ac6d12b7a3e26"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.megavideo.com/v/GK2WDZ321171bf764ae9ee78e45ac6d12b7a3e26" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" width="500" height="360"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;"In Examined Life, filmmaker Astra Taylor accompanies some of today’s most influential thinkers on a series of unique excursions through places and spaces that hold particular resonance for them and their ideas.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Peter Singer’s thoughts on the ethics of consumption are amplified against the backdrop of Fifth Avenue’s posh boutiques. Slavoj Zizek questions current beliefs about the environment while sifting through a garbage dump. Michael Hardt ponders the nature of revolution while surrounded by symbols of wealth and leisure.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Judith Butler and a friend stroll through San Francisco’s Mission District questioning our culture’s fixation on individualism. And while driving through Manhattan, Cornel West—perhaps America’s best-known public intellectual—compares philosophy to jazz and blues, reminding us how intense and invigorating a life of the mind can be.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Offering privileged moments with great thinkers from fields ranging from moral philosophy to cultural theory, Examined Life reveals philosophy’s power to transform the way we see the world around us and imagine our place in it."&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-2974883105590724753?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/2974883105590724753/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2010/06/examined-life-video.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/2974883105590724753'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/2974883105590724753'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2010/06/examined-life-video.html' title='Examined Life (Video)'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-5505749311003842466</id><published>2010-06-07T03:38:00.000-07:00</published><updated>2010-06-07T03:38:28.745-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='To shoot an elephant'/><title type='text'>To Shoot an Elephant</title><content type='html'>&lt;object height="347" width="420"&gt;&lt;param name="movie" value="http://dotsub.com/static/players/portalplayer.swf?plugins=dotsub&amp;uuid=656346df-69a8-487a-98e2-51fb60d2a499&amp;type=video&amp;lang=eng"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://dotsub.com/static/players/portalplayer.swf?plugins=dotsub&amp;uuid=656346df-69a8-487a-98e2-51fb60d2a499&amp;type=video&amp;lang=eng" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="420" height="347"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;"To shoot an elephant" is an eye witness account from The Gaza Strip. December 27th, 2008, Operation Cast Lead. 21 days shooting elephants. Urgent, insomniac, dirty, shuddering images from the only foreigners who decided and managed to stay embedded inside Gaza strip ambulances, with Palestinian civilians.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Directors: Alberto Arce/ Mohammad Rujailah&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-5505749311003842466?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/5505749311003842466/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2010/06/to-shoot-elephant.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/5505749311003842466'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/5505749311003842466'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2010/06/to-shoot-elephant.html' title='To Shoot an Elephant'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-8424344951730544777</id><published>2010-05-30T10:29:00.000-07:00</published><updated>2010-05-30T10:29:50.527-07:00</updated><title type='text'>Michel Foucault - Entrevista Alain Badiou (1 de 3) - Filosofía y Psicolo...</title><content type='html'>&lt;object style="BACKGROUND-IMAGE: url(http://i2.ytimg.com/vi/1e8Rynio0B8/hqdefault.jpg)" height="344" width="425"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/1e8Rynio0B8&amp;amp;hl=en_US&amp;amp;fs=1"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/1e8Rynio0B8&amp;amp;hl=en_US&amp;amp;fs=1" width="425" height="344" allowscriptaccess="never" allowfullscreen="true" wmode="transparent" type="application/x-shockwave-flash"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-8424344951730544777?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/8424344951730544777/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2010/05/michel-foucault-entrevista-alain-badiou.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/8424344951730544777'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/8424344951730544777'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2010/05/michel-foucault-entrevista-alain-badiou.html' title='Michel Foucault - Entrevista Alain Badiou (1 de 3) - Filosofía y Psicolo...'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-701392538650390320</id><published>2010-01-23T04:10:00.000-08:00</published><updated>2010-05-18T10:15:14.745-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kıbrıslı Türk Edebiyatı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='felsefe ve edebiyat'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='CENGİZ ERDEM'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kitap'/><title type='text'>Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/S1rmgAl7S5I/AAAAAAAAAJI/9EnandTXO5A/s1600-h/FMHS-Cengiz+Erdem.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="400" mt="true" src="http://4.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/S1rmgAl7S5I/AAAAAAAAAJI/9EnandTXO5A/s400/FMHS-Cengiz+Erdem.jpg" width="277" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://www.idefix.com/kitap/fantezi-makinesinde-hakikat-sizintisi-cengiz-erdem/tanim.asp?sid=EI4UWCZ64M5MRVVK0H5J"&gt;Idefix &lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı, ironinin doruklarında gezen teorik bir anlatı. Dünyadaki tüm televizyon ekranlarının yanı sıra daha başka ekran mekanizmalarının da bilinmeyen bir sebepten ötürü bir anda beyaza bürünmesi neticesinde gelişen düşündürücü ve bir o kadar da kaygı verici hadiseleri konu alıyor. Tekvin adındaki baş-karakter, yazılmış ama henüz yayımlanmamış kitabında tüm bu olanları öngörmüş bir bedbahttır. Televizyonsuz dünyadaki sistem hızlı bir biçimde çökerken, Tekvin de kitabıyla gerçek hayat arasındaki bu kaygı verici benzerliğin kaynağını araştırmak üzere Amsterdam şehrine doğru yola koyulur. Acaba Amsterdam’da neler olmuş, hangi doğaüstü güçler işin içine bit yenikleri serpiştirmiştir?&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Yazar: &lt;a href="http://fantezimakinesindehakikatsizintisi.wordpress.com/about/"&gt;Cengiz Erdem&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sayfa Sayısı: 137&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Dili: Türkçe&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yayınevi: &lt;a href="http://www.gyayingrubu.com/isler/docs/cerdem_fantezimakinesinde.html"&gt;Geniş Kitaplık&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.idefix.com/kitap/fantezi-makinesinde-hakikat-sizintisi-cengiz-erdem/tanim.asp?sid=EI4UWCZ64M5MRVVK0H5J"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;Idefix&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://www.dr.com.tr/Product.aspx?pid=0000000303131"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;D&amp;amp;R&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;&lt;a href="http://fantezimakinesindehakikatsizintisi.wordpress.com/"&gt;Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;a href="http://cengizerdem.wordpress.com/"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;Minimal ve Maksimal Yazılar (Blog)&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-701392538650390320?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/701392538650390320/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2010/01/fantezi-makinesinde-hakikat-sznts.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/701392538650390320'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/701392538650390320'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2010/01/fantezi-makinesinde-hakikat-sznts.html' title='Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/S1rmgAl7S5I/AAAAAAAAAJI/9EnandTXO5A/s72-c/FMHS-Cengiz+Erdem.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-8955613112134384537</id><published>2010-01-11T13:16:00.000-08:00</published><updated>2010-01-11T13:16:04.474-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='literature and evil'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='YouTube'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Video'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='george bataille'/><title type='text'>Georges Bataille : Literature And Evil (Video)</title><content type='html'>&lt;object width="425" height="344"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/-WiwNekNJGA&amp;hl=en_US&amp;fs=1&amp;"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/-WiwNekNJGA&amp;hl=en_US&amp;fs=1&amp;" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="425" height="344"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-8955613112134384537?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/8955613112134384537/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2010/01/georges-bataille-literature-and-evil.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/8955613112134384537'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/8955613112134384537'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2010/01/georges-bataille-literature-and-evil.html' title='Georges Bataille : Literature And Evil (Video)'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-608745642966294008</id><published>2010-01-06T00:35:00.000-08:00</published><updated>2010-01-06T00:36:39.037-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Film'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Google Video'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='wavelength'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='michael snow'/><title type='text'>Wavelength - Michael Snow (1967)</title><content type='html'>&lt;embed id=VideoPlayback src=http://video.google.co.uk/googleplayer.swf?docid=-3009876496807585942&amp;hl=en&amp;fs=true style=width:400px;height:326px allowFullScreen=true allowScriptAccess=always type=application/x-shockwave-flash&gt; &lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;The complete uncut&amp;nbsp;version of the classic and infamous, experimental, extremely rare 1967 avant-garde film, Wavelength by Michael Snow.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-608745642966294008?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/608745642966294008/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2010/01/wavelength-michael-snow-1967.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/608745642966294008'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/608745642966294008'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2010/01/wavelength-michael-snow-1967.html' title='Wavelength - Michael Snow (1967)'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-8908624700969310023</id><published>2010-01-03T08:06:00.000-08:00</published><updated>2010-01-03T08:50:17.787-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ontology'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='event'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Philosophy'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='being'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hegel'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Aristotle'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='paraconsistent  logic'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='negation'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ALAIN BADIOU'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='YouTube'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Video'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='european graduate school'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Cantor  set  theory'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='slavoj zizek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='zizek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='metaphysics'/><title type='text'>Alain Badiou - The Event as Creative Novelty 2009 1/13 (Video)</title><content type='html'>&lt;object height="344" width="425"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/ZekT_HQmYo8&amp;hl=en_US&amp;fs=1&amp;"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/ZekT_HQmYo8&amp;hl=en_US&amp;fs=1&amp;" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="425" height="344"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object height="344" width="425"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/PuQFiQ9h8EA&amp;hl=en_US&amp;fs=1&amp;"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/PuQFiQ9h8EA&amp;hl=en_US&amp;fs=1&amp;" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="425" height="344"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object height="344" width="425"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/kEHzRMmKEPg&amp;hl=en_US&amp;fs=1&amp;"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/kEHzRMmKEPg&amp;hl=en_US&amp;fs=1&amp;" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="425" height="344"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Alain Badiou lecturing about mathematical logic in relation to Aristotles book 4 of the Metaphysics, in particular on the proposition of the excluded middle and its relation to the event as creative novelty. He proposes that of the four types of logic it is the fourth type of negation—the negation that obeys neither the principle of non-contradiction nor the principle of the excluded middle—is in fact the total destruction of any power of negativity. It is the null point of the first three propositions in which negation finally exists only as the negated. Badiou uses this proposition to illustrate his ontology that a thing—be it physical, biological, scientific, philosophic or juridical— is a pure multiplicity without any qualifying determination. The laws of the world are not laws of things themselves but instead laws between the relationships of things. Public open lecture for the students and faculty of the European Graduate School EGS Media and Communication Studies department program Saas-Fee Switzerland Europe 2006 Alain Badiou.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Alain Badiou teaches at the École Normale Supérieure (ENS) in Paris and holds the Réné Descartes chair of Philosophy at the European Graduate School (EGS) in Saas-Fee, Switzerland. Though renowned for his extensive contributions to philosophy, Badiou has also written several plays, novels and political essays. Badious political life has been greatly formed by the events of 1968 and its aftermath; he remained a committed Maoist until the end of the 1970s. In 1985 he formed along with Sylvan Lazarus and Natacha Michel, L'Organisation Politique, a post party organization dedicated to direct popular intervention and the representation of the unrepresented. His book, The Meaning of Sarkozy, addresses directly the significance behind the election of the vulgar by a reactionary public.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Badious philosophy begins with the event—seen as a break with a world highly ordered and structured and which is constituted by language and determined by relations to power—that allows one, or many, to free themselves from commonly held beliefs or assumed truths, doxas, if only momentarily. Through this brief event however, through its taking up, one gives the event the chance to persist—indeed, there is the formation of an ethical obligation here—and allows one the opportunity to move beyond mere knowledge, doxa, and into the field of truth. Truth, for Badiou, is the passionate, all consuming process of searching taken up by a subject fleeing the ordinary, state of affairs, the standard. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Different however from the ethics of previous thinkers, Badious ethics is not devoted to turning us all into good people. Instead, it is an ethics which desires what is good, moves towards what is good. In describing an event, or in persisting in an event, Badiou subscribes to what could be called three virtues—discrimination, perseverance, and moderation—in an attempt to stave of the evils of betrayal or misunderstanding. To fail to discriminate is the first ethical pitfall; to assume that a historical occurrence like National Socialism is an event is to not see the self serving aspect of the belief. National Socialism galvanized one set of people while leaving another—or several others be they Jew, Gypsy, Homosexual—out in the void. One must identify an event instead as free from set criteria and without verification procedures; the event must be open. The second pitfall is the lack of perseverance; ethics acts as a a support for a subject during its investigation of an event. Ethics entreats a subject forward in persisting. Finally, ethics also acts to keep the subject from going too far; the subject in its enthusiasm, seeks to name the entire situation, to make the multiplicity singular, inevitably closing down all other situations, conversations, opinions, dialogues. For Badiou, philosophy is always under the condition of art, science, politics and love. Ethics is the means by which each condition pursues its unique truth. The task of philosophy is to work under these truths, to seek, and to identify within the limits of these truths. (EGS) &lt;a href="http://www.egs.edu/"&gt;http://www.egs.edu/&lt;/a&gt; &amp;nbsp; &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Alain Badiou's English translations are Deleuze: The Clamor of Being (1999), Ethics: An Essay on the Understanding of Evil (2000), On Beckett (2003), Being and Event (2005), Number and Numbers (2008), Logic of Worlds: Being and Event, Volume 2 (2009), Pocket Pantheon: Figures of Postwar Philosophy (2009). His most recent book, Theory of the Subject was released in July 2009. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;em&gt;(c) European Graduate School, 2009.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-8908624700969310023?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://senselogic.wordpress.com' title='Alain Badiou - The Event as Creative Novelty 2009 1/13 (Video)'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/8908624700969310023/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2010/01/alain-badiou-event-as-creative-novelty.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/8908624700969310023'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/8908624700969310023'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2010/01/alain-badiou-event-as-creative-novelty.html' title='Alain Badiou - The Event as Creative Novelty 2009 1/13 (Video)'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-5945893730133553040</id><published>2009-12-28T14:27:00.001-08:00</published><updated>2009-12-28T14:27:56.251-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='YouTube'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Video'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='slavoj zizek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='zizek'/><title type='text'>Žižek on Žižek! (Video)</title><content type='html'>&lt;object width="425" height="344"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/eZwYykWqYQU&amp;hl=en_US&amp;fs=1&amp;"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/eZwYykWqYQU&amp;hl=en_US&amp;fs=1&amp;" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="425" height="344"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-5945893730133553040?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/5945893730133553040/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/12/zizek-on-zizek-video.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/5945893730133553040'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/5945893730133553040'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/12/zizek-on-zizek-video.html' title='Žižek on Žižek! (Video)'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-7061988340208660602</id><published>2009-12-27T10:44:00.000-08:00</published><updated>2009-12-27T10:44:09.549-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='1984'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Video'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Threads - Nuclear War'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Google Video'/><title type='text'>Threads - Nuclear War, 1984 (Full Length Film)</title><content type='html'>&lt;embed id=VideoPlayback src=http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=-2023790698427111488&amp;hl=tr&amp;fs=true style=width:400px;height:326px allowFullScreen=true allowScriptAccess=always type=application/x-shockwave-flash&gt; &lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;Threads is a 1984 television docudrama depicting the effects of a nuclear war on the United Kingdom and its aftermath. Written by Barry Hines and directed by Mick Jackson, Threads was filmed in late 1983 and early 1984. The premise of Threads was to hypothesize the effects of a nuclear war on the United Kingdom after an exchange between the Soviet Union and the United States escalates to include the UK.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-7061988340208660602?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/7061988340208660602/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/12/threads-nuclear-war-1984-full-length.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/7061988340208660602'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/7061988340208660602'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/12/threads-nuclear-war-1984-full-length.html' title='Threads - Nuclear War, 1984 (Full Length Film)'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-8828076126440183515</id><published>2009-12-20T06:53:00.000-08:00</published><updated>2009-12-20T06:53:42.898-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='YouTube'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Video'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Literature and Cinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deleuze'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Jacques Ranciere'/><title type='text'>Video: Jacques Ranciere - Negation and Cinematic Vertigo. 2009</title><content type='html'>&lt;object width="425" height="344"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/rq0D3xilZEQ&amp;hl=en_US&amp;fs=1&amp;"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/rq0D3xilZEQ&amp;hl=en_US&amp;fs=1&amp;" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="425" height="344"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-8828076126440183515?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/8828076126440183515/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/12/video-jacques-ranciere-negation-and.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/8828076126440183515'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/8828076126440183515'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/12/video-jacques-ranciere-negation-and.html' title='Video: Jacques Ranciere - Negation and Cinematic Vertigo. 2009'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-457896070390830569</id><published>2009-12-13T09:59:00.000-08:00</published><updated>2009-12-13T10:01:40.534-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ALAIN BADIOU'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Peter Hallward'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Speculative Realism'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Continental Philosophy'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Google Video'/><title type='text'>Video: Hallward on Badiou - From Being and Event to Logics of Worlds</title><content type='html'>&lt;embed id=VideoPlayback src=http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=-5842468553865279128&amp;hl=tr&amp;fs=true style=width:400px;height:326px allowFullScreen=true allowScriptAccess=always type=application/x-shockwave-flash&gt; &lt;/embed&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-457896070390830569?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/457896070390830569/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/12/video-hallward-on-badiou-from-being-and.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/457896070390830569'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/457896070390830569'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/12/video-hallward-on-badiou-from-being-and.html' title='Video: Hallward on Badiou - From Being and Event to Logics of Worlds'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-7609234536255022131</id><published>2009-12-05T07:48:00.000-08:00</published><updated>2009-12-05T08:01:57.838-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Taraf Gazetesi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='slavoj zizek'/><title type='text'>Slavoj Zizek - Ordu gönüllü olmamızı emrediyor (Taraf Gazetesi)</title><content type='html'>Taraf / TUĞBA TEKEREK - İstanbul - 05.12.2009 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;SlovenyaIı düşünür Zizek, “Bizde de sizdeki gibi kendine toplumda önemli rol atfeden bir ordu var” diyerek şu örneği veriyor: Askere gidince ‘Vatanım için hayatımı feda edeceğime yemin ederim’ yazılı not imzalatılıyor. Yani gönüllü olarak yemin etmeniz isteniyor. Size bir seçme hakkı veriliyor gibi görünüyor ama aslında hiçbir seçim özgürlüğümüz yok.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Toprak sahibi, zaten zor koşullarda yaşayan köylülerin ücretini daha da düşürür. Meydanda toplanan köylüler “Ama çocuklarımız açlıktan ölüyor” diye karşı çıkınca, “Para yok para. Söylediklerimi duymuyor musunuz? Kulağınız yok mu?” diye bağırır. Bunun üzerine köylülerden biri elindeki orakla kulağını keser “Benim yok” der.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Slavoj Zizek önceki gün Boğaziçi Üniversitesi’nde ideoloji ve ona karşı duruşu anlatırken verdiği örnekler arasında Bernardo Bertolucci’nin bir filminde geçen bu sahne de vardı. Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü ve Encore Yayınları’nın düzenlediği Post-İdeolojik Dünyada İdeoloji başlıklı konferansta Zizek Matrix’ten Beşir’le Vals’e onlarca filmden, Stalin’den Irak Savaşı’na, dünyanın hâl ve gidişatından bahsetti.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Marks, Hegel ve Lacan geleneğinden gelen Zizek, kendisini bir Marksist olarak tanımlıyor, konuşmasında kimi zaman “Ben bir narsistim” diyor. İdeoloji, kapitalizm, din, çokkültürcülük gibi konularda önemli teorik katkıları olan Zizek, popüler kültür okumaları yapıyor. Postmodernizmi eleştiren, Lenin’i diriltmekten bahseden Zizek, bugün solcuların da ilgiyle takip ettiği düşünürlerin başında geliyor. 1949 doğumlu Zizek halen Slovenya Ljubljana Üniversitesi’nde dersler veriyor. Zizek’le yaptığımız özel söyleşi ve konferanstaki konuşmasından bazı bölümler şöyle: &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Twitter’la başım dertte&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;» Sizin vasıtanızla duyurmak istiyorum, ne Twitter’da ne de Facebook’taki Zizek’ler benim. Bu durumdan nefret ediyorum çünkü özellikle Twitter’daki “Zizek speaks” adlı kişi beni çok iyi taklit ediyor. Ama, bunun bile olumlu bir yan etkisi olabilir. İnsanlar “Twitter’daki kişi gerçekten Zizek mi değil mi?” diye şüphe etmeye başladıklarında kendilerine sunulan şeyi sorgulamış olacaklar.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;» Korkmayın, size “gerçek diye bir şey yoktur” şeklindeki saçma sapan postmodern yaklaşımdan bahsetmeyeceğim. Lacan’ın harika bir sözü vardır: “Gerçeğin kurgusal bir yapısı vardır.” &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Rüyana sahip çık&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;» Bizde de sizdeki gibi kendine toplumda önemli bir rol atfeden bir ordu var. Askere gittiğinizde “Vatanım için hayatımı feda edeceğime yemin ederim” diye bir kâğıt imzalatıyorlar. Bir arkadaşım “Bu bir emir mi, yoksa yemin etmemek gibi bir seçeneğim var mı?” diye sormuş. Karşısındaki subay “Gönüllü olarak yemin etmek zorundasın” demiş. En sonunda arkadaşım imzalamış ama altında subayın şu notuyla birlikte: “Ben ordu adına, gönüllü olarak yemin etmeni emrediyorum”. İşte size bir seçme hakkı veriliyor gibi görünüyor, ama aslında seçim özgürlüğümüz yok. İdeoloji budur.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;» Starbucks kahvesi alırken kahveden çok daha fazlasını satın alıyorsun aslında; etik ticaret falan filan. Organik gıda alırken de aslında bir ideoloji satın alıyorsun. İktidar kendisini ancak bizim rüyalarımız aracılığıyla yeniden üretebilir. İktidarın bize hâkim olabilmesi için arzularımıza sızması gerekir. Kurtuluşun ilk adımı bu: “Rüyalarımıza sahip çıkmak.” &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bana kafeinsiz komşu lütfen &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;» Çokkültürcülükle, bir kültür diğerine saygı göstermeli gibi şeyleri kastediyorsanız, tabi ki bunu destekliyorum. Ama ideolojinin oyunu buradadır işte. Şeyler, aslında yalnızca o şeyler değildir. Meseleye daha yakından bakalım. Bugün hangi ürünlere rağbet artıyor? Ürünü, içinde o ürün yapan zehirli madde olmayanlara, örneğin alkolsüz bira, kafeinsiz kahve, yağsız çikolata, çokkültürcülükte benim her zaman şüphe ettiğim şey şudur; komşuyu, ‘öteki’ni istiyoruz ama kafeinsiz olarak, hoşgörü kisvesi altında hoşgörüsüz davranıyoruz. Asıl zor olan ‘öteki’ni ‘gerçek öteki’ olarak kabul etmektir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Mücadelede dayanışma &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;» Sorunların çözümünün kolay olmadığını kabul etmemiz gerekiyor. Burada benim görebildiğim tek çözüm, mücadelede dayanışma. İsrail hükümetinin yerinden etmeye çalıştığı Filistin köylerinde İsrailli lezbiyen punk genç kadınlarla başörtülü, muhafazakâr Filistinli kadınların dayanışması gibi. Bu bence sihirli bir şey, ütopya gibi. UNESCO’nun sıkıcı kültürler dayanışmasına inanmıyorum. Mücadelede dayanışmaya inanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;» Bir Marksist olarak şunu söyleyebilirim, “Felsefeciler sadece dünyayı yorumladı, biz değiştirmeliyiz” tezi 20. yüzyılda doğruydu. O dönemde dünyayı değiştirmek için çok fazla uğraştık, şimdi biraz daha fazla onu anlama zamanı. Bir şeyler oluyor bugün. Gerçekte neler olduğunu bilmiyoruz. Birkaç yıl önce New York’ta bir laboratuvarda farenin beynini bilgisayara bağladılar ve onun adımlarını kontrol edebildiler. Yepyeni bir çağda yepyeni problemlerle karşılaşıyoruz. Biyogenetik, ekoloji, fikri mülkiyet... Her şeyi yeniden tanımlamak zorundayız. “İnsan olmak ne demektir”ten başlayarak.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;(c) &lt;a href="http://www.taraf.com.tr/haber/45122.htm"&gt;Taraf Gazetesi | Ordu gönüllü olmamızı emrediyor&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-7609234536255022131?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.taraf.com.tr/haber/45122.htm' title='Slavoj Zizek - Ordu gönüllü olmamızı emrediyor (Taraf Gazetesi)'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/7609234536255022131/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/12/slavoj-zizek-ordu-gonullu-olmamz.html#comment-form' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/7609234536255022131'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/7609234536255022131'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/12/slavoj-zizek-ordu-gonullu-olmamz.html' title='Slavoj Zizek - Ordu gönüllü olmamızı emrediyor (Taraf Gazetesi)'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-263540951399056225</id><published>2009-11-30T02:43:00.000-08:00</published><updated>2009-11-30T02:58:15.270-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Jeremy Bentham'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Michel Foucault'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Panopticon'/><title type='text'>Panopticomania</title><content type='html'>&lt;a href="http://panopticomania.wordpress.com/"&gt;&lt;/a&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &amp;nbsp; &lt;a href="http://panopticomania.wordpress.com/"&gt;&lt;span style="font-size: large;"&gt;http://panopticomania.wordpress.com/&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SxOhpWVUJNI/AAAAAAAAAJA/JsiHFTsnNvg/s1600/panopticomaniaRobert+%26+Shana+Parke%E2%80%93Harrison,+Architect%E2%80%99s+brother.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" src="http://3.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SxOhpWVUJNI/AAAAAAAAAJA/JsiHFTsnNvg/s320/panopticomaniaRobert+%26+Shana+Parke%E2%80%93Harrison,+Architect%E2%80%99s+brother.jpg" yr="true" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;Robert and Shana Parke-Harrison, Architect's Brother&lt;br /&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-263540951399056225?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://panopticomania.wordpress.com/' title='Panopticomania'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/263540951399056225/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/11/panopticomania.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/263540951399056225'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/263540951399056225'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/11/panopticomania.html' title='Panopticomania'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SxOhpWVUJNI/AAAAAAAAAJA/JsiHFTsnNvg/s72-c/panopticomaniaRobert+%26+Shana+Parke%E2%80%93Harrison,+Architect%E2%80%99s+brother.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-973881213900889525</id><published>2009-11-25T16:29:00.000-08:00</published><updated>2009-11-26T01:11:24.622-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Slavoj Žižek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='hard talk'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='slavoj zizek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='zizek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='bbc'/><title type='text'>Slavoj Žižek - BBC Hard Talk (1/3)</title><content type='html'>&lt;object width="425" height="340"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/c_cuMxR64t0&amp;hl=en_US&amp;fs=1&amp;color1=0x234900&amp;color2=0x4e9e00"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/c_cuMxR64t0&amp;hl=en_US&amp;fs=1&amp;color1=0x234900&amp;color2=0x4e9e00" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="425" height="340"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-973881213900889525?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/973881213900889525/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/11/slavoj-zizek-bbc-hard-talk-13.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/973881213900889525'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/973881213900889525'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/11/slavoj-zizek-bbc-hard-talk-13.html' title='Slavoj Žižek - BBC Hard Talk (1/3)'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-1175198822984243156</id><published>2009-11-25T10:19:00.000-08:00</published><updated>2009-11-25T10:19:23.324-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Slavoj Žižek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='YouTube'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='slavoj zizek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='zizek'/><title type='text'>Slavoj Žižek - Democracy Now!</title><content type='html'>&lt;object width="425" height="344"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/P7s2b3KDaB0&amp;hl=en_US&amp;fs=1&amp;color1=0x234900&amp;color2=0x4e9e00"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/P7s2b3KDaB0&amp;hl=en_US&amp;fs=1&amp;color1=0x234900&amp;color2=0x4e9e00" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="425" height="344"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-1175198822984243156?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/1175198822984243156/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/11/slavoj-zizek-democracy-now.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/1175198822984243156'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/1175198822984243156'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/11/slavoj-zizek-democracy-now.html' title='Slavoj Žižek - Democracy Now!'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-317827281690533493</id><published>2009-11-22T06:25:00.000-08:00</published><updated>2011-07-05T00:33:24.244-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='12 Monkeys Terry Gilliam La Jetée Chris Marker'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Google Video'/><title type='text'>La Jetée - Chris Marker (The classic short that inspired Terry Gilliam's 12 Monkeys)</title><content type='html'>&lt;embed id=VideoPlayback src=http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=4536409644066983943&amp;hl=en&amp;fs=true style=width:400px;height:326px allowFullScreen=true allowScriptAccess=always type=application/x-shockwave-flash&gt; &lt;/embed&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-317827281690533493?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/317827281690533493/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/11/la-jetee-chris-marker-classic-short.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/317827281690533493'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/317827281690533493'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/11/la-jetee-chris-marker-classic-short.html' title='La Jetée - Chris Marker (The classic short that inspired Terry Gilliam&apos;s 12 Monkeys)'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-3676173937234831935</id><published>2009-11-19T06:57:00.000-08:00</published><updated>2009-11-19T06:57:18.420-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='A Revolt That Never Ends'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gilles Deleuze'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Antonio Negri'/><title type='text'>Antonio Negri - A Revolt That Never Ends</title><content type='html'>Over the years, few intellectuals have experienced as much admiration and hatred as Antonio Negri. His international best-selling book, Empire, a critical analysis of the new global economy coauthored with Michael Hardt, was hailed as a new manifesto for the 21st century, and turned Negri into a leading spokesperson for the international anti-globalization movement. Antonio Negri: A Revolt that Never Ends profiles the controversial life and times of this important moral and political philosopher, militant, prisoner, refugee, and so-called “enemy of the state.” It traces his roots in the radical left-wing movements in Italy during the 60s and 70s, illustrated through incredible archival footage of strikes, factory occupations, terrorist actions, violent street confrontations, and government trials of dissidents. During these tumultuous decades Negri spent ten years in prison and fourteen years in Parisian exile, where he contributed to philosophical debates with authors such as Gilles Deleuze. The film features interviews with Negri (conducted following his April 2003 release from confinement), public speaking appearances, plus commentary from his coauthor Michael Hardt, and Italian and French colleagues. Antonio Negri explores this visionary theoretician’s lifelong political struggle, now being expressed in works of contemporary relevance such as Empire and its sequel, Multitude: War and Democracy in the Age of Empire, a powerful intellectual project in protest of the new global order. (First Run / Icarus Films)&lt;embed allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" id="VideoPlayback" src="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=-635735684063417950&amp;amp;hl=en&amp;amp;fs=true" style="height: 326px; width: 400px;" type="application/x-shockwave-flash"&gt; &lt;/embed&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-3676173937234831935?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/3676173937234831935/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/11/antonio-negri-revolt-that-never-ends.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/3676173937234831935'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/3676173937234831935'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/11/antonio-negri-revolt-that-never-ends.html' title='Antonio Negri - A Revolt That Never Ends'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-7554791974285886701</id><published>2009-11-17T07:51:00.001-08:00</published><updated>2010-05-23T14:22:18.918-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Waking Life'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Film'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Google Video'/><title type='text'>Waking Life (Video)</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/S_mYiXX_JrI/AAAAAAAAAJ4/JQfR8KL9VYo/s1600/Waking-Life-Poster.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" gu="true" height="400" src="http://4.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/S_mYiXX_JrI/AAAAAAAAAJ4/JQfR8KL9VYo/s400/Waking-Life-Poster.jpg" width="266" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&amp;nbsp;&amp;nbsp;&amp;nbsp; &lt;embed allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" id="VideoPlayback" src="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=7583894250854515095&amp;amp;hl=tr&amp;amp;fs=true" style="height: 326px; width: 400px;" type="application/x-shockwave-flash"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/S_mYRBMYJwI/AAAAAAAAAJw/AHo0XFMaeJE/s1600/waking-life-poster-0.jpg" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" gu="true" height="400" src="http://4.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/S_mYRBMYJwI/AAAAAAAAAJw/AHo0XFMaeJE/s400/waking-life-poster-0.jpg" width="273" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;"A boy has a dream that he can float, but unless he holds on, he will drift away into the sky. Even when he is grown up, this idea recurs. After a strange accident, he walks through what may be a dream, flowing in and out of scenarios and encountering various characters. People he meets discuss science, philosophy and the life of dreaming and waking, and the protagonist gradually becomes alarmed that he cannot awake from this confusing dream.&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;A boy has a dream that he can float, but unless he holds on, he will drift away into the sky. Even when he is grown up, this idea recurs. Af...hepsi » A boy has a dream that he can float, but unless he holds on, he will drift away into the sky. Even when he is grown up, this idea recurs. After a strange accident, he walks through what may be a dream, flowing in and out of scenarios and encountering various characters. People he meets discuss science, philosophy and the life of dreaming and waking, and the protagonist gradually becomes alarmed that he cannot awake from this confusing dream." &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-7554791974285886701?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/7554791974285886701/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/11/waking-life.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/7554791974285886701'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/7554791974285886701'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/11/waking-life.html' title='Waking Life (Video)'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/S_mYiXX_JrI/AAAAAAAAAJ4/JQfR8KL9VYo/s72-c/Waking-Life-Poster.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-4504181178012189075</id><published>2009-10-10T23:23:00.001-07:00</published><updated>2009-12-10T15:00:08.892-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aysun kahraman'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='öpecem seni'/><title type='text'>Aysun Kahraman - Öpecem Seni</title><content type='html'>&lt;img border="0" height="0" src="http://counters.gigya.com/wildfire/IMP/CXNID=2000002.0NXC/bHQ9MTI1NTI*MjA2NTc4MyZwdD*xMjU1MjQyMTcxMjI1JnA9MjcwODEmZD1taW5pX211c2ljX3BsYXllciZuPWJsb2dnZXImZz*yJm89NDY5NTI1OTllZWVkNDc4NzhkNDk3OGVjZGFkMjc*YTQmb2Y9MA==.gif" style="height: 0px; visibility: hidden; width: 0px;" width="0" /&gt; &lt;embed height="374" src="http://cache.reverbnation.com/widgets/swf/33/video_gallery_widget.swf?page_object_id=artist_130528&amp;amp;id=130528&amp;amp;backgroundcolor=EEEEEE&amp;amp;font_color=000000&amp;amp;autoPlay=" type="application/x-shockwave-flash" width="332"&gt; &lt;/embed&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.reverbnation.com/main/artist_feature/widgets"&gt;&lt;img alt="aysunkahraman" border="0" height="19" src="http://cache.reverbnation.com/widgets/content/33/footer.png" width="332" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;img border="0" height="0" src="http://www.reverbnation.com/widgets/trk/33/artist_130528//t.gif" style="height: 0px; visibility: hidden; width: 0px;" width="0" /&gt;&lt;a href="http://www.quantcast.com/p-05---xoNhTXVc" target="_blank"&gt;&lt;img alt="Quantcast" border="0" height="0" src="http://pixel.quantserve.com/pixel/p-05---xoNhTXVc.gif" style="display: none;" width="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-4504181178012189075?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/4504181178012189075/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/10/aysunkahraman.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/4504181178012189075'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/4504181178012189075'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/10/aysunkahraman.html' title='Aysun Kahraman - Öpecem Seni'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-7929976770126571874</id><published>2009-10-09T12:34:00.000-07:00</published><updated>2009-10-09T12:36:22.247-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='pink floyd - the wall'/><title type='text'>Pink Floyd - The Wall</title><content type='html'>&lt;embed id=VideoPlayback src=http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=7537901785624234406&amp;hl=tr&amp;fs=true style=width:400px;height:326px allowFullScreen=true allowScriptAccess=always type=application/x-shockwave-flash&gt; &lt;/embed&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-7929976770126571874?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/7929976770126571874/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/10/pink-floyd-wall.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/7929976770126571874'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/7929976770126571874'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/10/pink-floyd-wall.html' title='Pink Floyd - The Wall'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-4536607094645954573</id><published>2009-08-31T04:15:00.000-07:00</published><updated>2009-08-31T04:22:42.414-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='NIETZSCHE'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='BADIOU'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Literature and Cinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Marcuse'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deleuze'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='derrida'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='&quot;derrida&quot; the movie'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Stephen King'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Slavoj Žižek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='deconstruction'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='lacan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='slavoj zizek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Cronenberg'/><title type='text'>New Book Out Now - The Life Death Drives by Cengiz Erdem</title><content type='html'>&lt;object height="350" width="425"&gt;&lt;param name="src" value="http://www.lulu.com/author/widgets/msf/ministorefront.swf?theme=5&amp;amp;showThumbnail=true&amp;amp;showDescription=true&amp;amp;showTitle=true&amp;amp;widgetName=Cengiz+Erdem%27s+Storefront&amp;amp;lang=en_GB&amp;amp;luluID=14721746&amp;amp;version=20090818133645"&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;br /&gt; &lt;embed src="http://www.lulu.com/author/widgets/msf/ministorefront.swf?theme=5&amp;showThumbnail=true&amp;showDescription=true&amp;showTitle=true&amp;widgetName=Cengiz+Erdem%27s+Storefront&amp;lang=en_GB&amp;luluID=14721746&amp;version=20090818133645" type="application/x-shockwave-flash" width="425" height="350" wmode="transparent"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-4536607094645954573?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='enclosure' type='' href='http://www.lulu.com/content/paperback-book/the-life-death-drives/7576366' length='0'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/4536607094645954573/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/08/new-book-out-now-life-death-drives-by.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/4536607094645954573'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/4536607094645954573'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/08/new-book-out-now-life-death-drives-by.html' title='New Book Out Now - The Life Death Drives by Cengiz Erdem'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-4440933804951809884</id><published>2009-08-31T03:39:00.000-07:00</published><updated>2009-08-31T04:00:44.864-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='NIETZSCHE'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='BADIOU'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Literature and Cinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Marcuse'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Deleuze'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='derrida'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='&quot;derrida&quot; the movie'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Stephen King'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Slavoj Žižek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='deconstruction'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='lacan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='slavoj zizek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Cronenberg'/><title type='text'>New Book Out Now - The Life Death Drives by Cengiz Erdem</title><content type='html'>&lt;script type="text/javascript" src="http://stores.lulu.com/feed.php?fStore=cengizerdem&amp;fFormat=js"&gt;&lt;/script&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-4440933804951809884?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='enclosure' type='' href='http://www.lulu.com/content/paperback-book/the-life-death-drives/7576366' length='0'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/4440933804951809884/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/08/new-book-out-now-life-death-drives.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/4440933804951809884'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/4440933804951809884'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/08/new-book-out-now-life-death-drives.html' title='New Book Out Now - The Life Death Drives by Cengiz Erdem'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-8374022808900806312</id><published>2009-06-15T14:53:00.000-07:00</published><updated>2009-06-15T14:59:17.537-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Georg Cantor-Ludwig Boltzmann-Kurt Gödel-Alan Turing'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dangerous Knowledge'/><title type='text'>Dangerous Knowledge</title><content type='html'>Part 1.&lt;br /&gt;&lt;object width="500" height="425"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.liveleak.com/e/3d1_1197234730"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.liveleak.com/e/3d1_1197234730" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="450" height="370"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Part 2.&lt;br /&gt;&lt;object width="500" height="425"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.liveleak.com/e/b98_1194578461"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="wmode" value="transparent"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.liveleak.com/e/b98_1194578461" type="application/x-shockwave-flash" wmode="transparent" width="450" height="370"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-8374022808900806312?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/8374022808900806312/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/06/dangerous-knowledge.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/8374022808900806312'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/8374022808900806312'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/06/dangerous-knowledge.html' title='Dangerous Knowledge'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-3939440044337256863</id><published>2009-06-12T16:46:00.000-07:00</published><updated>2009-07-02T03:36:43.714-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='A Film by Frank Oz - Death at a Funeral'/><title type='text'>Death at a Funeral - Frank Oz</title><content type='html'>&lt;embed id="VideoPlayback" src="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=1427971618247400809&amp;hl=tr&amp;fs=true" style="width:450px;height:400px" allowFullScreen="true" allowScriptAccess="always" type="application/x-shockwave-flash"&gt; &lt;/embed&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-3939440044337256863?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/3939440044337256863/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/06/death-at-funeral-frank-oz.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/3939440044337256863'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/3939440044337256863'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/06/death-at-funeral-frank-oz.html' title='Death at a Funeral - Frank Oz'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-428999294784849471</id><published>2009-06-12T05:15:00.000-07:00</published><updated>2009-06-12T06:08:57.786-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='lacan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='FREUD'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='CENGİZ ERDEM'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='David Cronenberg'/><title type='text'>The Subject Turning Against Itself</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Cengiz Erdem&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;With Dead Ringers (1988) Cronenberg shows the consequences of an attempt to get rid of the space between the me and the not me. The illusory absence of difference between Mantle twins Beverly and Elliot is their own creation. They identify with one another so much that they think they are one split soul living one life in two different bodies. When they are discussing the deteriorating condition of Beverly, Claire says to Elliot that he shouldn’t identify with Beverly, distance himself from him, and live his own life separate from Beverly. In response to Claire’s suggestion Elliot says, “But the drugs he takes are running in my veins.” Beverly and Elliot are twice split. They are not only split from their mother by birth, but also from one another. They are divided within and against themselves. Let us start from the beginning to make more sense of what happens in Dead Ringers.&lt;br /&gt;Right at the beginning of the film we see Beverly and Elliot, in childhood, talking about the difference between the copulation of fish and humans. One of them suggests that fish are able to reproduce without having sex, and that if humans were living under the water they wouldn’t need to have sex to copulate. They would simply internalise the water through which they would copulate. At the prospect of copulation without touching, the other twin responds by saying, “I like the idea.” The next scene shows Beverly and Elliot approaching a girl and asking her if she wanted to have sex with them in a bathtub as an experiment. They are aggressively rejected and accused of talking dirty.&lt;br /&gt;From the very beginning Beverly and Elliot see science as a means to attain sex objects and sex objects as means to carry out their scientific projects. A further hint at their tendency to see the female body as something to be experimented upon is given in the following scene where they are seen operating on a plastic doll pinned down on the table. This is their play. For them the object of desire is at the same time the object of science, and science is a form of play. Their diagnosis concerning the patient is intra ovular surgery.&lt;br /&gt;From the year 1954 we shift to the year 1967. Beverly and Elliot are in the faculty of medicine in Cambridge, Massachusetts. We see them applying their surgical instrument, their own invention, on a cadaver in the autopsy room. In stark contrast to the professor’s negative attitude towards their radical new instrument, the next scene shows Elliot receiving a gold plate model of their instrument as a prize for their contribution to gynaecology. At home Beverly is working on their future contributions to the field.&lt;br /&gt;The differences between Beverly and Elliot become more obvious with the entry of Claire to their life. Beverly comes to understand that he is different from his brother through his different way of being in relation to Claire. While Elliot sees Claire as merely an object of play (sex and science), rather than as another person, Beverly is more affectionate and wants to sincerely engage in a profound interaction with Claire. And yet Claire’s sexual identity, that is, her masochistic tendency to occupy a passive and submissive position in the relationship makes it impossible for Beverly to escape from the double bind situation he finds himself in. The whole film is a narrative of how one falls into a double bind situation and why it is impossible to escape from this double bind without having to die.&lt;br /&gt;In Dead Ringers the Mantle twins are locked in the mirror stage. Death emerges as the only way to escape from this entrapment in an endlessly self-perpetuating process of projective identification. Their minoritarian nature, having been born identical twins, leads them to study the womb as the monster that gave birth to them. The Mantle twins’ fascination with deformed wombs, and the instruments they invent to act upon those deformations reflect their deviant relation to birth, motherhood, and sexuality.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;At the culmination of the historical effort of a society to refuse to recognize that it has any function other than the utilitarian one, and in the anxiety of the individual confronting the ‘concentrational’ form of the social bond that seems to arise to crown this effort, existentialism must be judged by the explanations it gives of the subjective impasses that have indeed resulted from it; a freedom that is never more authentic than when it is within the walls of a prison; a demand for commitment, expressing the impotence of a pure consciousness to master any situation; a voyeuristic-sadistic idealization of the sexual relation; a personality that realizes itself only in suicide; a consciousness of the other than can be satisfied only by Hegelian murder.&lt;/em&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In the relationship between Beverly and Elliot, the other consciousness is at the same time the consciousness of the self. Beverly and Elliot think that they are the same and yet different from one another at the same time. An impossible situation is situated in the context of gynaecology and the psychic life of a male gynaecologist’s relation to a female patient is used to show what happens when art-sex-science become one. The “voyeuristic-sadistic idealization of sexual relation” Lacan is talking about is precisely the Mantle twins’ relation to the female body and sex. Because they see themselves as a deviation from the norm, they see their mother as the birth giver of an abnormality. Their fascination with the ill-formed female body thus gains a significance in terms of their relation to their mother and birth.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;The very existence of imagination means that you can posit an existence different from the one you’re living. If you are trying to create a repressive society in which people will submit to whatever you give them, then the very fact of them being able to imagine something else—not necessarily better, just different—is a threat. So even on that very simple level, imagination is dangerous. If you accept, at least to some extent, the Freudian dictum that civilization is repression, then imagination—and an unrepressed creativity—is dangerous to civilization. But it’s a complex formula; imagination is also an innate part of civilization. If you destroy it, you might also destroy civilization.&lt;/em&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cronenberg is a much more Freudian director than he would dare to admit.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Writing was in its origin the voice of an absent person; and the dwelling-house was a substitute for the mother’s womb, the first lodging, for which in all likelihood man still longs, and in which he was safe and felt at ease.&lt;/em&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Freud says that reality and fantasy, external and internal, the self and the world, the psychic and the material are in conflict and that this conflict is always experienced as pain. To compensate for the pain of this fragmentary existence man writes and tries to form a unity which he believes to have once been present and after which he is destined to strive. In Freud’s vision the subject is always in pursuit of an unattainable sense of wholeness, what he calls the “oceanic feeling.” And yet, Freud says, the subject can turn this negative situation into a positive one by creating works of art and literature in the way of producing at-one-ment with the world, although for Freud, this at-one-ment is impossible to attain, and if literature has any therapeutic effect at all, it is only to the extent of turning indescribable misery into ordinary unhappiness. Freud says, “the substitutive satisfactions, as offered by art, are illusions in contrast with reality, but they are none the less psychically effective, thanks to the role which phantasy has assumed in mental life.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Freud’s idea that imagination in general and writing in particular is a desperate attempt to return to the womb, to the state of being before birth, is clearly manifest in Dead Ringers. In the womb Beverly/Elliot was one and their choice of profession is a sign of their striving for that long lost oneness within themselves, with each other, and with their mother. What Freud, in Civilization and Its Discontents, calls the “oceanic feeling,” that is, the security of existence within the womb, tied to the mother with the umbilical cord, and swimming in the placental waters in foetal shape without the danger of drowning, is what the Mantle twins are striving for. According to Cronenberg they wish they were fish. Cronenberg sees barbaric regress as an inevitable consequence of progress.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;This gives us our indication for therapeutic procedure – to afford opportunity for formless experience, and for creative impulses, motor and sensory, which are the stuff of playing. And on the basis of playing is built the whole of man’s experiential existence. No longer are we either introvert or extrovert. We experience life in the area of transitional phenomena, in the exciting interweave of subjectivity and objective observation, and in an area that is intermediate between the inner reality of the individual and the shared reality of the world that is external to individuals&lt;/em&gt;.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Freud’s and Winnicott’s methods of therapy are based on the pursuit of a lacking sense of unity of self and the world. This form of therapeutic procedure forces the subject to ego formation, normalization, and submissiveness to the existing order of meaning. Freud considers the state of being in harmony with the world as the sign of health and development of the capacity to repress the drives and making sharp distinctions between the internal and external worlds, and between the conscious and the unconscious mind as a sign of progress. Although Winnicott, like Freud, assumes that there is an originary split between the internal and the external worlds, he at the same time differs from Freud in that his therapeutic process involves some kind of a journey that the therapist takes with the patient. In this kind of therapeutic relationship the therapist engages in a spontaneous interaction through playing with the rules of the game itself. In this process the role of the therapist is to render the patient capable of learning to play. In turn the therapist himself learns to relate to the patient through a kind of unconscious communication.&lt;br /&gt;What we have both in the Mantle twins and Freud and Winnicott then, is a will to transcend the material world through material tools. Mantle twins’ aim is to go beyond the material world and unite with one another in a dimension where the psychic and the material, the self and the other become one. The surgical instruments Beverly invents after Claire goes away for two weeks, are parallel to his mental deterioration. As he turns against himself, so do the surgical instruments turn into weapons against the patients. The sharp and pointed instruments represent Beverly’s regressive movement towards aggressive barbarism. The Mantle Retractor is replaced by objects to dig into the body. These instruments are a result of Beverly’s attempt to externalise the illusory space created by loss of the object of love. By digging holes he thinks he will have restored himself. The instruments he creates eventually turn against him and his brother, destroying both in the process.&lt;br /&gt;It is a recurrent theme of Cronenberg films that what the subject himself created turns against the subject and becomes the very cause of the subject’s death. In Videodrome (1982) for instance we see Max, the victim of a video program which is inserted into the subject’s body and possessed, the subject acts unconsciously in the service of the monstrous forces behind the screen. All Videodrome tapes do is to bring out what’s already in the subject. That is, make the subject’s unconscious fantasies appear on the surface of the screen. In other words it turns the subject into a projection-introjection mechanism. At the end of the movie we see Max’s hand turning into the gun he was holding. He is seeing himself on the screen killing himself, and in the next scene he is killing himself in front of the screen onto which he had already projected the scenario of his own death. He introjects what he himself projects, and what he projects is already an effect of what he had introjected. What we have here is a deconstruction of the relationship between the screen and the mirror. Not only the screen is a mirror, but also the mirror is a screen. The Videodrome tapes are the partial-objects which, when united through the subject’s body, take over the body and manifest themselves in the actions of the subject. The subject becomes, in a way, an object of violence against itself and others.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Jacques Lacan, &lt;em&gt;Écrits: A Selection&lt;/em&gt;, trans. Alan Sheridan (London: The Hogarth Press and the Institute of Psychoanalysis, 1977), 7&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; David Cronenberg, &lt;em&gt;Croneberg on Cronenberg&lt;/em&gt;, ed. Chris Rodley (London; Faber and Faber, 191992), 169&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Sigmund Freud, &lt;em&gt;Civilization and Its Discontents,&lt;/em&gt; trans. James Strachey (London: Penguin, 1985), 279&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Sigmund Freud, &lt;em&gt;Civilisation and Its Discontents,&lt;/em&gt; 262&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Donald Winnicott, &lt;em&gt;Playing and Reality&lt;/em&gt;, (London: Tavistock, 1971), 64&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-428999294784849471?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/428999294784849471/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/06/mantle-twins-with-dead-ringers-1988.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/428999294784849471'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/428999294784849471'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/06/mantle-twins-with-dead-ringers-1988.html' title='The Subject Turning Against Itself'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-1425915441592839095</id><published>2009-06-12T05:07:00.000-07:00</published><updated>2009-06-12T05:41:56.470-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='The Dead Zone'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Literature and Cinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='CENGİZ ERDEM'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='David Cronenberg'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Stephen King'/><title type='text'>Passing Across The Dead Zone and Moving Towards The Dread Zone</title><content type='html'>&lt;em&gt;Cengiz Erdem&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;It is early 1974, “in Washington, Richard Nixon was being pressed slowly into a corner, wrapped in a snarl of magnetic tapes. […] In Room 619 of the Eastern Maine Medical Center, Johnny Smith still slept. He had begun to pull into a fetal shape.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;In Stephen King’s novel The Dead Zone, adapted to cinema by David Cronenberg, the main character Johnny Smith stays in a coma for five years. He wakes up to a cold winter to find himself with a limp, and separated from his girlfriend. Johnny starts to see evil everywhere; he reads the consequences of the evil thoughts in people’s minds across time. A sense for evil, together with an ability to see the past, the present and the future, means it becomes impossible for Johnny to bear the burden of being in the world. He comes to realize that what he thought was an extraordinary psychic power is in fact an evil curse which makes life inordinately painful. Willing to escape from this unbearable situation that is turning him into the playground of good and evil, he falls deeper into the trap of a monstrous man, Gregg Stillson, the embodiment of evil in the world, who finds out Johnny’s secret and wants to abuse it. Johnny takes the wrong turn, because he didn’t know that “the dreadful had already happened.” Directed by the monstrous man he “wills nothingness rather than not will,” and dies a tragic death at the end. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Little by little this brawny young dock-walloper had severed his connections with the world, wasting away, losing his hair, optic nerves degenerating into oatmeal behind his closed eyes, body gradually drawing up into a fetal position as his ligaments shortened. He had reversed time, had become a fetus again, swimming in the placental waters of coma as his brain degenerated. An autopsy following his death had shown that the folds and convolutions of his cerebrum had smoothed out, leaving the frontal and prefrontal lobes almost utterly smooth and blank.&lt;/em&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;&lt;em&gt;[2]&lt;/em&gt;&lt;/a&gt;&lt;em&gt; &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Johnny’s rearrival, his return from the unconscious to the conscious state, from the land of the dead to the world of the living, with extraordinary psychic powers, a sense of omnipotence which turns out to be the source of death, is described by King in terms of a rebirth, a coming out of the womb after the second (nearer) death experience.&lt;br /&gt;Johnny Smith is at first almost exactly the opposite of a clinical and criminal psychotic. Johnny does not identify, he refuses to believe in other worldly things, there is no struggle between good and evil in his world, in his world there is no evil, no third party. In Johnny’s world there is only him, Sarah, and their “eternal love.” Living in an illusory heaven, Johnny is unaware of the dangers surrounding him, but in King’s world the evil shall surely show his multiple faces to scare the hell out of those people.&lt;br /&gt;After the tragic and yet banal accident Johnny becomes a clinical but not a criminal psychotic. Johnny identifies himself with Jesus, he refuses to believe in the world as it is, there begins a constant struggle between good and evil in his mind. He has lost Sarah and their eternal love, and the evil forces surrounding their earlier happiness prevail. Johnny’s illusory heaven becomes an illusory hell. As usually happens in King’s world the evil shows his multiple faces and scares the hell out of the reader.&lt;br /&gt;King’s novels are cathartic in a very Aristotelian sense of the word. And yet it’s precisely this cathartic effect disguised as subversive and critical of the established order that reproduces the order and produces psychotic replicas. King is a very unique example of how monstrous a unification of the therapeutic and the critical can be. There are two traumatic incidents leaving their traces on his life as Johnny goes along the way towards death. In this novel which is difficult to categorize as “horror” unless that is what horror actually is, Johnny Smith finds himself in an unbearable situation that sends him to an early grave. What seems to him to be a gift of life turns out to be a gift of death. Johnny is cursed by a “second sight” after two banal accidents, one in early childhood, one in adolescence, which submit him to the domination of the “power” of his wounds. And with the already there circumstances, that is, a society dying to believe in “the power of the wound,” “apocalypse,” “return of the living dead,” “transcendental experiences” and so on, Johnny becomes a tragic, Christ-like hero who feels compelled to sacrifice himself for the deliverance of salvation to the people. His mother sees it as an occasion for celebration that Johnny is mortally wounded when they tell her that he is in a coma: “God has put his mark on my Johnny and I rejoice.”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Choose, something inside whispered. Choose or they’ll choose for you, they’ll rip you out of this place, whatever and wherever it is, like doctors ripping a baby out of its mother’s womb by cesarian section.&lt;/em&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;&lt;em&gt;[4]&lt;/em&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;And in accordance with the demands of his “inner voice,” Johnny Smith, in The Dead Zone, chooses resurrection. After five years of deep coma Johnny wakes up to a nightmare and finds himself as the one whose destiny it has become after two banal accidents of life to set things right and prevent heaven’s becoming hell. King knows that the reader’s assumption is that there is something inside to be protected from the external threats. The desire of the reader is the desire of the threat as external rather than internal to the self. King satisfies the reader’s desire by giving him/her the most beloved son Johnny as the gift: “the gift of death” as Derrida would have put it. Johnny fulfils the reader’s desire not only for an external threat but also for a saviour hero from within, one of “us.” Johnny emerges from his coma as the embodiment of the Christ-like figure, King’s son, whose mission it is to die and preserve the heaven-like qualities of this small American town in particular, and the universe in general.&lt;br /&gt;Upon his return to the symbolic order, from the unconscious state of coma, Johnny finds himself surrounded by people who are trying to exploit his extraordinary psychic powers, confronted with what Freud, in On Narcissism, calls “hallucinatory wishful psychosis” on a social level. It’s as though the whole society is in the grip of a paralysis and through their collective hallucination they cling to life. And Johnny becomes not only the thread tying them to their illusions, but also the one who preserves those illusions by sacrificing himself. Since this aspect of Johnny’s melodramatic story is more precisely expressed in David Cronenberg’s adaptation of the novel, I now turn to Cronenberg’s film.&lt;br /&gt;Cronenberg emphasizes that Greg Stillson is the man who is the manipulator, the one who creates and sells illusionary images of himself. In Cronenberg’s film Johnny’s visions are placed directly in opposition to Stillson’s fantastic images of self. Towards the end of the film, Johnny, no more able to stand the half-dead life he is living in isolation, decides to put his visions to a good use. He attends one of Stillson’s campaigns and shakes Stillson’s hand to see into him. What Johnny sees is Stillson as the evil president of the future, who has the fate of the whole world in his control. Johnny sees him pressing the button of a nuclear bomb behind closed doors. Finally Johnny makes up his mind and at a later Stillson campaign, this time in a church, attempts to assassinate Stillson. Sarah is there with her baby, and she notices Johnny just as he is about to pull the trigger. Distracted by Sarah’s cry, Johnny misses the target. Stillson takes Sarah’s baby and holds it up as a shield against Johnny’s bullets. Meanwhile Johnny is being shot by Stillson’s guards. A photographer takes Stillson’s picture while he is using the baby as a shield and this picture becomes the front cover of the Time magazine, not only ending Stillson’s career as a politician but also leading him to suicide.&lt;br /&gt;In the film the atmosphere is extremely melancholic. Johnny is portrayed as a much more repressed, melodramatic individual who at the same time has a romantic vision of life. The traumatic incident, the time he spends in the dead zone, magnifies his will to transcend his body which he sees as a source of agony. He pushes himself further towards isolation to escape from the increasingly sharpening visions. Remember that Johnny sees in the past, present, and future of other people through touching them. Touching another person is a cause of pain for Johnny. As his visions sharpen and turn into sources of pain he moves away from intersubjectivity and towards introversion. It is one of the characteristics of Romanticism to consider trauma, suffering, pain, disaster as possibilities of transcending the flesh. In Cronenberg’s “romanticism turned against itself” we see exactly the opposite. In Cronenberg after the traumatic incident it is a regressive process that starts taking its course, rather than a progressive movement towards eternal bliss. The problem with Cronenberg’s inversion of romanticism is that he still sees the movement towards eternal bliss, towards jouissance as progressive; the difference between the classical romanticism and Cronenberg’s inverted neo-romanticism is that Cronenberg considers that progress to be impossible.&lt;br /&gt;It is at the sight of their condition, upon the realization of the situation they are caught in, that Cronenberg’s characters recoil in horror. And it is at the sight of this that Cronenberg expects the spectator to recoil in horror in a fashion similar to his characters.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Stephen King, The Dead Zone, (London: TimeWarner, 1979),100&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; King, 82&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; King, The Dead Zone, 71&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt;King, 111&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-1425915441592839095?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/1425915441592839095/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/06/cengiz-erdem-it-is-early-1974-in.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/1425915441592839095'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/1425915441592839095'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/06/cengiz-erdem-it-is-early-1974-in.html' title='Passing Across The Dead Zone and Moving Towards The Dread Zone'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-5122564662778549833</id><published>2009-06-05T10:10:00.000-07:00</published><updated>2009-06-08T04:52:39.923-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='marx'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='NIETZSCHE'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='FREUD'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='CENGİZ ERDEM'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='slavoj zizek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gilles Deleuze'/><title type='text'>Bedensiz Organlar ve Daha Başka Paradokslar</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Cengiz Erdem&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://cengizerdem.wordpress.com/"&gt;http://cengizerdem.wordpress.com/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük evlerin küçük odalarında yaşadım, yüksek yerlerdeki alçak adamlarla tanıştım. Çocukluğum can sıkıntısıyla mücadele ederek geçti. Can sıkıntımı yenmek için savaş filmleri izlerdim. O dönemlerde Vietnam savaşı yeni bitmişti ve Amerikanlar savaş filminden başka film çekmiyordu. Savaştan dönüp de topluma adaptasyon sorunu çeken travma kurbanı, üzgün, gücünü yitirmiş, haksızlığa uğradığını düşünen bilge kurban-kahramanlar pek modaydı o zamanlar. Vietnam savaşından dönen bunalımlı bir gazi olmadığım halde gençliğimde kendimi o kurban-kahramanlardan biri olarak gördüm hep. O kadar çok savaş filmi izlemiştim ki bu savaş filmlerinin travmatik bir etkisi oldu üzerimde ve kendimi hayatta tutabilmek için mevcut yaşam biçimlerini eleştiren düşünceler üretmeye başladım. Bu düşünceler beni topluma yabancılaştırdı çünkü toplum bireye kıyıcı bir ilişkiler yumağından başka bir şey değildi.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;“Ben” dediğiniz şey kendiniz değildir aslında. Zira “siz” ancak kendiniz olmayan bir şey olarak var olabilirsiniz toplum içerisinde. Daimi suretle kendinizden farkınız olarak sürdürürsünüz yaşamınızı. Buna toplumsallaşma uğruna saçmalamak da diyebiliriz herhalde. Toplumsal yaşamda kişi olayları bedensel olarak tecrübe ettiği halde zihinsel olarak kendisini topluma ait hissetmezken, çok sevdiği bir filmi seyrederken kendisini filmdeki karakterlerin yerine koyarak bedensel olarak hadiseleri yaşamadığı halde zihinsel ve duygusal olarak filmin içerisindeki olaylar zincirinin bir parçası haline gelebiliyor. Zaten işte budur film seyrederken insanın zevk almasını sağlayan şey; toplumsal kimliğinin dışına çıkmak, kendin olarak bildiğin “ben”in senin toplumsal kimliğinden sıyrılarak bağımsız olarak sürdürdüğü kişisel olmayan bir ötekileşme. Tabii burada bu ötekileşmenin ötekiyle özdeşleşme, yani ötekinin içinde kendinden bir şeyler, kendinde de ötekinden bir şeyler bulma ve bu benzerlikerden ötürü duyulan kendini kendi dışındaki dünyanın bir parçası gibi hissetme, öyle görme fantezisi olduğunu söylemeye bile gerek yok. Bu tür bir fantezi terapötiktir; kişi kendini dünyaya ait hisseder, ötekilerle bağ kurar, mutludur. Bu durumun öteki tarafında ise insanın kendini dünyayla bir olarak görmesinden duyduğu sıkıntı sonucu ortaya çıkan, filmlerdeki karakterlerin kendinden ne kadar da, o kadar ki son derece bile yetmez o farklılık derecesini tanımlamaya, farklı olduğunu görme ve gösterme eğilimi hakimdir. Bu kişi kendini film karakterleriyle özdeşleştiren kişiden farklı olarak film seyrederken kendini filmdeki karakterlerle özdeşleştirip onların hissetiği gibi hissetmekten hiç hoşlanmaz, bilâkis bu kişi kendini filmdeki karakterlerin gerçek hayattakinden ne derece farklı olduklarını ve kendisinin asla bu film karakterleri gibi düşünüp, hissedip, bu düşünceler ve hislerle hareket etmeyeceğini, onlar gibi olmayacağını, olamayacağını söyler. Bu iki farklı seyir tipini terapötik, eğlence amaçlı seyir ve eleştirel gözle seyir diye de ikiye ayırabiliriz, ki nitekim işte ayırdık da zaten. Ne yapacağını ve ne diyeceğini çevreyi gözlemlemek suretiyle tartıp biçmeden hayata geçiren kişi kaybetmeye ve kendi dışkısı içerisinde boğulmaya mahkûmdur sevgili okur. Kişi kendisine şunu sormalıdır: Bu hareketim neleri doğuracak, bu sözler nelere sebebiyet verecek? Yaptığımız eylemlerin ve sarf ettiğimiz sözlerin etkilerini önceden kestirebilmenin yolu geçmişte ettiğimiz sözlerin ve giriştiğimiz eylemlerin şimdinin gerekliliklerinden hareketle gözlemlenmesinden ve geleceği geçmişten daha iyi kılacak biçimde yeniden yorumlanmasından geçer.&lt;br /&gt;Hepimiz bu hayatta birer aktör ve aynı zamanda birer seyirciyiz. Zira bu hayatta çevremizdeki olayalarla ilişkilerimiz gözlem ve eylem boyutlarında gerçekleşir. Yani işte göz görür can çeker. Özdeşleşmeye karşı duruşuyla tanınan, özdeşleşme nesneleri ve arzu nesneleri arasındaki ilişkiyi sıradışı bir yaklaşımla ele alan Gilles Deleuze ise bu konuya ilginç bir biçimde en olmadık yerden parmak basar. Deleuze pek çok kitabında arzunun kendine karşı dönüşünün nasıl gerçekleştiğini deşifre etmekle kalmamış, aynı zamanda arzunun üretici bir eylem olduğunun da altını çizmiştir. Buna göre arzulamak nesnesini kendisi üreten yaratıcı bir eylem biçimidir. Deleuze varlığı yaratıcılıkla eş tutar. Yaratıcılık olabilecek her şeyi var kılandır.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bedensiz Organlar adlı kitabında Slavoj Zizek’i Deleuze’ü yanlış okurken okuyoruz. Bu arada Zizek, Deleuze’ü zaten herkesin yanlış okuduğu Hegel’i yanlış okurken okuyor. Bu yanlış okumalar silsilesi içerisinde doğru kalan tek şey eleştirel teorinin ilk şartının yanlış okumayı bilmek olduğu ortaya çıkıyor. Zizek’in bir dizi histerik provokasyondan ibaret Deleuze eleştirisi Deleuze’ün felsefesinin temel emelini tespit ederek başlıyor işe. Zizek’e göre Deleuze’ün felsefesinin temel emeli yeninin ortaya çıkış sürecini teorik olarak açıklamaktır. Bu doğru tespitten sonra Zizek, Deleuze’ün felsefesini Deleuze I ve Deleuze II diye ikiye ayırıyor. Deleuze I, Deleuze’ün Guattari’yle birlikte yazdığı Anti-Oedipus: Kapitalizm ve Şizofreni adlı kitaba kadar olan dönemi kapsarken, Deleuze II, Deleuze’un Guattari’yle işbirliği içerisinde kaleme aldığı kitapları kapsıyor. Gilles Deleuze ve Felix Guattari iki ciltlik Kapitalizm ve Şizofreni: Anti-Oedipus adlı kitaplarında Marx-Nietzsche-Freud üçgeni içerisinde değerlendirdikleri geç kapitalizmin kendine karşı güçleri hem üretip hem de yok ettiğini yazacaklardır yetmişlerin sonlarına doğru. Her ne kadar şizofreninin sadece kapitalizmin bir ürünü olduğuna katılmasam da Deleuze ve Guattari’nin kapitalizmin ürettiği anormallikleri bastırarak canına can kattığını ve radikal anormalleşmeye götüren bir üretim-tüketim-ilişkileri-kısır-döngüsüne dayandığını itiraf etmek durumunda hissediyorum kendimi.&lt;br /&gt;Zizek, Deleuze’ün felsefesine siyasi bir bağlam oluşturmak maksadıyla kendi özgün felsefesini Guattari’nin politik anti-psikiyatri söyleminin süzgecinden geçirmek suretiyle kolaycılığa kaçtığını iddia ediyor. Zizek, Deleuze’ün felsefeyi siyasileştirme çabasına denk gelen bu ikinci dönemi bir talihsizlik olarak nitelendiriyor ve Deleuze’ün Hegel’ci diyalektiği aşma çabalarının başarısızlığa mahkûm oluşunun göstergesi olarak lânse ediyor. Zizek’e göre Deleuze hem Hegel’ci diyalektiğin ötesine geçemiyor, hem de Hegel’i olduğundan farklı gösterip çarpıtıyor. İşte bu noktada “farklılığın filozofu” olarak bilinen Deleuze’un sanat ve yaratıcılık üzerine kestiği ahkâmları inceleyecek olursak Zizek’in ne demek istediğini daha iyi kavrayabilecek zemini yaratmış oluruz sanırım kendimize.&lt;br /&gt;Deleuze için sanat yaratıcılığın en radikal biçiminin yaşandığı bir uzam, değişim sürecinin en uçta yaşandığı bir etkinlik, sanatçı ise statükoya düşünsel dinamizmiyle direnen, kendi varoluş alanını kendisi yaratmak zorunda olan radikal bir varlıktır. Bu tablo iyi ve insanlık için faydalı bir şey olmaktan öte, önüne geçilmesi hemen hemen imkânsız evrimsel bir sürecin de yansımasıdır.&lt;br /&gt;Denebilir ki sanat iyinin ve kötünün ötesinde olan bir şeydir. Bu da demek oluyor ki klasik veya daha genel bir tabirle geçmişe ait sanat yapıtlarının bugünün koşullarına bakılarak, bugünün algılama biçimiyle değerlendirilmesi ve bunun neticesinde de iyi veya kötü diye nitelendirilmesi bir anlam ifade etmekten yoksundur, ve zaten böyle bir nitelendirme çabası gereksizdir. O yapıt, o günün koşullarında, o çağın düşüncesiyle anlamsal olarak şekillenmiş ve içerik kazanarak, bu içeriğe uygun bir biçimle insanlığa sunulmuş bir yapıt olarak ele alınmalı ve ondan mümkün mertebe yararlanılmalıdır; onu ait olmadığı bir çağda kötü veya iyi diye yargılamak ona yapılmış bir hakarettir. Gerek geçmişle alay eden, gerekse geçmişi ironik bir şekilde yücelten, geçmişte kullanılan dilin yapısını bozan, hem biçimsel, hem de içeriksel olarak yeni tarzlar deneyen, içerik-biçim ilişkisine yeni boyutlar katan, kısacası anlam aktarımında kullanılan araç gereci ve teknikleri değiştirmek suretiyle anlam kavramına da yeni anlamlar katan, değişen ve değişmekte olan insanların bu değişime paralel olarak değişen beklentilerini deneme yanılma yöntemiyle karşılamaya yönelik, kendinden emin, deneysel eserler üretilmektedir. Bu eserler bizi içinde bulunduğumuz mevcut-duruma hapsolmuşluktan kurtarmakta işe yarayabilir. Durum dışında düşünce üretip duruma dıştan müdahale etmek, ona içindekileri tersyüz ederek dışa dönmesini sağlayacak şekilde yaklaşmakla mümkün kılınabilir. Kendimizi kaybedene kadar kendimizden kaçmaya değil, bilâkis bu durumun olanaksızlıklarını birer olanak haline getirip değerlendirmek arzusuna meyletmeliyiz bence. İmkânsızlıklar elimizdeki imkânlardır, dolayısıyla da eldekini en iyi şekilde değerlendirmek bir sorumluluktur. Zira eskiden var oluşun bir anlamı olmadığı düşüncesi kendi içinde bir anlam ifade ediyor ve sanatçılar da anlamsızlığın bu anlamını değişik şekillerde yeniden yaratmaya ve aktarmaya çalışıyordu. Belli ki artık tıpkı var oluşun bir anlamı olmamasının anlamı gibi, duygu ve düşünce arasındaki ayrım da ortadan kalkmıştır. Çağımızda bilimden bağımsız olarak düşünülemeyecek sanat, bilimdeki gelişmelerle beraber hem teknik hem de içerik olarak elbette ki değişime uğrayacaktır. Bilim sanatı, sanat da bilimi değiştirir; neticede ikisi de temelde hayal gücüne dayanır. Belki bir çerçevesi vardır sanatın ama bu çerçeve tıpkı hayatın çerçevesi gibi şeffaftır ve sınırlayıcı bir çerçeve değildir. Zaten gerçek bir sanat yapıtı işte o çerçevenin görünmezliğinin bile ötesine geçmeyi başarabilendir; yani yaşamın görünen yanlarının ötesine... Onu çevreleyen şeffaf çerçevenin ötesine taşıdığı anlamla, hayatın her alanına yayılır sanat ve bu yüzyıllardır böyle süregelmiştir. Sanatsal yaratıcılığın amacı, çelişkilerle dolu insanın yapısını bozup, insanın dinamik özünü oluşturan sürekli değişim arzusuyla, bu arzuya direnen korku temelli güdünün aşılması ve ana hapsolmuş anlamın, uyumun ve bütünlüğün yakalanıp ölümsüzleştirilmesidir. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;(c)cengizerdem, 2005.&lt;/em&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-5122564662778549833?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/5122564662778549833/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/06/cengiz-erdem-httpcengizerdem.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/5122564662778549833'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/5122564662778549833'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/06/cengiz-erdem-httpcengizerdem.html' title='Bedensiz Organlar ve Daha Başka Paradokslar'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-1017520533717748441</id><published>2009-06-05T09:59:00.000-07:00</published><updated>2009-06-08T04:38:56.632-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='NIETZSCHE'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='CENGİZ ERDEM'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='foucault'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='derrida'/><title type='text'>Bilgi Perspektiftir: Nietzsche, Foucault ve Derrida</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Cengiz Erdem&lt;/em&gt; ( &lt;a href="http://cengizerdem.wordpress.com/"&gt;http://cengizerdem.wordpress.com/&lt;/a&gt; )&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;Bilgi Perspektiftir&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftn1" name="_ftnref1"&gt;[1]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ünlü Fransız düşünürü Michel Foucault’nun eserleri bizlere Modernizmin bazı yanlarının keskin ve köklü bir eleştirisini sunar. Modernizmin veya Modern diye tabir edilen bakış açısının tıkanma noktalarını saptayarak, “bilgi nedir?” sorusundan hareketle “aydınlanma nedir?” sorusuna yönelen ve bu soruyu What is Enlightenment? (Aydınlanma Nedir?) adlı yazısında yanıtlamaya girişen Foucault önce Kant’a alternatif ve sonra da “Geç-Modern” Habermas’ın karşı çıkacağı eleştirel fikirler üretir. Aydınlanma’yı eleştirel bir bakış açısıyla yorumlayarak yeniden anlamlandıran Foucault, daha sonra kendisini “genç-tutucu” diye nitelendiren ve modern bakış açısını kullanarak Modernizm karşıtı bir söylem geliştirdiğini öne sürerek eleştiren Habermas’a karşı, yeni algılanış biçiminin ışığında ele alınması gereken Aydınlanma ile Habermas’ın sözünü ettiği Modernizmin çakışan noktalarını desteklediğini belirtir. Habermas’la Foucault arasındaki bu tartışma(karşılıklı sorgulama) daha sonra Foucault’nun ortaya koyacağı yeni tarih anlaşıyla beslenecektir.&lt;br /&gt;İşe “aklı” sorgulamakla başlayan Foucault, böylece Nietzsche’nin açtığı yolda insanın kendi kendisini sorgulamasını sağlayan ikinci filozof olmuştur. Kendine yönelik bir yıkıcı güdü gibi görünen bu düşünce biçimi aslında kendini tanımaya ve yeniden yaratmaya yönelik bir uğraştır. Bu konuda Foucault şöyle der:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Bence felsefenin ve eleştirel düşüncenin onsekizinci yüzyıldan beri merkezi&lt;br /&gt;sorunu şu soru oldu, hala aynı sorudur ve gelecekte de aynı soru olacağını&lt;br /&gt;umuyorum: Kullandığımız şu Akıl nedir? Bu aklın tarihsel etkileri nelerdir?&lt;br /&gt;Kısıtlılıkları ve tehlikeleri nelerdir?&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftn2" name="_ftnref2"&gt;[2]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;1970’li yıllarda yazdığı kitaplarında Aklın kullanılış biçimine göre insanlığın lehine veya aleyhine işleyebileceğini iddia eden Foucault, Modern Aklı sınırlayıcı, tanımlayıcı ve kurallar koyucu bir tahakküm aracı olarak gösterir. İlk yazılarıyla bilginin doğası gereği perspektival olduğunu teorik olarak kanıtlamaya girişen Foucault’nun teorileri modernizmin aklı, bilgiyi ve gerçeği nesnelliğe ve evrenselliğe ulaşma araçları olarak görmesini eleştirerek, bunların iktidarın gücüne güç katmaktan ve tahakkümü meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramadığını iddia eder. Her türlü totaliter düşünce biçimini farklılıkları yadsıyıcı birer olgu olarak tanımlayan Foucault, Aydınlanma’nın maske takmış gerçekler yaratan aklı savunan ve böylelikle de uzlaşmayı bir empoze ve tahakküm kurma nesnesine dönüştürerek bireyselliği ve farklılıkları kontrol altına alma eğiliminde olduğunu öne sürer.&lt;br /&gt;Evrensellikten ziyade yerelliğe, karşılaştırmalardan ziyade kıyaslanamazlığa, bütünlükten ziyade parçalanmışlığa büyük bir değer atfeden Foucault, nesnellik maskesi takmış indirgemeci ve baskıcı teoriler olarak yorumlar modern teorileri. Bu noktadan hareketle, şekillendirilmiş birer özneye indirgenmiş olan bireylerin belirli bir özden veya belirli bir merkezden yoksun olduklarının altını çizen Foucault, öznenin özgürleşebilmesi için “yapay merkezlilikten” kurtulması, yani “merkezsizleştirilmesi” gerektiğine inanır.&lt;br /&gt;Bu noktadan hareketle Foucault tarihsel süreci sorgulayıp özneyi merkezsileştirme yoluna gidilmesini önermiş ve böylece tarih anlayışının sorgulanmasına da bizzat iştirak ederek önayak olmuştur.&lt;br /&gt;Foucault, “tarihi” art-zamanlı olmaktan ziyade eş-zamanlı bir dönüşüm süreci olarak yeniden tanımlarken, kişilerin olayları ve metinleri algılayış biçimlerine göre farklı yorumlayabileceklerini ve dolayısıyla da bir birkimin ürünü olan “bilgi”nin göreceli bir kavram olarak oluşum süreci göz önünde bulundurulduğunda “doğası gereği perspektival” olduğunun görüleceğini ortaya atar. Bu vesileyle aslında doğruluk arzettiği iddia edilen bilgilerin kesinlikten uzak oluşunu akılda tutarak birbirleriyle ilişki içinde ama birbirlerinden farklı etkileşimler neticesinde ortaya çıktıklarından hareketle bilgi diye adlandırılan bakış açısı yansımalarının birbirleriyle bağlantılı olmakla beraber birbirlerinden bağımsız oluşumlar olduklarını anlatmak ister. Bilgiyi bu şekilde tanımladıktan sonra insanlığın belleği diye tabir edebileceğimiz tarihsel sürecin gelişime dayanmayan ve rastlantıların etkileşim sürecinden ortaya çıkarak çizgiselliği(linear) aşan bir yapıya sahip olduğunu dile getirir. İşte bu noktada bilgi ve tarih arasındaki ilişkiyi tanıtlamak maksadıyla bu tür bir sorgulamaya girişitiğini anladığımız Foucault “tarih”i, bilgilerin birbirlerinden kopuk olarak eklemlendikleri bir alan veya süreç olarak yeniden tanımlar. &lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;Kısaca tarih geleneksel olarak eskinin anıtlarını ezberlemeyle, onları&lt;br /&gt;dökümanlara dönüştürmeyle ve sesi olmayan o izlere ses vermeyle uğraşırdı…;&lt;br /&gt;zamanımızda tarih dökümanları anıtlara dönüştürmektedir…eskiden tarih insanlarca&lt;br /&gt;bırakılmış izleri çözümlerken şimdi gruplandırılması gerelki bir yığın unsuru&lt;br /&gt;bir plana göre yerleştirmekte, onları, birbiriyle ilintilendirmekte ve birlikte&lt;br /&gt;bütünlükler sağlayabilecek bir şekilde onları yerlerine oturtmaktadır.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftn3" name="_ftnref3"&gt;[3]&lt;/a&gt; &lt;/blockquote&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;blockquote&gt;İnsanlık bir çatışmadan öbür çatışmaya geçerek hukukun üstünlüğünün savaşın&lt;br /&gt;yerine geçtiği bir evrensel karışıklığa verıncaya dek adım adım ilerlemez;&lt;br /&gt;insanlık uyguladığı her şiddeti bir kurallar sitemine yerleştirir ve bir&lt;br /&gt;tahakkümden öbürüne geçer.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftn4" name="_ftnref4"&gt;[4]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;İşte yukarıda tanımlanan bu sürece dair bilgilerin üretim alanı olarak “tarih bilimi”nin de analizini mümkün kılarak tarih alanındaki bilgilerin gerçekliği yansıtmaktan uzak olduğunu savlayabilmemizi sağlayan Foucault böylece “gerçekliğe” ve gerçek kavramının içini dolduran öğelere öncellerinden farklı bir biçimde yaklaşarak Modernizm’den kopulduğunu ve içinde bulunduğumuz dönemin de bir kopuş dönemi olduğunu analiz eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Bizim mevcut kesintilerimizi on dokuzuncu yüzyılın tarihsel ve aşkın geleneği&lt;br /&gt;içerisinde konumlandırmayı sürdürebileceğimize inananlar ile kendilerini bu&lt;br /&gt;kavramsal çerçeveden ilk ve son olarak kurtarmak için büyük bir çaba sarf&lt;br /&gt;edenler arasında bir ayrım çizgisi çekmek zorunlu değil mi?&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftn5" name="_ftnref5"&gt;[5]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;“Şimdi”yi geçmişten ve gelecekten bağımsız olarak ele almak suretiyle Kant’ın “Aydınlanma” tanımını yeniden anlamlandırmayı başaran Foucault, Kant’ın “Aydınlanma Nedir?” adlı metnini yeniden yorumlamak suretiylye “Aydınlanma”yı geleneksel algılanış biçiminden farklı bir biçimde anlamlandırarak ironik bir şekilde “aşkıncı” bir tavır olarak niteler. Böylece aydınlanmayı iktidarın karşısında yer alan muhalif bir tavır olarak ele alan Foucault, aklın iktidara hizmet etmekten ziyade iktidara karşı kullanılması gerektiğini ve işte ancak böylece aklın özgürleşip tahakkümün sınırlarını aşındırabileceğini öne sürer.&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftn6" name="_ftnref6"&gt;[6]&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Geleneksel anlamıyla Aydınlanma, “delilik, suç, ölüm, hastalık, cinsellik” gibi kavramların birer tahakküm aracı olarak ortaya çıkmasının sebebidir iddiasıyla insana “iktidar öldü” dedirtecek kadar ileri giden Foucault, modern iktidarı “bir çok kurumsal bölge ve pratikler boyunca yayılan bir yapıya sahip,sayısız noktadan hareketle icra edilen bağıntısal bir iktidar olarak tanımlar. Karakteri bakımından bir hayli belirlenmemiş durumdadır ve kazanılan, ele geçirilen ya da parçalanan bir şey değildir asla. İktidar’ın karşı çıkılabilecek bir kaynağı ya da merkezi olmadığı gibi, iktidarı elinde bulunduran özneler de yoktur; iktidar, öznelerin anonim oluklar ya da yan ürünler olarak rol oynadıkları arı bir yapısal faaliyet,”&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftn7" name="_ftnref7"&gt;[7]&lt;/a&gt; olarak tanımlar.&lt;br /&gt;Hem birer özneye indirgenmiş bireylerin şekillendirdiği, hem de bireyleri şekillendirip birer özneye çeviren işteş bir etkileşim alanı olarak karşımıza çıkan bu “iktidar” Foucault’ya göre “tahakkümün çok kapsamlı olmakla birlikte asla tamamen istikrarlı olmayan etkilerinin üretildiği çoğul ve akışkan güç bağıntıları alanı&lt;span style="font-family:times new roman;"&gt;"&lt;/span&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftn8" name="_ftnref8"&gt;[8]&lt;/a&gt;dır.&lt;br /&gt;Derrida, Foucault’nun teorileriyle paralellik arzeden bir biçimde merkezsizleştirme nosyonu üzerinde durarak dilin ve Batı felsefesinin yapısını bozmuştur. Metinleri birer bilgi aktarım nesnesi olarak gören post-yapısalcı yaklaşımın önemli temsilcilerinden olan Derrida “there is nothing outside the text” ( metnin dışında hiçbir şey yoktur) diyerek metinlerde “gerçek”le ilişkisi bulunan bir gösteren olmadığını, dolayısıyla tez-antitez-sentez kuramının, yani çelişkilere dayanan ve zıtlıkların birliği diye tabir edebileceğimiz, karşıtlıklardan ortaya çıkabilecek bir şey olan göstergenin varolması için “gereken” bir gösterilenin de olamayacağını öne sürer. Her göstergenin aynı zamanda bir gösteren olduğunu açığa çıkaran Derrida böylece anlamın sonsuz alternatifler yumağı şeklinde varolabileceğini ve dolayısıyla da gerçeğin sonsuz biçimlerde karşımıza çıkabileceğini ortaya koyar. “Metnin dışında hiçbir şey yoktur” demekle Derrida’nın kastettiği şudur: Yıllardır arkasında koştuğumuz bütün söylemler, ki bunlara büyük anlatılar diyoruz, birer metin şeklinde konulmuştur önümüze. Bu metinleri anlamlı kılan onların birbirleriyle olan ilişkileri ve birbirlerinden farklarıdır. Her metnin aynı zamanda hem bir gösterilen (signified) hem de bir gösteren (signifier) olduğunu öne süren Derrida, anlam, gerçek ve tarih kavramlarını işte bu post-yapısalcı perspektifle ele alır. Derrida’nın dilin işleyiş biçimi ve mutlak anlamın imkansızlığı hakkındaki teorileri sayesinde aklın ve tarihin sorgulanmasına Nietzsche’den sonra en önemli katkıyı koyan Foucault’nun Nietzsche’nin “bilgi perspektiftir” sözünden hareketle yarattığı “ratlantısal tarih ürünü merkezsiz iktidar” kavramını daha iyi anlarız. Gerek bireylerin, gerek kitlenin, gerekse iktidarın merkezsizleştiği bir dönemde “metnin dışında hiçbir şey yoktur” sözünün önemi Derrida’nın bu sözle yazarın iktidarını yazardan alıp metne vererek “her metin kendi kendisinden sorumludur” düşüncesine zemin hazırlamış olmasından ve metinden çıkabilecek olası anlamları çoğaltarak okuyucunun okuma eylemi esnasındaki etkinliğini arttırmış olmasından ileri gelir. Tıpkı Foucault’nun dışlanmışların dışarıdan çıkmasını teorik olarak mümkün kıldığı gibi... &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn1" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftnref1" name="_ftn1"&gt;[1]&lt;/a&gt; Michel Foucault, Nietzsche, Geneology, History, The Postmodern History Reader, ed. Keith Jenkins (London and New York: Routledge, 1997), 125-126&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn2" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftnref2" name="_ftn2"&gt;[2]&lt;/a&gt; Michel Foucault, What is Enlightenment?, The Foucault Reader ed. Paul Rainbow (New York: Pantheon, 1984), 249&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn3" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftnref3" name="_ftn3"&gt;[3]&lt;/a&gt; Michel Foucault, The Archeology of Knowledge (Londra: Routledge, 1994)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn4" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftnref4" name="_ftn4"&gt;[4]&lt;/a&gt; Michel Foucault. Language, Counter-Memory, Practice, (alıntıyı çev. Mehmet Küçük)Ithaca: Cornell University Press, 1977), 151 Kellner, Douglas – Best, Steven, Postmodern Teori, çev.: Mehmet Küçük (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1998)&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn5" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftnref5" name="_ftn5"&gt;[5]&lt;/a&gt; Foucault, 210&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn6" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftnref6" name="_ftn6"&gt;[6]&lt;/a&gt; Foucault, What is Enlightenment?, 101&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn7" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftnref7" name="_ftn7"&gt;[7]&lt;/a&gt; Kellner, Douglas – Best, Steven, Postmodern Teori, çev.: Mehmet Küçük, (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1998), 72&lt;br /&gt;&lt;a title="" style="mso-footnote-id: ftn8" href="http://www.blogger.com/post-create.g?blogID=2024004410506464197#_ftnref8" name="_ftn8"&gt;[8]&lt;/a&gt; Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi, çev.: H. Tufan. (İstanbul: Afa Yayınları, 1993), 102&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;em&gt;(c) cengizerdem, 2000.&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-1017520533717748441?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/1017520533717748441/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/06/bilgi-perspektiftir-nietzsche-foucault.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/1017520533717748441'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/1017520533717748441'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/06/bilgi-perspektiftir-nietzsche-foucault.html' title='Bilgi Perspektiftir: Nietzsche, Foucault ve Derrida'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-437779334808163839</id><published>2009-06-02T06:04:00.000-07:00</published><updated>2009-06-07T15:07:52.529-07:00</updated><title type='text'>Minimal ve Maksimal Yazılar</title><content type='html'>&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;a href="http://cengizerdem.wordpress.com/"&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;http://cengizerdem.wordpress.com/&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-437779334808163839?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://cengizerdem.wordpress.com/' title='Minimal ve Maksimal Yazılar'/><link rel='enclosure' type='' href='http://cengizerdem.wordpress.com/' length='0'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/437779334808163839/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/06/minimal-ve-maksimal-yazlar.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/437779334808163839'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/437779334808163839'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/06/minimal-ve-maksimal-yazlar.html' title='Minimal ve Maksimal Yazılar'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-730674370566541593</id><published>2009-05-19T06:28:00.000-07:00</published><updated>2009-05-19T06:30:19.858-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Manuel DeLanda'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Democracy'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Economics and the Military'/><title type='text'>Manuel DeLanda - Democracy, Economics and the Military</title><content type='html'>&lt;embed id="VideoPlayback" src="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=-2805059940327612897&amp;hl=tr&amp;fs=true" style="width:500px;height:405px" allowFullScreen="true" allowScriptAccess="always" type="application/x-shockwave-flash"&gt; &lt;/embed&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-730674370566541593?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/730674370566541593/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/manuel-delanda-democracy-economics-and_19.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/730674370566541593'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/730674370566541593'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/manuel-delanda-democracy-economics-and_19.html' title='Manuel DeLanda - Democracy, Economics and the Military'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-3548464302738588273</id><published>2009-05-17T05:26:00.001-07:00</published><updated>2009-05-17T05:27:53.975-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Martin Heidegger'/><title type='text'>Human, all too human - Martin Heidegger</title><content type='html'>&lt;embed id="VideoPlayback" src="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=-858369328131624007&amp;hl=tr&amp;fs=true" style="width:500px;height:405px" allowFullScreen="true" allowScriptAccess="always" type="application/x-shockwave-flash"&gt; &lt;/embed&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-3548464302738588273?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/3548464302738588273/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/human-all-too-human-martin-heidegger.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/3548464302738588273'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/3548464302738588273'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/human-all-too-human-martin-heidegger.html' title='Human, all too human - Martin Heidegger'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-6805995439948835182</id><published>2009-05-14T07:31:00.000-07:00</published><updated>2009-05-14T07:32:27.010-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='arts and cognitive neuroscience'/><title type='text'>Richard O. Brown: The Neuroscience of Nothing</title><content type='html'>&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/nUgb-V0bijA&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/nUgb-V0bijA&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-6805995439948835182?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/6805995439948835182/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/richard-o-brown-neuroscience-of-nothing.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/6805995439948835182'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/6805995439948835182'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/richard-o-brown-neuroscience-of-nothing.html' title='Richard O. Brown: The Neuroscience of Nothing'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-2140913808022339902</id><published>2009-05-14T05:22:00.000-07:00</published><updated>2009-05-14T05:23:55.071-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='arts and cognitive neuroscience'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='synaesthesia'/><title type='text'>Synaesthesia: Arts and Cognitive Neuroscience</title><content type='html'>&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/uL9auHozQL0&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/uL9auHozQL0&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-2140913808022339902?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/2140913808022339902/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/synaesthesia-arts-and-cognitive.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/2140913808022339902'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/2140913808022339902'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/synaesthesia-arts-and-cognitive.html' title='Synaesthesia: Arts and Cognitive Neuroscience'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-2845944310676634566</id><published>2009-05-13T08:41:00.000-07:00</published><updated>2009-05-13T08:43:36.165-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Mind Versus Soul'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='immortality'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cognitive neuroscience'/><title type='text'>Mind Versus Soul</title><content type='html'>&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/5qdL2YYR1a4&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/5qdL2YYR1a4&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-2845944310676634566?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/2845944310676634566/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/mind-versus-soul.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/2845944310676634566'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/2845944310676634566'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/mind-versus-soul.html' title='Mind Versus Soul'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-5784448346261018059</id><published>2009-05-12T14:01:00.000-07:00</published><updated>2009-05-12T14:14:32.872-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Giorgio Agamben'/><title type='text'>Giorgio Agamben - "The Power and the Glory"</title><content type='html'>&lt;embed id="VideoPlayback" src="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=-2704693275091773093&amp;hl=tr&amp;fs=true" style="width:500px;height:405px" allowFullScreen="true" allowScriptAccess="always" type="application/x-shockwave-flash"&gt; &lt;/embed&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-5784448346261018059?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/5784448346261018059/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/giorgio-agamben-on-developing-societies.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/5784448346261018059'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/5784448346261018059'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/giorgio-agamben-on-developing-societies.html' title='Giorgio Agamben - &quot;The Power and the Glory&quot;'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-8020903942696717713</id><published>2009-05-09T10:20:00.000-07:00</published><updated>2009-07-02T03:30:59.820-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Jacques Derrida'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='&quot;derrida&quot; the movie'/><title type='text'>"Derrida" The Movie!</title><content type='html'>&lt;embed id="VideoPlayback" src="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=-7347615341871798222&amp;hl=tr&amp;fs=true" style="width:450px;height:350px" allowFullScreen="true" allowScriptAccess="always" type="application/x-shockwave-flash"&gt; &lt;/embed&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-8020903942696717713?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/8020903942696717713/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/derrida-movie.html#comment-form' title='1 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/8020903942696717713'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/8020903942696717713'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/derrida-movie.html' title='&quot;Derrida&quot; The Movie!'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-6360570867125099454</id><published>2009-05-07T04:21:00.000-07:00</published><updated>2009-07-02T03:43:13.371-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Manuel DeLanda'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gilles Deleuze'/><title type='text'>Manuel DeLanda on The Philosophy of Gilles Deleuze @ EGS 2006 1-8</title><content type='html'>&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/IKIsA8yhP58&amp;color1=0xb1b1b1&amp;color2=0xcfcfcf&amp;feature=player_embedded&amp;fs=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/IKIsA8yhP58&amp;color1=0xb1b1b1&amp;color2=0xcfcfcf&amp;feature=player_embedded&amp;fs=1" type="application/x-shockwave-flash" allowfullscreen="true" width="450" height="390"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="450" height="390"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/52IAUvfXHaQ&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/52IAUvfXHaQ&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="450" height="390"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/C1ujGqlvNew&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/C1ujGqlvNew&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="450" height="390"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/HN_G7kmE2VU&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/HN_G7kmE2VU&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="450" height="390"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/Y7Z48KTYdIw&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/Y7Z48KTYdIw&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="450" height="390"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/G2Ye5YaclTk&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/G2Ye5YaclTk&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="450" height="390"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/l-aHOKZjlfc&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/l-aHOKZjlfc&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="450" height="390"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/VE6mcoAi-XY&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/VE6mcoAi-XY&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-6360570867125099454?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/6360570867125099454/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/manuel-delanda-on-gilles-deleuze-egs.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/6360570867125099454'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/6360570867125099454'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/manuel-delanda-on-gilles-deleuze-egs.html' title='Manuel DeLanda on The Philosophy of Gilles Deleuze @ EGS 2006 1-8'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-1043398709081038182</id><published>2009-05-06T16:01:00.000-07:00</published><updated>2009-05-06T16:10:30.974-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Slavoj Žižek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='death drive'/><title type='text'>Slavoj Zizek - Todestrieb (Death Drive) as a Philosophical Concept-2009 1-8</title><content type='html'>&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/XNJZ90R9sXk&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/XNJZ90R9sXk&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/ONbjUfQyXrk&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/ONbjUfQyXrk&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/kJfLYs-FB7Q&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/kJfLYs-FB7Q&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/ylZFHIBO05s&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/ylZFHIBO05s&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/QqC-tywj3p4&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/QqC-tywj3p4&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/uo4h7bKgFKw&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/uo4h7bKgFKw&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/wCQMo83F490&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/wCQMo83F490&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/GRq4DX__Xbc&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/GRq4DX__Xbc&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-1043398709081038182?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/1043398709081038182/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/slavoj-zizek-todestrieb-death-drive-as.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/1043398709081038182'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/1043398709081038182'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/slavoj-zizek-todestrieb-death-drive-as.html' title='Slavoj Zizek - Todestrieb (Death Drive) as a Philosophical Concept-2009 1-8'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-3439746576784599655</id><published>2009-05-06T15:34:00.000-07:00</published><updated>2009-05-06T15:39:00.719-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Julia Kristeva'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Antonin Artaud'/><title type='text'>Julia Kristeva - On Linguistics and Artaud</title><content type='html'>&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/IXLUsoEDYPw&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/IXLUsoEDYPw&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/NVHUHX768Zc&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/NVHUHX768Zc&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-3439746576784599655?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/3439746576784599655/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/julia-kristeva-on-linguistics-and.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/3439746576784599655'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/3439746576784599655'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/julia-kristeva-on-linguistics-and.html' title='Julia Kristeva - On Linguistics and Artaud'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-5580522903557448522</id><published>2009-05-06T14:53:00.000-07:00</published><updated>2009-05-06T14:58:39.039-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ali G'/><title type='text'>The Best of Ali G!</title><content type='html'>&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/0Ba9HAKxw9M&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/0Ba9HAKxw9M&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/6kCb7pSGLo8&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/6kCb7pSGLo8&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/rVQRX_srDZg&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/rVQRX_srDZg&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-5580522903557448522?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/5580522903557448522/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/best-of-ali-g.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/5580522903557448522'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/5580522903557448522'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/best-of-ali-g.html' title='The Best of Ali G!'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-8405250514085876767</id><published>2009-05-06T14:06:00.000-07:00</published><updated>2009-05-06T14:08:04.964-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ali G'/><title type='text'>Ali G - Harvard Speech</title><content type='html'>&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/V9BqjhyeHrs&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/V9BqjhyeHrs&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/xAQAgY9Ux4M&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/xAQAgY9Ux4M&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-8405250514085876767?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/8405250514085876767/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/ali-g-harvard-speech.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/8405250514085876767'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/8405250514085876767'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/ali-g-harvard-speech.html' title='Ali G - Harvard Speech'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-2875959708025387117</id><published>2009-05-06T13:53:00.000-07:00</published><updated>2009-05-06T13:54:01.878-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ali G'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='human rights'/><title type='text'>Ali G - Human Rights</title><content type='html'>&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/De6Ywje9wZE&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/De6Ywje9wZE&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-2875959708025387117?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/2875959708025387117/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/ali-g-human-rights.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/2875959708025387117'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/2875959708025387117'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/ali-g-human-rights.html' title='Ali G - Human Rights'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-4486343995445588859</id><published>2009-05-06T13:48:00.000-07:00</published><updated>2009-05-06T13:50:00.399-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Animal Rights'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ali G'/><title type='text'>Ali G - Animal Rights</title><content type='html'>&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/l_la5XiQJdk&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/l_la5XiQJdk&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-4486343995445588859?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/4486343995445588859/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/ali-g-animal-rights.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/4486343995445588859'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/4486343995445588859'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/ali-g-animal-rights.html' title='Ali G - Animal Rights'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-8316963166543999604</id><published>2009-05-06T13:45:00.000-07:00</published><updated>2009-05-06T13:46:22.050-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ali G'/><title type='text'>Ali G - Language</title><content type='html'>&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/4zPHAhj_Cio&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/4zPHAhj_Cio&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-8316963166543999604?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/8316963166543999604/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/ali-g-language.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/8316963166543999604'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/8316963166543999604'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/ali-g-language.html' title='Ali G - Language'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-2485330721199101532</id><published>2009-05-06T12:29:00.000-07:00</published><updated>2009-07-02T03:47:56.283-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='derrida'/><title type='text'>Derrida (2002) - Intakes</title><content type='html'>&lt;object width="450" height="390"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/1OfaSo3qgtE&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/1OfaSo3qgtE&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-2485330721199101532?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/2485330721199101532/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/derrida-2002-intakes.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/2485330721199101532'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/2485330721199101532'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/derrida-2002-intakes.html' title='Derrida (2002) - Intakes'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-3965582235289548681</id><published>2009-05-06T08:48:00.000-07:00</published><updated>2009-05-06T08:50:20.888-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='derrida'/><title type='text'>Jacques Derrida</title><content type='html'>&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/7s8SSilNSXw&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/7s8SSilNSXw&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-3965582235289548681?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/3965582235289548681/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/jacques-derrida.html#comment-form' title='2 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/3965582235289548681'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/3965582235289548681'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/jacques-derrida.html' title='Jacques Derrida'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-926404262378360823</id><published>2009-05-06T08:27:00.000-07:00</published><updated>2009-05-08T08:37:21.780-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Confessions of an Opium Eater'/><title type='text'>Confessions of an Opium Eater</title><content type='html'>&lt;object width="480" height="385"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/p/CAB5CAEDC3F78493&amp;hl=en&amp;fs=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/p/CAB5CAEDC3F78493&amp;hl=en&amp;fs=1" type="application/x-shockwave-flash" width="480" height="385" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-926404262378360823?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/926404262378360823/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/confessions-of-and-opium-eater.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/926404262378360823'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/926404262378360823'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/confessions-of-and-opium-eater.html' title='Confessions of an Opium Eater'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-1816901691057252095</id><published>2009-05-06T08:17:00.000-07:00</published><updated>2009-05-06T08:18:30.774-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Iris Murdoch'/><title type='text'>Iris Murdoch and Krishnamurti</title><content type='html'>&lt;object width="480" height="385"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/p/A707E0855D8EF9E1&amp;hl=en&amp;fs=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/p/A707E0855D8EF9E1&amp;hl=en&amp;fs=1" type="application/x-shockwave-flash" width="480" height="385" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-1816901691057252095?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/1816901691057252095/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/iris-murdoch-and-krishnamurti.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/1816901691057252095'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/1816901691057252095'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/iris-murdoch-and-krishnamurti.html' title='Iris Murdoch and Krishnamurti'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-7506624678282736255</id><published>2009-05-06T08:10:00.001-07:00</published><updated>2009-05-06T08:10:58.433-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Richard Rorty'/><title type='text'>Richard Rorty</title><content type='html'>&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/Q7lB_wDaGJg&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/Q7lB_wDaGJg&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-7506624678282736255?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/7506624678282736255/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/richard-rorty.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/7506624678282736255'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/7506624678282736255'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/richard-rorty.html' title='Richard Rorty'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-7559231777350507452</id><published>2009-05-06T07:29:00.000-07:00</published><updated>2009-05-06T07:30:49.500-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Martin Heidegger'/><title type='text'>Heidegger Speaks. Part 1. English subtitled.</title><content type='html'>&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/9_vYz4nQUcs&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/9_vYz4nQUcs&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-7559231777350507452?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/7559231777350507452/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/heidegger-speaks-part-1-english.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/7559231777350507452'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/7559231777350507452'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/heidegger-speaks-part-1-english.html' title='Heidegger Speaks. Part 1. English subtitled.'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-1076077672907552444</id><published>2009-05-02T02:46:00.000-07:00</published><updated>2009-05-02T03:03:49.139-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ghost Dance'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ghostly hauntings'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='derrida'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kafka'/><title type='text'>Derrida on Ghostly Hauntings - Kafka's Ghost</title><content type='html'>&lt;object width="320" height="266" class="BLOG_video_class" id="BLOG_video-17ea4cf2e0a33c99" classid="clsid:D27CDB6E-AE6D-11cf-96B8-444553540000" codebase="http://download.macromedia.com/pub/shockwave/cabs/flash/swflash.cab#version=6,0,40,0"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/get_player"&gt;&lt;param name="bgcolor" value="#FFFFFF"&gt;&lt;param name="allowfullscreen" value="true"&gt;&lt;param name="flashvars" value="flvurl=http://v2.nonxt7.googlevideo.com/videoplayback?id%3D17ea4cf2e0a33c99%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1330266643%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D63CFC68C3600ECD12A3865AC9C24BDA4AC6CFFF9.2C20A9EB80580676FAC843643E5E755698DABED8%26key%3Dck1&amp;amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D17ea4cf2e0a33c99%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3D6wyCmN6J2R0BX198J8TWVIBHVAQ&amp;amp;autoplay=0&amp;amp;ps=blogger"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/get_player" type="application/x-shockwave-flash"width="320" height="266" bgcolor="#FFFFFF"flashvars="flvurl=http://v2.nonxt7.googlevideo.com/videoplayback?id%3D17ea4cf2e0a33c99%26itag%3D5%26app%3Dblogger%26ip%3D0.0.0.0%26ipbits%3D0%26expire%3D1330266643%26sparams%3Did,itag,ip,ipbits,expire%26signature%3D63CFC68C3600ECD12A3865AC9C24BDA4AC6CFFF9.2C20A9EB80580676FAC843643E5E755698DABED8%26key%3Dck1&amp;iurl=http://video.google.com/ThumbnailServer2?app%3Dblogger%26contentid%3D17ea4cf2e0a33c99%26offsetms%3D5000%26itag%3Dw160%26sigh%3D6wyCmN6J2R0BX198J8TWVIBHVAQ&amp;autoplay=0&amp;ps=blogger"allowFullScreen="true" /&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-1076077672907552444?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='enclosure' type='video/mp4' href='http://www.blogger.com/video-play.mp4?contentId=17ea4cf2e0a33c99&amp;type=video%2Fmp4' length='0'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/1076077672907552444/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/derrida-on-ghostly-hauntings-kafkas.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/1076077672907552444'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/1076077672907552444'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/derrida-on-ghostly-hauntings-kafkas.html' title='Derrida on Ghostly Hauntings - Kafka&apos;s Ghost'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-1612283928338163831</id><published>2009-05-01T18:51:00.000-07:00</published><updated>2009-05-06T15:23:05.985-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ali G'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='The Science Of Ghosts'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ghost Dance'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='derrida'/><title type='text'>'The Science Of Ghosts' - Derrida In 'Ghost Dance'</title><content type='html'>&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/kK-o5KEqmAM&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/kK-o5KEqmAM&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/aOpAjLstDzo&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/aOpAjLstDzo&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-1612283928338163831?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/1612283928338163831/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/science-of-ghosts-derrida-in-ghost.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/1612283928338163831'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/1612283928338163831'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/science-of-ghosts-derrida-in-ghost.html' title='&apos;The Science Of Ghosts&apos; - Derrida In &apos;Ghost Dance&apos;'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-9045067465161804317</id><published>2009-05-01T11:01:00.000-07:00</published><updated>2009-05-01T12:32:07.073-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='violence'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='slavoj zizek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='language'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='heidegger'/><title type='text'>Slavoj Zizek - Video on The Violence of Language</title><content type='html'>&lt;embed id="VideoPlayback" src="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=437872979475741367&amp;hl=tr&amp;fs=true" style="width:400px;height:326px" allowFullScreen="true" allowScriptAccess="always" type="application/x-shockwave-flash"&gt; &lt;/embed&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-9045067465161804317?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/9045067465161804317/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/slavoj-zizek-video-on-violence.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/9045067465161804317'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/9045067465161804317'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/slavoj-zizek-video-on-violence.html' title='Slavoj Zizek - Video on The Violence of Language'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-4569109933704599496</id><published>2009-05-01T09:32:00.000-07:00</published><updated>2009-05-01T09:33:11.102-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Marcuse'/><title type='text'>The Essential Marcuse</title><content type='html'>&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/nFbypIr4RmQ&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/nFbypIr4RmQ&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-4569109933704599496?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/4569109933704599496/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/essential-marcuse.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/4569109933704599496'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/4569109933704599496'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/essential-marcuse.html' title='The Essential Marcuse'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-4978203954721972933</id><published>2009-05-01T09:05:00.000-07:00</published><updated>2009-05-13T05:11:21.138-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='José Saramago'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Memory'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='death at intervals'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='History'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fiction'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='blindness'/><title type='text'>From Memory to Fiction through History with José Saramago</title><content type='html'>&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/P1Dcrh2pjwY&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/P1Dcrh2pjwY&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-4978203954721972933?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/4978203954721972933/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/from-memory-to-fiction-through-history.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/4978203954721972933'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/4978203954721972933'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/from-memory-to-fiction-through-history.html' title='From Memory to Fiction through History with José Saramago'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-367349583766017870</id><published>2009-05-01T09:03:00.000-07:00</published><updated>2009-05-01T09:04:55.177-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Orhan Pamuk'/><title type='text'>An Evening with Orhan Pamuk</title><content type='html'>&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/OUPGV1u9bds&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/OUPGV1u9bds&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-367349583766017870?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/367349583766017870/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/evening-with-orhan-pamuk.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/367349583766017870'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/367349583766017870'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/evening-with-orhan-pamuk.html' title='An Evening with Orhan Pamuk'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-6105308213278154723</id><published>2009-05-01T08:00:00.000-07:00</published><updated>2009-05-01T08:03:18.783-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='society'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Antonio Damasio'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='brain'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='medicine'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mind'/><title type='text'>Antonio Damasio - Brain and Mind: from medicine to society</title><content type='html'>&lt;object width="500" height="405"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/KbacW1HVZVk&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/KbacW1HVZVk&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0x3a3a3a&amp;color2=0x999999&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="500" height="405"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-6105308213278154723?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/6105308213278154723/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/antonio-damasio-brain-and-mind-from.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/6105308213278154723'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/6105308213278154723'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/antonio-damasio-brain-and-mind-from.html' title='Antonio Damasio - Brain and Mind: from medicine to society'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-1182067245098311657</id><published>2009-05-01T06:10:00.000-07:00</published><updated>2009-05-01T06:12:36.639-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Slavoj Žižek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='discusses politeness and civility in the function of contemporary ideology'/><title type='text'>Slavoj Žižek - Maybe We Just Need a Different Chicken</title><content type='html'>&lt;embed id="VideoPlayback" src="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=-2530392910118230001&amp;hl=tr&amp;fs=true" style="width:400px;height:326px" allowFullScreen="true" allowScriptAccess="always" type="application/x-shockwave-flash"&gt; &lt;/embed&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-1182067245098311657?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/1182067245098311657/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/slavoj-zizek-maybe-we-just-need.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/1182067245098311657'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/1182067245098311657'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/slavoj-zizek-maybe-we-just-need.html' title='Slavoj Žižek - Maybe We Just Need a Different Chicken'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-5113165103550868165</id><published>2009-05-01T03:28:00.000-07:00</published><updated>2009-06-09T06:33:09.743-07:00</updated><title type='text'>Amsterdam'da Aşk ve Ölüm</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SfyNaKybkvI/AAAAAAAAAE8/QqjKyaMB2-8/s1600-h/K72-359515.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5331291539611816690" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 77px; CURSOR: hand; HEIGHT: 120px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SfyNaKybkvI/AAAAAAAAAE8/QqjKyaMB2-8/s400/K72-359515.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;11 Eylül&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SfyGWtNEjdI/AAAAAAAAAEs/GxPK6rcMZmw/s1600-h/Copyright+%C2%A9+John+Paul+Bichard+2004.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5331283783549488594" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 293px" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SfyGWtNEjdI/AAAAAAAAAEs/GxPK6rcMZmw/s400/Copyright+%C2%A9+John+Paul+Bichard+2004.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Deniz seviyesinin bile altındaki bu şehir yazan, çizen, üreten, çalan, çırpan insanlarla doluydu. Bense ölmekten başka yapacak bir şey kalmadığından emindim. Ne var ki bu bilgi o kadar acıydı ki bir türlü çiğneyip, sindirip, sıçamıyordum kendisini. Yani işte adeta geviş getirir olmuştum kendi kendimi öldürmek düşüncesini. Lakin elbette ki bir sebebi vardı bunun, yani benim intihar fikrine sıcak bakmakla birlikte sıcak baktığım bu fikri hayata geçirmek hususunda yaşadığım felç halinin. Nedendir bilinmez, bu yıllardır böyle sürüp gidiyordu. Ben hep bir takım şeylerin fikirlerine sıcak bakıyordum, ama her ne hikmetse iş bu fikirleri hayata geçirmeye gelince söz konusu eylemle arama derecelerle ölçülemeyecek, soğuk kelimesinin tanımlamakta yetersiz kalacağı bir soğukluk giriyordu. Bu muazzam soğukluk varlığımın o kadar derinlerine nüfuz edegelmişti ki, neredeyse kan damarlarımda donup akmaz olacak ve ben fikri hayata geçirmesem de fikir, yani intihiar fikri kendi kendini benim hayatıma geçirip beni yavaş bir ölümün kölesi kılacaktı, ki sevgili okur, nitekim işte kılmıştı ve kılmaya da devam ediyordu zaten.&lt;br /&gt;Peki ama neydi beni bu biçare hale düşüren? Parasızlık mı? Parasız olduğum doğruydu. O kadar ki son üç gündür sadece patates yemiştim. Yalnızlık mı? Yalnız olduğum da doğruydu, zira insanlarla ilişkilerim maddi alışverişlerde gereken diyaloglardan öteye gitmiyordu. Tamamen yalnız olmakla beraber kendimden de bir o kadar uzaktım. Yani bizzat ben kendim bile dışımdaydım kendimin, kendimin ki bir hiçliğin dünyamıza yansımasıyla zuhur eden bir yanılsamadan başka bir şey değildi kanaatimce gelinen noktada.&lt;br /&gt;Amsterdam’ın havasından, suyundan, enleminden, boylamından olabilir mi acaba bu melankolik ruh hali? Van Gogh da bu diyarlarda kesmişti kulağını. Yeri gelmişken hemen belirteyim, dört metrekarelik odamı barındıran bu evin hemen yanındaki duvarda Van Gogh’un afişi var. Yarısını yırtmışlar, kimisi başına saç yapmış, kimisi gözüne gözlük takmış, Van Gogh öyle bakıyor kendi çizdiği portreden, aklında iki soru: “Mezarımda bile huzur bulamayacak mıyım ben? Nedir benim çektiğim ressamlığım yüzünden bu insanlık bozuntusu Amsterdam halkından?” Yeri gelmişken söyleyelim, afişin sebebi geçtiğimiz haftanın Van Gogh haftası olması. Van Gogh haftaya damgasını vuramasa da kendi portresini Amsterdam’ın duvarlarında görmek nedense terapötik bir etki yarattı bende. Kim bilir, belki de Van Gogh’un da buralarda yaşadığını bu sefer farklı bir biçimde anımsayarak ona duyduğum empati özdeşleşmeye dönüştü. Elbette ki bu özdeşleşme kulak kesme noktasına varmayacak bende, bilakis Van Gogh bunu daha önce yapmış olduğu ve ben bunu ilk duyduğumda irkilmiş bulunduğum için her ne olursa olsun kulak kesmenin doğru olmayacağını halizhazırda biliyorum. Van Gogh kulak kesme eylemini hayata geçirerek akıl-içi ve akıl-dışı arasındaki sınırı çizmiş oluyor böylece. Tabii eğer bu ikisi zaten iç içedir diyorsanız durmayın, buyurun kesin kulaklarınızı ta en diplerinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ekim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatın zorluklarıyla mücadelede yeni bir döneme girildi. Öyle bir dönem ki bu Boris bile şaşıyor bu dönemin hayatımızda sağladığı açılımlar karşısında. Boris ev arkadaşım. Kendisinin tımarhaneden yeni çıkmış ve sosyal hayat karşısında ne yapacağını bilemez bir hali var. Bu arada aramıza adını henüz bilmediğim bir bayan katıldı. Patron Boris’in odasının yanındaki odayı verdi kıza. Bu ikisi en üst katta, yani üç-buçukuncu katta kapı komşuluğu yapıyor şimdi. Pek komşuluk denemez aslında buna, zira birbirlerini görmemek için sadece ötekinin evde olmadığı zamanlarda çıkıyorlar odalarından. Benim kapı komşumsa Fransa’da şimdi. Tatile gitti sevgilisiyle. Onun da adını bilmiyorum; tek bildiğim bütçesine ek gelir sağlamak için arada sırada, kaliteli müşteri bulduğu zaman işte, fahişelik yapması. Takdirle karşılıyorum kendisini. Sessiz ve derinden yürütüyor işini. Pencere fahişeliği yapmak yerine bir fabrikada iş bulmuş kendine. Ne idüğü belirsiz turistlerle yatıp kalkmamak için iş arkadaşlarına veriyor para karşılığında. Yalnızlar diyarı Amsterdam’da seks yapmak suretiyle cinsel ihtiyaç gidermek o kadar kolay ki sevgili okur, insan istese de sürekli bir sevgili sahibi olamıyor. Herkes hep yalnız ve/fakat herkes sürekli sevişiyor. Bu derece yaman bir çelişki ise sen de takdir edersin ki insanın akıl sağlığını derinden etkiliyor, kalpte çarpıntıya sebep oluyor. Olmuyor yani sevgili okur, Amsterdam’da ilişki yürümüyor. Belki de bu yüzden sürekli değişiyor deniz seviyesinin altındaki bu şehrin sakinleri. Gelen bir-iki seneden sonra varoşlara göç ediyor. Tabii burada varoş derken Hollanda’nın kırsal kesimini kastettğimi akılda tutmakta fayda var. Zira Hollanda zaten büyük bir şehir gibi adeta. Yer yer köyleşiyor gerçi ama ortaçağdan kalma köyleri andıran yerleşim birimlerinden arabayla on dakika uzaklıkta irili ufaklı modern yapılar çıkabiliyor insanın karşısına. Ülke deniz seviyesinin altında olduğu için mimari çok gelişmiş, inanılmaz boyutlara ulaşmış hatta. O kadar ki denizin içine kasabalar kurulur, şehirlerdeki eski binaların çürüyen temelleri binaları yıkmadan yenilenebilir olmuş. Bizim evimiz ise son derece eski. Temellerin ne durumda olduğunu tam olarak kestiremiyorum tabii, ama binanın en geç beş yıl içerisinde temellere kadar inen bir tadilattan geçirilmesi gerektiği su götürmez bir gerçek formunda zuhur ediyor her gün, onu biliyorum. Buna rağmen bu binada yaşıyorum. Geleceğin getireceklerine sonuna kadar açığım anlamına mı geliyor bu? Yoksa kaderime boyun mu eğiyorum yıkılmaya yüz tutmuş bu binada yaşamakla? Ne internet var, ne de televizyon. Cep telefonu var ama onun da kontörü yok. Aramak istiyorum herkesi, arayamıyorum kimseyi... Herkes beni kötü sanıyor. İyi olduğum söylenemez tabii ama tüm kötülüğün kaynağı olmadığım da bir gerçek. Organizma biçim değiştirir ya hayatta kalabilmek için, ben de işte öyle biçim olmasa da kişilik değiştirmek durumunda hissediyordum kendimi hayatta kalabilmek için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Kasım Pazarı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son üç gündür sadece kuru ekmek yedim. Hatta üçüncü güne gelindiğinde ekmekler küflenmişti, küflerini ayıklayıp yedim. O derece nahoş bir durumdayım yani. Şikayetçi değilim fakat halimden. “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” sözünü içime sindirip bünyemden dışlayalı çok oldu. İnsanları affetmeyi öğrendiğimden beridir sıhhatin manasına daha bir aşina oldum sanki. Şimdi benim içinde yaşadığım bu tarihi ev yansa, üç günlük otel parasına uçak bileti alıp Kıbrıs’a mı dönerim, yoksa ucuz bir barınak bulana kadar 70 € geceliği bir otele mi sığınırım? Konumuzla alâkası yazı bittiğinde anlaşılacak şu cümleler bu soruyu yanıtlamamızı kolaylaştırır niteliktedir: “İçinde yaşadığım tarihi ev derken” sanmayın ki dev bir ortaçağ şatosunda yaşıyorum, bilâkis burada son derece eski, sağı solu dökülen, muslukları açılıp kapanmayan, ikinci dünya savaşından sonra tamir-tadilat yolunda el temasına pek maruz kalmamış, muslukları açılıp kapanmayan, soğuk-sıcak su ayarı bozuk, farelerin ve envai çeşit haşaratın fink attığı, kim bilir belki de eskiden fuhuş yuvası olarak kullanılan, Amsterdam’ın merkezindeki konumuyla haftanın yedi günü yirmi dört saat hiç durmaksızın insan, hayvan, obje seslerinin yankılandığı daracık bir sokakta konumlanmış bu ucube yapıdan söz ediyorum, ki bence aslında Türkçe’de öyle bir kullanım hata olarak nitelendirilecek olsa da “bu ucube yapıyı söz ediyor, sözden yapı, yapıdan söz yapıyorum,” vebugibi dense daha anlamlı olacaktır. Yaşadığım evin karikatürize edilmiş hali böyle bir şey işte. Küçük odamın zor açılıp kapanan, açılınca açık kalması için altına tahta konması gereken dev pencereleriyle cebelleşerek yatıyorum her akşam ve tabii cebelleşerek kalkıyorum her sabah bu evde ben.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki Kasım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapacak pek bir şey kalmadığının kesinlik kazandığı noktada olduğum artık su götürmez bir gerçek halini almıştı. Gelinen nokta öyle bir noktaydı ki bu noktanın ne ilerisine, ne de gerisine gitmek mümkündü. İleriye ve geriye gitmenin imkansız hale geldiği bir durum söz konusuydu anlaşılan. Hareket etmek namümkündü evet, lâkin bu orada durmanın mümkün olduğu anlamına gelmemeliydi, ki nitekim gelmiyordu da zaten. rada durmak da, en az orayı terk etmek kadar imkansızdı. Belli ki imkânsızlıklarla çevriliydi öznenin varlığı, o kadar ki neredeyse bunu söylemeye bile gerek yoktu. Ama gerek olmadığı halde söylenmişti bu. Biri bu meçhul öznenin durağanlığa hapsolduğunu dillendirmek ihtiyacı duymuş ve bu ihtiyacı karşılamak yönünde eyleme girişerek söz konusu bariz hakikati dil vasıtasıyla kitleye aktarmıştı. Eğer böyle bir oluşa herhangi bir varoluş biçimini temsil yetkisi vermeye ve söz konusu özneye varlık sıfatını yakıştırmaya cüret, ona bu sıfatı layık görmeye teşebbüs edecek bir kendinibilmez çıkmasaydı her şey çok farklı olabilirdi, olacaktı da zaten, ama olmadı. Peki neden? Zira ben işte o kendinibilmez olarak bir anda ortaya çıktım ve imkânsızlıklarla çevrili, şimdiki zamana hapsolmuş, ne ileriye, ne de geriye gidebilen bu biçare düşmüş öznenin kendini içinde bulduğu duruma yazıyla müdahale ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 Kasım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amsterdam’da her an siniri krizi veya cinnet geçiren birisini görebileceğiniz gibi, neşeden kuduran ve bu vesileyle çığlıklar veya kahkahalar atan birini görebilirsiniz.&lt;br /&gt;Bu bence çok iyi bir şeydir zira insanın monoton hayatına renk getirir hiç beklnmedik bir anda sosyal normların tamamen dışında hareket eden birisini görmek. Sekiz saatlik çalışma sürecinde bu tür nahoş hadiselere hoş anlamlar kazanıyor sevgili okur. Can sıkıntısının ilacıdır anormal davranış sergileyenlerle muhatap olmak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6 Kasım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amsterdam’ı Kuzey soğukları bastı bir anda. Bu arada ben yoldan geçmekte olan temizlik aracının çıkardığı sesi rüzgâr sesi sanmak suretiyle Kuzey soğukları yerine Kuzey rüzgârları yazmak gafletine düşmek üzereydim ki söz konusu araç sinyal sesi çıkardı ve Kuzey soğukları yazmayı başardım son anda. Böylelikle sen de yazma işinin aslında ne kadar macera dolu bir uğraş olduğunu gördün sevgili okur. Eğer son anda soğuk yazmayıp rüzgâr yazsaydım sen de takdir edersin ki içine düştüğüm gafletin haddi hesabı olamayacak, delâlet sınır tanımayacaktı.&lt;br /&gt;Bu arada yazıma da kendimle çelişkiye düşmek pahasına Soğuk Rüzgârlar adını vermeyi uygun buldum.&lt;br /&gt;Bu kadar çabuk beklemiyordum aslında soğukları. Mesela çorap giymek farz oldu şimdi. Pencere açmak akıl kârı olmaktan çıktı çıkacak. Hafif hafif kışlıklara geçiliyor.&lt;br /&gt;Ne kadar arzulardım biliyor musun sevgili okur seninle aynı mevsimi yaşıyor olmayı?&lt;br /&gt;Nereden bileceksin, senin ayakların üşümüyor ki.&lt;br /&gt;Ama tabii diğer yandan şu da var: Ben nereden bileceğim ki senin benimle aynı mevsimi yaşamak istediğini? Ben sıcaktan yanıp kavrulmuyorum ki.&lt;br /&gt;Şimdilik son derece gereksiz, hakkında yazılmaya değmez konularla bezeli olmakla beraber sen de takdir edersin bu yazının en azından estetik açıdan ipe sapa gelir yanları mevcuttur sevgili okur.&lt;br /&gt;Bir bakalım mesela ne söylendiğine?&lt;br /&gt;Amsterdam soğur. Yazar odasında yazı yazmaktadır. Yoldan temizlik aracı geçer. Yazar temizlik aracının sesini rüzgâr sesi sanır. Tam rüzgâr yazacakken bu sesin rüzgâr sesi olmadığını anlar. Soğuk yazar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;26 Kasım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gene göstericiler geçti sokaktan. Bu daracık sokaklar kim bilir nelere sahne olmaktadır şu anda. Benimse takadim kalmadı başımı kaldırıp camdan dışarı bakmaya bile. Duyduklarımla yetinmeyi seçtim son günlerde. Aklımın bir kısmıyla idare ediyorum işte. O kadar sıklaştı ki son haftalarda bu gösteriler, dışarıdan gelen gürültü ve patırtının şiddeti bile şaşırtmaya yetmiyor beni. Herkes her hün bir şeyleri protesto ediyor ve her ne hikmetse hep şiddetle sonuçlanıyor bu protesto gösterileri. Ya göstericiler girmemeleri gereken sokaklara giriyor, ya da polis gereğinden agresif davranıp bir dizi yıkıcı eylemin tetiklenmesine sebebiyet veriyor. Sonra bir kovalamacadır başlıyor Amsterdam denilen bu esrarengiz lâbirentin dehlizlerinde. Son günlerde güneş de doğmaz oldu, bir karanlıktır çöktü kentin üstüne. Havalar son derece dengesiz. Evin içinde fareler fink atıyor, kimsenin kılını kıpırdatıp muhatap olacak hali yok.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Boris’in banyo-tuvalet kapısını eşiğine çivilemesinin üzerinden iki gün geçti. İki gündür evdeki herkes şu veya bu şekilde ve/fakat kesinlikle ev dışında gideriyor dışkılama, yıkanma, arınma ve daha başka ihtiyaçlarını. Kapının eşiğe çivilenmesi hadisesi ise şöyle zuhur etmiş olsun meselâ: Boris’in sesini duydum. Deli gibi bağırıyordu. Sonra ariayı çalıştırdı ve olan oldu. Fazla uzatmaya gerek yok. Birine sinirlendi ve tuvalet kapısını eşiğe çiviledi. Olayın detaylarına girecek kabiliyetim yok şu anda benim.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;***&lt;br /&gt;Burada havalar o kadar soğudu ki sevgili okur, envai çeşit aktivitenin bulunduğu bu şehrin sokakları bile bomboş şimdi. Gelen turistlerse başlarını sokacak bir yer bulup yanlışlıkla çıktıkları bu tatilin hesabını soruylarlar kendilerine, THC kanlarını mesken tuttukça kendine. İşin ilginç yanı sokakların boşluğu bende bir memnuniyet yaratıyor. Sanki kimse dışarıda olmayınca benim içeride olmamın herkes dışarıda olduğu halde benim içeride olmamdan farkı varmış gibi. İnsanlar soğuk olduğu için çıkmıyor sokağa, bense insan olmadığı için çıkıyorum aynı sokağa. Aynı sokakta bir Çin restoranı, bir berber, bir coffeeshop, bir iletişim dükkânı, bir-iki pub, bir-iki biftek restoranı, bir burger-bar, bir elbise mağazası ve Van Gogh’un portresinin asılı olduğu bir duvar var. O duvarda başka posterler de var. Polis helikopterleriyse boş durmuyor, dönüp duruyor şehrin üzerinde. Sanki bir şey olması gerekiyormuş, her şey her an patlak verebilirmiş gibi bir hava estirilmiş oluyor böylelikle.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;***&lt;br /&gt;Sokaktan sürekli deliler geçiyordu. Ya da belki de onlar normaldi ve ben kendimi haddinden fazla normal gördüğüm için onları deli sanıyordum ve bu da beni yarı-deli yapıyordu. Tıbbın kitabına göre her şey oldukça açık ve netti, lâkin biz şimdi ölüler kitabındaydık ve işler hiç de diriler kitabına atılmış bir dip-nottan başka bir şey olmayan tıbbın kitabına göre yürümüyordu buralarda. Ölülerin kendilerini ölüler kitabında olduklarına inandırması ve bu inançla diriler kitabına geçmesi, yani bir başka deyişle dirilmesi gerekirdi. Bu diriliş için gerekli ilk şart ise artık bir ölü olduğunu kabullenebilmekti. Ölüler ancak ölü olduklarını kabullenirlerse dirilmeye muktedir olabilirilerdi. Ölüler kitabında olsak da bazı kurallar dilin yaşama dair olması gereği diriler kitabının gramerine göreydi. Gramerden gramere ise fark vardı. Sentaksı parambarça edecek bir dil gerekiyordu bana kendimi içinde bulduğum bu anlamsız rutinden kurtulabilmek için. Artık kesinlikle birinci tekil şahısta ve geçmiş, gelecek ve şimdiki zamanlar arasında sürekli gidip gelen bir zamanda yazacaktım ne yazacaksaydım. Baudelaire ve Rimbaud okuyacak, Fernando Pessoa ve William Shakespeare’i yad edecektim edebi işlerle uğraştığım gecelerde. İşin çindeki bit yeniklerini saymaktan bitap düştüğüm günler gelecekti sonra ve şunları kaleme alacaktım kendimi içinde bulduğumu duruma son derece kayıtsız bir kudretle: Dünyada gidecek yer kalmamıştı. Yer olsa bile, bende o yere gidecek enerji kalmamıştı. Tek yapabileceğim içinde bulunduğum yer neresiyse oradan kaçmak için yazılması gerekenleri yazmaktı. Bitmek bilmez bir kaçışa hapsolmuştum belli ki. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yazı (c) C&lt;em&gt;engiz Erdem, 2007.&lt;/em&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Foto (c) &lt;em&gt;John Paul Bichard, 2004 .&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-5113165103550868165?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/5113165103550868165/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/amsterdamda-yasam-ve-olum.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/5113165103550868165'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/5113165103550868165'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/05/amsterdamda-yasam-ve-olum.html' title='Amsterdam&apos;da Aşk ve Ölüm'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SfyNaKybkvI/AAAAAAAAAE8/QqjKyaMB2-8/s72-c/K72-359515.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-9027066809920574279</id><published>2009-04-30T05:26:00.000-07:00</published><updated>2009-08-16T23:22:46.021-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Slavoj Žižek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='violence'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='slavoj zizek'/><title type='text'>Slavoj Žižek - Violence</title><content type='html'>&lt;object width="450" height="370"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube-nocookie.com/v/_x0eyNkNpL0&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0xe1600f&amp;color2=0xfebd01&amp;border=1"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;/param&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;/param&gt;&lt;embed src="http://www.youtube-nocookie.com/v/_x0eyNkNpL0&amp;hl=en&amp;fs=1&amp;color1=0xe1600f&amp;color2=0xfebd01&amp;border=1" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="450" height="370"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-9027066809920574279?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/9027066809920574279/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/slavoj-zizek-violence.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/9027066809920574279'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/9027066809920574279'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/slavoj-zizek-violence.html' title='Slavoj Žižek - Violence'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-8154346782259951911</id><published>2009-04-30T03:38:00.000-07:00</published><updated>2009-04-30T06:28:53.385-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Slavoj Žižek'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='the movie'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='lacan'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='slavoj zizek'/><title type='text'>Žižek! (The Movie)</title><content type='html'>&lt;embed id="VideoPlayback" src="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=-6597950490592250178&amp;hl=tr&amp;fs=true" style="width:400px;height:326px" allowFullScreen="true" allowScriptAccess="always" type="application/x-shockwave-flash"&gt; &lt;/embed&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-8154346782259951911?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/8154346782259951911/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/zizek-movie.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/8154346782259951911'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/8154346782259951911'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/zizek-movie.html' title='Žižek! (The Movie)'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-8918720117930971239</id><published>2009-04-29T00:31:00.000-07:00</published><updated>2009-04-29T04:57:12.133-07:00</updated><title type='text'>Etkisel ve Tepkisel Güçler</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Tepkisel güçlerin en belirgin özelliği tepkisel olduklarının farkında olmayışlarıdır. Onları zincire vuran da zaten işte bu kendilerine yönelik körlükleridir. Yaptıkları eylemlerin ve sarfettikleri sözlerin anlamından olduğu kadar etkisinden de uzaktırlar. Kendilerinden kopuk bir yaşamı anlamlı bir bütünlük oluşturuyormuş izlenimi verecek şekilde sürdürmeye çalışırlar. Ne var ki bu çaba sonuçsuz kalmakla kalmaz, aynı zamanda onları kendilerinden iki kat, üç kat daha uzaklaştırır.&lt;br /&gt;Gittikçe ne dediklerinin ve ne ettiklerinin farkında olmaktan uzaklaşarak son derece anlamsız ve yersiz sözler sarfederler. Niyetleri kötü değildir; onları şeytanın köleleri olarak göstermeye çalışmıyorum burada ve/fakat bu onların kötülüğe hizmet etmedikleri anlamını taşımaz. Kötü niyetli değildirler belki, ama idrak kabiliyetleri ve kendileri ve çevreleriyle ilişkileri ile ilgili bilgi düzeyleri o denli cüzidir ki tepkisel güçler kaçınılmaz olarak kötü yola düşüp hem kendilerine hem de çevrelerine zarar verirler.&lt;br /&gt;Çevrelerindeki hadiseleri okuma biçimleri son derece acayiptir tepkisel güçlerin. Tepkisel güçler etkisel güçleri her zaman için karalamaya ve yok etmeye çalışırlar. Onlar için etkisel güçlerin emeli iktidarı parça parça etmektir. Bu konuda haklıdırlar.&lt;br /&gt;Etkisel güçler iktidarın çözülerek öznelere dağılması ve pek çok daha başka güç merkezinin birbiriyle ilişki içerisinde ama birbirinin farklılığını manipüle etmeksizin sürekli değişim geçirmeyi varoluş biçimi haline getiren bir yapının varlığını sağlamak ve sürdürmek için didinip dururlar. Etkisel güçlerin bu emeli elbette ki tepkisel güçleri çok kızdıracak ve tepkisel güçler kızgınlık ve tedirginlik içerisinde bas bas bağırarak sinirden ne dediklerini bilmez bir hale gelecektir. Kızgınlık, sinir bozukluğu, bunalım, bunlar hep olumsuz reaksiyonlardır.&lt;br /&gt;Tepkisel güçler etkisel güçlerden nefret eder, etkisel güçler ise nefretten nefret eder. Tepkisel güçler nefret üzerine kurulu bir dünya düşlerken, etkisel güçler herhangi bir dünya düşlemek yerine farklı dünyaların dünyamız içerisinde bir arada var olabilmesi ve farklı yaşam biçimlerinin birbirlerini yemek yerine besleyecek şekilde iletişime girmesini arzular.&lt;br /&gt;Bu arzu o kadar bir güçlüdür ki etkisel güçlerin bazıları içlerinden akan bu enerjiden ötürü zaman zaman zayıf düşer ve hastalanırlar. Ama etkisel güçlerin var oluş amacı zaten bu hastalanmalara, acı, keder elem ve ıstıraplara karşı direnmek oluğu için bunun pek bir önemi yoktur onların gözünde. Onlar olumsuz şeyleri olumlu şeylere dönüştürmek için yaşar.&lt;br /&gt;Her türlü negatif tepkiye karşı direnç, umutsuzluğa, iktidarın merkezileşmesine, ölüme, hastalıklara karşı direnç etkisel güçlerin yaşam biçimidir.&lt;br /&gt;Etkisel güçler direnişi bir yaşam biçimi haline getirmiş, çürümeye yüz tutmuş bir dünya düzeninin karşısına yaşama sevincini, ölüme karşı hayatı ve nefrete karşı arzuyu diken, her türlü otoriter ve totaliter dünya görüşüyle son derece hayat dolu biçimlerde dalga geçen, yaşamın oluşum olaslıklarının çoğalımına yönelik eylem söylemlerle yaşamı kıstlayan ve kısırlaştıran iktidar akışlarının önüne set çeken birer enerji deposudurlar.&lt;br /&gt;Etkisel güçler daha güçlü olmalarına rağmen iktidarda olan hep tepkisel güçlerdir. Bunun sebebi tepkisel güçlerin yaşam olanaklarını kısıtlayarak, gücü bireylere yaymak yerine tek merkezde toplamasıdır. Birlikten kuvvet doğduğu doğrudur ama etkisel güçler miltarist bir mentaliteyle birlikler kurup kendileri dışındakilere karşı bir kuvvet doğurmak düşüncesine hiç sıcak bakmazlar.&lt;br /&gt;Tepkisel güçlerin aksine etkisel güçler hep aynı renk ve aynı model elbiseler giyip kendilerinden farklı olanları yok etmek arzusunda değildirler.&lt;br /&gt;Etkisel güçler toplumun her yönde ve her şekilde sürekli değişim ve gelişiminin dinamosudurlar, tepkisel güçler ise bu dinamoların başındaki bela... &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;(c) cengizerdem, 2005.&lt;/em&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-8918720117930971239?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/8918720117930971239/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/etkisel-ve-tepkisel-gucler.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/8918720117930971239'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/8918720117930971239'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/etkisel-ve-tepkisel-gucler.html' title='Etkisel ve Tepkisel Güçler'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-2956773973998194900</id><published>2009-04-28T23:49:00.000-07:00</published><updated>2009-10-31T06:40:35.621-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kıbrıslı Türk Edebiyatı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='HAKKI YÜCEL'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='BENİ BU DIŞARIDAN ÇIKARIN'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='FREUD'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='CENGİZ ERDEM'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EINSTEIN'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ZENO'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='FİLOZOF'/><title type='text'>“Zeno”  Kimdir,  Kim’(ler)in  Hikâyesidir?</title><content type='html'>&lt;a href="http://www.netkitap.com/kitap-zeno-filozofun-bir-olumlu-olarak-portresi-cengiz-erdem-cinius-yayinlari.htm"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5330003513666042690" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 250px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sff59MOl-0I/AAAAAAAAAD8/xrJX-BWKXco/s400/zeno.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;strong&gt;Hakkı Yücel&lt;/strong&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Yazar Cengiz Erdem’in ikinci kitabı “Zeno (Filozofun Bir Ölümlü Olarak Portresi)” (Cinius Yayınları) geçtiğimiz aylarda yayımlandı ve bir okuru olarak tıpkı birinci kitabı “Beni Bu Dışarıdan Çıkarın”da olduğu gibi elime yapışıp kaldı.. Kendi adıma bu vazgeçilmez ilişkinin hangi kurucu ve sürükleyici ögelerden oluştuğunu bir çırpıda söylemek belki zor.. Ancak yine de bunun, Erdem’in “gerçek hayatla kurmaca hayat” arasındaki boşlukta dolanıp duran metninin; ‘geleneksel/gerçekçi’ roman anlayışının lineer bir zaman akışı içinde seyreden, somut bir gerçeklik olarak orada anlam kazanarak okur tarafından kolay alımlanmasına ve duyumsanmasına yol açan o bütünlüklü “zaman-insan-mekân” birlikteğini bozmasından ve kurgusal yapısını altüst etmiş olmasından; bu bütünlüklü gerçeklik anlayışının çok ötesinde, dahası artık parçalanmış ve belirsizleşmiş hale gelen yeni bir gerçekliği önceleyen, bu gerçekliği gerek dil ve gerekse biçim çeşitlemeleriyle yeniden üreten ve bunu yaparken de karşılığını, sadece “dış dünyada” (dış gerçeklik olarak) değil, “iç dünyada” (iç gerçeklik olarak), yani hem bilinç, hem bilinçaltı ve hem de bilinçdışının uzayıp giden karanlık labirentlerinde arıyor, bu bağlamda okuruna yeni ‘ okuma alanları’ ve ‘özgürlükleri’ yaratmış olmasından kaynaklandığını söylemem mümkün..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında tam da burası, geleneksel okurun (galiba hepimiz biraz öyleyiz) , modern ve modern sonrası (postmodern) romanın (edebiyatın) farklılığıyla yüzleştiği, ana yörüngesine belirsizliğin, göreceliğin ve aynı anda gün yüzüne çıkmaya hazır ihtimaller çokluğunun (çoklu hikâye/metin ihtimallerinin) yerleştiği ve buradan beslenerek yeni bir “yazar-metin-okur” ilişkisinin başladığı; bir bakıma yazarın ve yazdığı metnin performansı ve açtığı alanlarla ilintili olarak, okuru(nu)n onu ya yolun hemen başında terkettiği ya da peşine düşerek sonuna kadar onunla gittiği zor dönemeçtir...Yazar Cengiz Erdem ve metinleri, yaygın ifade biçimi ile söylersek, geleneksel/gerçekçi roman (edebiyat) anlayışına dair “ezberler”in bozulduğu , bir o kadar da tehlikeli bu zor dönemeçte doğuyor, çarpıcı bir gelişim gösteriyor, giderek özgünleşiyor ve en azından kendi adıma benim elime yapışıyor..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni bir yazarın doğuşu olarak da nitelendirilebilecek olan bu yazı(n) serüveni hakkında kesin hükümler vermek için belki biraz erken..Ancak Erdem’in yayımlanmış iki kitabını yanyana koyunca (ve öncesinde yazdıklarını da düşününce) bunların, genç bir yazarın raslantısal ve iki atımlık baruttan ibaret yazı(n) serüveninin yapıtları olmadığını; aksine kendini sürekli besleyen donanımlı bir bilincin ve bilinçli bir seçimin, gelişmeye açık ve bir o kadar da doğurgan ifadesi olduklarını söylemek mümkün..Kurgusundan diline, biçeminden biçimine farklı metinler yazıyor Erdem ve bu farklılığını da, bu tür anlayışların kimi marjinal örneklerinde olduğu gibi, kör bir başıbozukluk, denetimsiz bir dağınıklık ya da saçma bir anlamsızlık ve yüzeysellik olarak değil; aksine yazı(n) serüvenini besleyen kök damarların ayırdında olarak ve bir bakıma “zamanın (değişen) ruhu”yla örtüşen kurmaca tekniklerini zorlayarak ve çoğaltarak sergiliyor.. İtiraf etmek gerekir ki bu, yüzeyde ve derinde farklı boyutlarda seyreden kaygan bir zemindir ve gerçe(kli)k de bu zeminde kayar, dağılır ve parçalanır..Bu yüzden okur onun tutamaklarını kolay kolay yakalayamaz, belki daha çok alttan alta hissedebilir (zaten yazarın yapmak istediği de herhalde büyük oranda budur); metnin kendisinin bu bağlamdaki farklılığı ise kaçınılmaz olarak farklı bir okur tipini – metnin kendisine katılacak ve onu yeniden üretecek- gereksinir.. “Zeno”yu okuduktan sonra başa döndüm ve bunları düşünerek sona doğru bir kez daha yürümeye başladım..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erdem kitabına verdiği “Zeno” üst başlığına, “Filozofun Bir Ölümlü Olarak Portresi” alt başlığını ilave ederken, bilinçli olarak J.Joyce’un “Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi” romanına gönderme yapmakta ve bir bakıma durduğu başlangıç yerini belirlemektedir.. Burası ‘geleneksel/gerçekçi roman’ anlayışından ‘modern roman’ anlayışına geçişin yaşandığı, bu bağlamda ‘fay hattı’nın kırıldığı yerdir ve kök damarları da başta Joyce olmak üzere Woolf, Beckett vb. gibi yazarlardır ki, Erdem’in Joyce’a gönderme yapması da bu nedenle anlamlıdır..Devam etmektedir Erdem ve bu kez de Einstein’a göndermede bulunmaktadır ki bunun da anlamı; ‘gerçekçi’ romanın üzerine oturduğu ve hem kurgusal bütünlük, hem zamanın lineer akışkanlığı, hem mekânın üç boyutluluğu, hem romanın hikâyesinin ‘zaman-mekân-insan’ bütünlüğü ve hem de bütün bu sürecin arkasında yer alan Newton fiziğinin pozitivist mantığının; yirminci yüzyılın ilk yarısında gelişen ‘modern roman’da artık yirminci yüzyılın fiziği olan Einstein’le, onun zamanın lineer akışkanlığını bozan, ışık hızına göre değişkenlik kazanan, mekânın ve maddenin farklı koşullarda ve farklı boyutlarda görünümlerinin oluşabileceğini ima eden ve nihayet göreceliği öne çıkaran mantığıyla değiştiğinin ifade edilmiş olmasıdır..Erdem’in bir başka göndermesi ise Freud’adır ki, bunun da anlamı, onunla birlikte modern romanda insanın görünmeyen dünyalarına ısrarlı yolculukların başladığı, düşlerde ve fantazilerde gezinmelerin söz konusu olduğu, gerçe(kli)ği sadece dış dünyada ve dış dünyadaki haliyle değil, aynı zamanda bilinçte, bilinçaltında ya da dışında aranması ve yeniden üretilmesi bağlamında bir arayışa girildiğidir..Burada da bitmez Erdem’in göndermeleri ve onun sürekli beslendiği bir başka kök ana damara, Nietzsche’ye yönelir ki bunun da anlamı, onun dilin ‘metaforik bir yapı’ bir “seyyar metaforlar ordusu” tespitine özel bir vurgu yapılmasıdır..Aynı anda Kafka’nın ortaya çıkması ise, yalın ve kolay okunan bir dilin nasıl ‘metaforik’ bir zenginlik ve çağrışım yoğunluğu içeriyor olduğunu göstermesi bakımından önemlidir ve Erdem’in dilinin de benzer bir yalınlık ve ‘metaforik’ bir yoğunluk içermesi, Kafka ile kurulabilecek dil akrabalığını ortaya koyması açısından dikkat çekicidir..Ve sonra Foucault’ya yapılan gönderme gelir ki bu da kanımca Erdem’in ‘modern’ romanla ‘modern sonrası’ (postmodern) roman (ve dünya kuşkusuz) arasındaki gidiş gelişlerini açıklaması bağlamında değerlendirilmelidir..Uzatmak pahasına yazarın referanslarının burada da bitmediğini, örneğin “Zeno’nun Psikanalizden Felsefeye Meyleden Bir Sinemasever Olarak Portresi” ara başlığının zımnen “felsefe-psikanaliz-popüler kültür (sinema)” üzerinden okumalar yapan ve açılımlar sergileyen Zizek’e göndermeler içerdiği de söylenebilir..Ve kuşkusuz diğerleri..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi de bütün bu göndermelerle ne yapmak istemektedir Cengiz Erdem; bir malûmatfuruşluk mu, arapsaçı bir kolaj mı, entelektüel ukalalık mı, marjinal bir çıkış mı..? Kanımca hiç de böyle değil..Bu yolla yazar daha kitabın ilk sayfasında “Hayatın ve edebiyatın var olabilmesi için aralarında bir mesafe olması şarttır....yazıyla hayat arasındaki boşluk ortadan kalkınca” kitabın(ın) da (hayatın mı yoksa) sona ereceğinden söz ederken; bir bakıma parçalanarak belirsiz hale gelen gerçe(kli)ğin arkasında bıraktığı ‘boşluk’u işaret etmekte, ve belki de bu kadar parçalı hale gelen gerçe(kli)ğin sadece Cengiz Erdem’le değil, bu çokluğa ve parçalılığa denk düşecek çoklu yaklaşımlarla (farklı yazarlar, görüşler) ve metinlerle (kimi zamanlar bazı metinlerden alıntılar yapması da bundan) kuşatılabileceğinin altını çizmek istemektedir..Nitekim bu yaklaşım bugünün romanında ‘metinlerarasılık’ adıyla sıklıkla kullanılan bir yöntem olarak uygulana gelmektedir.. Erdem bununla da yetinmemekte, bu ürpertici ve bir o kadar da heyecan verici ‘boşluk’un doldurulması bağlamında bir başka yöntemi, ‘üstkurmaca’ yöntemini kullanarak kendi metnini nasıl yazdığını anlatmakta, bizatihi metnin kendisini metnin ana konusu –belki kahramanı- haline getirmekte (bu aynı zamanda gerçe(kli)ğin kurgusallığına da bir göndermedir) ve bu arada da o çok sık kullandığı, kâh sevgiyle okşadığı kâh lânetlenmiş olduğunu haykırdığı (ama aynı anda lânetinden arındırmak istediği), “Ey sevgili ve lânetli okur”una da bir yerde metne katılma ve o metni yeniden üretme çağrısı yapmaktadır..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonuç itibarıyla denilebilir ki, Cengiz Erdem’in metni biçimden biçeme, dilden ( o dil ki yazar onunla kökünden kesip koparacak ve bir sessizliğin içinde yeniden kurmaya soyunacak kadar cebelleşmektedir) kurguya varan bir çeşitlilik içinde yol almaktadır..Bu çeşitliliğin ve farklılığın okurla metin arasında özel bir ilişkiyi gereksindiği ise çok açıktır..Bir bakıma metnin alımlanmasını zorlaştıran bu durum, kanımca Erdem’in başından beri bilinçli tercihidir..Çünkü bu yolla yazar, bir yandan okuru metne ve metin üzerinden gerçe(kli)ğin kendisine yabancılaştırırken ve onunla metin arasına adeta aşılması zor bir mesafe koyarken (çoğu zaman okur tam da burada yazarını ve metni terk eder) ; bir yandan da bîzatihi bu yabancı(laştır)manın (bugünün insanının yabancılaşmış halinin) onu hayatla ve gerçe(kli)ğin bu haliyle yeniden yüzleşmesi gerektiğinin esas nedeni olduğuna işaret etmektedir..Ve bu yüzden metin boyunca çeşitli göndermelerde bulunup alıntılar yaparken (derin sularda yüzerken) , motifler çizip ürkütücü ve de grotesk karşıtlıklar oluştururken, dil biçem ve biçim oyunlarına girerken, hasılı onu neredeyse içinden çıkılmaz labirentlerde dolaştırırken, aynı zamanda kendisi geriye çekilerek (metin artık sona ermiştir ve şimdi yazar sözü okuruna bırakmıştır) ona “Ey sevgili/lânetli okur, engel diye gördüğün şeyler senin bu metne (hayata) katılacağın ve orada gerçe(kli)ği yeniden üreteceğin özgürlük alanlarıdır” çağrısında bulunur..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki bu yüzden metnin sonuna gelip de Cengiz Erdem aradan çıkınca, kendi kendime şu soruyu sordum: Zeno kimdir ve burada anlatılanlar kim(ler)in hikâyesidir..? Her ne kadar yazar başlangıçta kahramanının kök ağacını Antik Yunan’a kadar uzatıp akademiadan geçiriyor ve sonra da arka kapağa “içe dönük infilâklardan medet uman garip bir düşünme biçiminin girdaplarında boğulan bireyin kendi yarattığı labirentte kayboluşunun ve çözümü sevgide bulmak suretiyle yenden doğuşunun öyküsü..” diye not düşerek, sonuçta isimsiz ‘birey’in varlığında Zeno’yu ve hikâyesini çoğaltıyorsa da; doğrusu ‘Zeno’ bende ‘kseno’ (yabancı) sözcüğünü çağrıştırarak, onun dolayımıyla anlatılanların bir yabancılaşma ve ona dahil olanların hikâyesi olduğu düşüncesini uyandırdı..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cengiz Erdem çağrışımı yoğun, ucu açık metinlerini çarpıcı bir biçimde kurguluyor; bu yolla görünür ve gündelik hayatlarımızın ve ilişkilerimizin arkasındaki gizli dünyalara dalıp çıkıyor, oradaki yapaylığın ve yüzeyselliğin altındaki derin öze vurgu yapıyor, gerçe(kli)ği (yıkarak) yeni gerçek(lik)ler için ‘özgür’ alanlar açıyor ve okurunu da bu serüvene katılmaya çağırıyor..İtiraf etmeliyim ki bu hikâye(ler)den etkilendim ve ilk kitabı “Beni Bu Dışarıdan Çıkarın”ın ardından yazdığım yazının sonunda onun için yaptığım “bu genç yazara dikkat” uyarısında haklı olduğumu anladım..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bir kez daha hatırlatmak istiyorum ki, bu genç adam işini iyi yapıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;(c) Hakkı Yücel, Afrika Pazar, 2008.&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Zeno:&lt;a href="http://www.netkitap.com/kitap-zeno-filozofun-bir-olumlu-olarak-portresi-cengiz-erdem-cinius-yayinlari.htm"&gt;http://www.netkitap.com/kitap-zeno-filozofun-bir-olumlu-olarak-portresi-cengiz-erdem-cinius-yayinlari.htm&lt;/a&gt;&lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-2956773973998194900?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/2956773973998194900/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/zeno-kimdir-kimlerin-hikayesidir.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/2956773973998194900'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/2956773973998194900'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/zeno-kimdir-kimlerin-hikayesidir.html' title='“Zeno”  Kimdir,  Kim’(ler)in  Hikâyesidir?'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sff59MOl-0I/AAAAAAAAAD8/xrJX-BWKXco/s72-c/zeno.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-6784867998274173612</id><published>2009-04-28T08:57:00.000-07:00</published><updated>2009-05-06T08:23:10.990-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='deconstruction'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='derrida'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='love'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='&quot;derrida&quot; the movie'/><title type='text'>Derrida The Movie</title><content type='html'>&lt;embed id="VideoPlayback" src="http://video.google.com/googleplayer.swf?docid=-7347615341871798222&amp;hl=tr&amp;fs=true" style="width:500px;height:405px" allowFullScreen="true" allowScriptAccess="always" type="application/x-shockwave-flash"&gt; &lt;/embed&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-6784867998274173612?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='enclosure' type='' href='http://video.google.com/videoplay?docid=-7347615341871798222' length='0'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/6784867998274173612/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/derrida-movie.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/6784867998274173612'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/6784867998274173612'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/derrida-movie.html' title='Derrida The Movie'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-5187495816911538049</id><published>2009-04-28T03:16:00.000-07:00</published><updated>2009-04-28T03:23:18.107-07:00</updated><title type='text'>Hayatı Seç?!</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SfbY4b9ih-I/AAAAAAAAADc/dy4GHhY9AK4/s1600-h/K72-359515.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5329685673129707490" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 77px; CURSOR: hand; HEIGHT: 120px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SfbY4b9ih-I/AAAAAAAAADc/dy4GHhY9AK4/s400/K72-359515.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;“Ekonomiyi düzeltirsek her şeyi düzeltmiş oluruz,” söylemi o kadar yanlıştır ki bu söylemin yanlışlığı sadece iki kelimenin yerini değiştirmek suretiyle düzeltilebilecek basit bir mantık hatasına indirgenemez. Zira burada söz konusu olan bu söylemi dillendiren zihniyetin içsel yapısından kaynaklanan bir bozukluktur. Genellemciliği ve indirgemeciliği aynı anda bünyesinde barındırmak kabiliyetine sahip olan bu zihniyet son derece mutsuz bir bilincin yansımasıyla zuhur edegelmiştir. Bundan böyle “Hegel’in muhteşem buluşu mutsuz bilinç,” olarak anacağımız bu çarpık zihniyet çarpıklıklarından güç alan, içsel çelişkilerini lehine çevirmek ve varlığını sürdürebilmek için ortadan kaldırılması gereken imkânsızlıkları birer imkâna dönüştürmek suretiyle gücüne güç, canına can, malına mal katan bir yapıya sahiptir. Bu mutsuz bilincin içsel yapısının kapitalizmin içsel yapısıyla birebir özdeş olduğunu söylemeye ise bilmiyoruz gerek var mı. Bu son söylediklerimizi mevzuya aşina olmayan okuyucularımız için özetleyecek olursak diyebiliriz ki kapitalizm mutsuz bilinci hem üreten hem de ürettiği bu mutsuz bilincin olumsuz enerjisini kendi olumlu enerjisi kılmak suretiyle gücüne güç, canına can, malına mal katan bir yapıya sahiptir.&lt;br /&gt;Genel olarak ekonomik sistemler ya ölüm dürtüsünü, ya da yaşam dürtüsünü sömürerek ayakta kalırlar. Kapitalizm bu dürtülerin her ikisini birden sömürüyor. Kapitalizm bu dürtüleri hem üretiyor hem de sömürüyor. İnsanları eğlenmeye teşvik ediyor, eğlence olarak alkollü-alkolsüz ve/fakat her halükârda kimyasal içki çeşitleri, uyuşturucu, uyarıcı, yağlı yemek, sigara, kahve sunuyor, yani ölüm dürtüsünü sömürüyor. İnsan eğlenmek için sağlığından oluyor. Sağlığın bozulmaya ve sistemi aksatmaya başladığı noktada piyasaya ölüm dürtüsüne karşı yaşam dürtüsü çıkıyor. Sonra aynı sistem yaşam dürtüsünü sömürmeye başlıyor: Sağlıklı yaşam, üçte ikisi karaciğer tarafından emilmeden vücuttan atılan vitamin hapları, mide, karaciğer, böbrek ve sinir hastalıklarına karşı kafeinsiz neskahve, nikotinsiz sigara, diet-kola... Yani tıpkı Renton’un Trainspotting’de dediği gibi: “Hayatı seç!” demeye başlıyor kapitalizm. Ama Trainspotting’in, filmi henüz çekilmemiş, sadece romanı yayınlanmış olan ikinci bölümünde kahramanlarımızın yıllar sonra yeniden buluştuklarını görüyoruz. Ortaya çıkar ki filmin ilk bölümünü “ben hayatı seçtim, sen de seç” sözcükleriyle bitiren Renton, aradan geçen yıllarda hiç de hayatı seçmemiş, bilâkis yavaş bir ölümü seçmiştir. Porno adlı bu Irwin Welsh romanında kahramanlarımızın yine haince plânları vardır; ama bu sefer uyuştıurucu değil, porno endüstrisine el atacaklardır. Kimyanın ve seksin paraya dönüştüğü noktada mallarına mal, canlarına can katacaklardır.&lt;br /&gt;Diğer yandan kapitalizmi hem ideolojik olarak besleyen, hem de kapitalizmle beslenen pek çok Hollywood filmi Freud’un yaklaşık bir asır önce nöron-bilimin açıklamakta ve anlamlandırmakta yetersiz kaldığı psişik hadiseleri açıklığa kavuşturabilmek için yarattığı bu iki kavramın insan doğasına ilişkin sınırları doğa bilimlerinin çizdiği sınırların ötesine taşımasından esinlenmekle kalmıyor, aynı zamanda bu durumdan büyük bir haz da alıyor. Somut kanıtlarla açıklanabilecek dünya o kadar küçük ki, Hollywood film yönetmenlerinin Freud’un yarattığı bilinçdışı dünyanın spekülasyona açık sınırsızlığı karşısında zil takıp oynamakdıkları kalıyor neredeyse. Neden? Çünkü bilinmeyen çarpıtılmaya açık ve sömürülmeye son derece müsaittir; psikolojik gerilim filmlerini ve doğa-üstü hadiseleri konu alan daha başa korkunç filmleri düşününüz. Kapitalizmin hayatın nerede bitip ölümün nerede başladığını karıştıran, iyi ve kötü arasındaki farkı belirsiz kılan iç dinamikleri bu kısır döngünün işte böyle sürüp gitmesine sebep olurken, kafası karışık, ne istediğini bilmeyen, iyi ile kötü arasındaki ayrımı yapmaktan aciz, son derece mutsuz bilinçler dönemine neşe içerisinde giriyor dünyamız ve tabii yurdumuz.&lt;br /&gt;Herneyse, konuyu dallandırıp budaklandırmak için reklâmlara baktığımız zaman ise görüyoruz ki çoğu ürün insana verdiği zevk ve yaşamın tadının daha çok çıkarılmasına katkıları bağlamında değer atfediliyor. Bir mal ne kadar zevk verirse tüketiciye fiyatı da o kadar artıyor. Yazı daha da anlamlı olsun diye hemen belirtelim, Freud’un ölüm dürtüsü adını verdiği psikoloji-ötesi kavram elbette ki günümüz insanının çok boyutlu iç dinamiklerini açıklamakta yetersiz kalacaktır. Zira insan elbette ki sadece iki kutuplu kısır bir döngüye indirgenemez. Elbette ki ölüm dürtüsü ve yaşam dürtüsünden başka motifleri de vardır insan doğasının. Ama şu da bir gerçek ki oyun oynama dürtüsü, rüya görmek, değişim yaratma dürtüsü, fantezi kurma dürtüsü gibi daha pek çok dürtüyü de ölüm dürtüsü ve yaşam dürtüsü kategorilerinde ele almak mümkün. Çünkü meselâ insan ölmemek için çevresini değiştirir, ölüme sebebiyet verebilecek etkenleri mümkün mertebe ortadan kaldırmaya meyleder. Söylemeye gerek var mı bilmiyoruz, ama işte bu yazıda zikredilenler ise şu cümlenin su götürmez bir hakikat formunda kaleme alınabilmesine zemin hazırlamaktan başka bir maksada hizmet etmedi, etmiyor, etmeyecek sevgili okur: “Ekonomiyi düzeltirsek her şeyi düzeltmiş oluruz söylemi o kadar yanlıştır ki yanlış kelimesi bu yanlışlık derecesini tanımlamakta yetersiz kalmaktadır.” &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;(c) cengizerdem, 2007. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-5187495816911538049?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/5187495816911538049/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/hayat-sec.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/5187495816911538049'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/5187495816911538049'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/hayat-sec.html' title='Hayatı Seç?!'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SfbY4b9ih-I/AAAAAAAAADc/dy4GHhY9AK4/s72-c/K72-359515.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-5192007204676359082</id><published>2009-04-28T01:18:00.001-07:00</published><updated>2009-04-28T01:18:50.352-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://www.beatsdigital.com/affiliate/idevaffiliate.php?id=363_0_1_7" target="_blank"&gt;&lt;img border="0" src="http://www.beatsdigital.com/affiliate/banners/BD468x60-white.jpg" width="468" height="60"&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-5192007204676359082?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/5192007204676359082/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/blog-post_28.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/5192007204676359082'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/5192007204676359082'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/blog-post_28.html' title=''/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-6428418957806605603</id><published>2009-04-26T01:14:00.000-07:00</published><updated>2009-04-26T01:30:59.372-07:00</updated><title type='text'>Medya ve Kültür</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SfQYsib257I/AAAAAAAAADM/nuFwU0nfAek/s1600-h/senselogic.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5328911412523100082" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 271px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SfQYsib257I/AAAAAAAAADM/nuFwU0nfAek/s400/senselogic.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Apollon’un ve Athena’nın Delphi dağlarında fink attığı zamanlar... Mitolojinin hakikate gerçek hadiselerden daha yakın olduğu Eflâtun öncesi çağlar... Homeros’un dönemi... Ne yazık ki hikâyemiz o dönemde geçmiyor sevgili okur. Sadece bir yıl öncesinde, mitik zamanların yitik zamanlara dönüştüğü, Athena ve Apollon’un mezarları üzerinde gençliğin danseder olduğu, doğaüstü hadiselerin su götürmez formlarda zuhretmekten vazgeçtiği zamanlarda geçiyor hikâyemiz. Bir hafta sürecek bu paneller serisi Delphi’deki Avrupa Birliği Bilim ve Kültür Kongre Merkezi’ni mesken tutmuş kendine. Yıl 2006, mevsim sonbahar, hava temiz, manzara güzel, gıda bol... İşte bu son derece fantastik manzaralar, temiz hava, bol gıda eşliğinde ve Kıbrıs-Türkiye-Yunanistan ilişkileri ekseninde Kültür ve Medya’yı tartışacağız Türk-Yunan-Kıbrıslı akademisyen ve medya mensubu arkadaşlarla. Çok heyecanlıyız. O kadar ki salakça birer sevinç var içlerimizde. İşte bu sevinçle Bilgi Üniversitesi’nden aramıza katılan biri Yunan diğeri Türk iki öğretim elemanıyla ateşli bir tartışma yaşayacağım az sonra ben medyanın objektifliği, yani nesnelliği üzerine kesilen ahkâmlar bağlamında. Yunan bayan konuşmasında objektif kavramının ne kadar faydalı ve gerekli olduğunu söylüyor. Kendisine objektifliğin ancak totaliter bir bakış açısının mutlak gerçeklik diye subjektifliklere dıştan empoze edilmesiyle gerçeklik kazanabileceğini, bununsa faşizmle aynı manayı taşıdığını hatırlatıyorum. 1950-60’larda Frankfurt Okulu’nun objektifliği faşizme eş tuttuğunu bilgisine sunuyorum. Ama o dinlemiyor. Konu dağılıyor, geliyoruz Ecevit’in ölüm haberine. Ecevit’in öldüğü günün ertesindeyiz. Gazeteler Ecevit’in ölüm haberleriyle dolu. Bu arada tartışmaya tuz biber eklemek isteyen, Bilgi Üniversitesi’nden o adını bilmediğim meşhur kadın ki Türkiye’de yayınlanan bir gazetedeki - sanırım Birgün gazetesindeki - yazılarıyla tanınıyormuş, ben tanımıyorum, işte o elinde bir Yeni Şafak gazetesiyle söze başlıyor ve diyor ki: “Bakın bunlar Ecevit’in ölümünü haber bile yapmamışlar. Bu nasıl gazetecilik; objektif olmaları gerekmiyor mu?” Kendisine şunu söylüyorum: “Eğer bunlar Ecevit’in ölümünü haber yapacak olsaydı İyi Ki Öldün falan diye bir manşet atarlardı. Siz de takdir edersiniz ki Hürriyet’in manşeti olan Bir Güvercin Uçtu da bırakın objektif olmayı bilâkis son derece subjektif bir manşettir hanımefendi. Ben burada Yeni Şafak’ın Ecevit’in ölümünü haber yapmamakla doğru bir şey yaptığını söylemiyorum, sadece bunu haber yapmaya mecbur olmadığını söylüyorum. Onlar da İyi Ki Öldün demek yerine hiç bir şey dememeyi seçmişler; bu da onların duruşu. Ve üstelik de bu duruş herhangi öznel bir bakış açısını temsil etmiyor, zira zaten ortada söz yok, haber yok, sadece Ecevit’in ölümüne tepkisel bir sessizliktir bu vakada söz konusu olan. Eğer ille de objektif bir manşet istiyorsanız kısaca Ecevit Öldü yazacaksınız. O zaman da bu kadar gazete çıkmasının bir anlamı olmaz; tek bir gazete çıksın Ecevit Öldü desin, başka da bir şey olmasın, medya bu olsun. Öyle kupkuru, renksiz, zevksiz, duygudan yoksun, tatsız-tuzsuz bir hayat... Sizi doğru anladıysam istediğiniz bu.” &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;*** &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Öznellik ve nesnellik hakkındaki tartışma bir süre daha sürmüş sonra adı ölümü temsil eden Thanatos’tan gelen Athanasios adlı son derece bilgili ve değerli bir başka akademisyen arkadaş söz alıp Bilgi Üniversitesi’nden o kendinibilmez iki öğretim elemanına Frankfurt Okulu’ndan Adorno’nun bu konudaki teorilerini en fenni şekilde izah ederek tartışmayı benim su götürmez bir biçimde haklı olduğumu kanıtlayacak şekilde noktalamıştı. O noktalayana kadar süre de zaten çoktan bitmiş ve öğle yemeği vakti gelmişti. Yemekte ortaya çıkmıştı ki ne dersek diyelim, ne yaparsak yapalım bu sadece bizim öznelliğimizin bir yansımasıdır. Zira özne denilen eyleyen nesne ancak öznel olabilir. Nesnellik adaptasyona yönelik eylemsizliğin bir ürünüdür, durağanlık ve değişmezlik nesneli nesnel kılandır. Öznellik ise fark yaratan eylemler serisinin bir ürünüdür, dinamizm ve dönüşüm özneli öznel kılandır. Demek ki mutlak nesnellik yerine, özneler-arası bir toplum modelinin nasıl yaratılabileceğidir mühim olan. Herkesin aynı düşünmesi değildir iç-dış barışı getirecek olan, bilâkis özneler arasındaki farkın öznelerin arasında yarattığı boşluğun yeni değerlerle doldurulmasıdır, ki bunun yolu aktif bir değişim yaratma dürtüsünün bilincin süzgecinden geçirilerek günün gereklerine uygun bir biçimde hayata geçirilmesinden geçer. Değişim yaratma dürtüsü pek çoğumuzda aktif bir dürtüdür aslında. Ama ne yazık ki çoğu zaman farkına varmayız kendi içimizdeki bu fark yaratma dürtüsünün. İradi bir şeydir aslında insanın ötekilerden farklı bir şey eyleme veya söyleme isteği. Eyleme ve söylemeler resim, müzik, tiyatro, edebiyat, sinema, siyaset, felsefe, psikanaliz, sosyoloji, biyoloji gibi pek çok şekle girebileceği gibi, kişinin yaşadığı hayatla ortaya konan bir duruş da olabilir. Ancak bu noktada belirtilmelidir ki bu duruş tıpkı bir sanat yapıtı yaratır gibi özene bezene yaratılmalıdır. Belki de yeni etik ve estetik değerlere ihtiyaç duyulacaktır bu süreçte. Kim bilir, belki de hiç beklenmdik hadiseler vuku bulacak, olmayacak şeyler zuhur edecktir zihinde. Fakat yılınmamalı, tüm bunlar sürecin bir parçası olarak algılanmak suretiyle kişinin ve toplumun her bakımdan ve her geçen gün kötüleşmesine değil, iyileşmesine hizmet eder kılınmalıdır. İmkânsızlıkların birer imkâna dönüştürülmesidir burada söz konusu olan. Yani yazdığım bu yazılar vasıtasıyla yapılan bireyi toplumun önüne çıkarmaktan ziyade öznelliğini yitirmemiş bireylerin ürettiği kolektif söylem ve eylemlerin toplumun yeni değerler üzerine yeniden inşasını sağlayacak sosyal, siyasi ve kültürel hareketlere katkıda bulunmasına zemin hazırlamaktır. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;(c) cengizerdem, afrikagazetesi, Temmuz 2007.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-6428418957806605603?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/6428418957806605603/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/medya-ve-kultur.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/6428418957806605603'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/6428418957806605603'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/medya-ve-kultur.html' title='Medya ve Kültür'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SfQYsib257I/AAAAAAAAADM/nuFwU0nfAek/s72-c/senselogic.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-2436331483061795951</id><published>2009-04-26T00:17:00.000-07:00</published><updated>2009-04-26T00:25:59.642-07:00</updated><title type='text'>Yeryüzünün Arka Bahçesinden Notlar</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SfQMbs1HcsI/AAAAAAAAADE/JcZS6xFgddM/s1600-h/seat+taken.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5328897929116086978" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 267px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SfQMbs1HcsI/AAAAAAAAADE/JcZS6xFgddM/s400/seat+taken.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Senden ricam bir süreliğine bir balık olduğunu düşünmendir sevgili okur. Bir balık olarak sen, eğer karşında bir olta görsen, gidip kendini şeytani bir hazla kahkahalar ata ata o oltaya takar mıydın? Kendini bir balığın yerine koyan bir insan olarak ben bunu pek sık yapar ve bundan da büyük bir haz alırım. Hatta bununla da kalmaz ve kendimi kendini bir leoparın dişlerine geçiren bir geyik olarak da duyumsarım zaman zaman. İnsanın düşmanını sonsuz bir aşkla sevmesi bir sapkınlık olarak nitelendirilir çoğunluk tutsağı zihniyetler tarafından; lâkin işin aslı hiç de öyle değildir aslında. Bir insanın düşmanının istediği yönde hem de abartılı bir biçimde düşmanının istediği biçimde hareket etmesi ve bunu yaparken de şeytani bir haz duyması son derece takdire şayan bir davranış biçimidir aslında. Düşmanın senin için arzuladığını sen düşmandan daha çok arzula ve bunu yaparken de düşmanından daha çok daha büyük bir haz duy ki düşmanının seni düşman olarak görmesi anlamını yitirsin ve düşmanın komik hallere düşüp kendi manyaklığının kurbanı olsun. Düşmanını sevebilecek kadar özgür olmak herkese nasip olmaz. Kısmet işi de değildir düşmanını sevmek. Zaman içerisinde çaba sarfedilerek kazanılan bir yetenektir.&lt;br /&gt;Bir virüs düşün sevgili okur ve kendini o düşündüğün virüsün yerine koy. Sen de takdir edersin ki o kendini yerine koyduğun virüsün varlığını sürdürebilmesi için elbette ki karşısındaki insanı hasta etmesi gerekir. Virüsler başkalarının hastalanmasıyla varlık sürdüren şeylerdir. Virüsler hastalıkların hem ürünü hem de üreticisidirler. Bir virüs olsaydın sevgili okur, ilaçlara seve seve yenik düşer miydin hastanın sağlığına kavuşabilmesi için? Bu büyüklüğü gösterebilir miydin?&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Mesela ünlü düşünür Friedrich Nietzsche gerek felsefesiyle, gerekse de yaşamıyla ve ölümüyle emsal teşkil ediyor bu büyüklüğe. Nietzsche böylece kozmik bir gösterge, beyaz bir gecede kimsenin net olarak göremediği ama varlığını hissettiği, kendini arayan bir yıldız haline geliyor işte. Kendisini öldürmeyen şeyin kendisini güçlü kılacağına olan inancından ötürü yaşamı boyunca çektiği tarifi imkansız acılar karşısında yenilmemiş, yazılarına yaşamın çok anlamlılığı karşısındaki neşesinin damgasını vurmuştur Nietzsche. Bu neşenin kaynağını oluşturan derin bunalımına karşın Nietzsche asla yaşamdan nefret etmemiş, her zaman nefrete svgiyle karşılık vermiş, “sana bir kovan arı sunana sen bir kavanoz balla karşılık ver” diyebilecek kadar aşkıncı ve/fakat aynı zamanda da içkin bir tavır takınmayı bilmiştir. Onun yaşamın güçlükleri karşısındaki, kimilerince akıl dışı diye nitelenen duruşu ve bu duruşun göstergeleri olan yapıtları pek çok insana dayanma gücü verirken, kimilerini de—onun ayaktakımı diye nitelediği kendinibilmez putperestleri—kustukları nefretin kurbanları kılarak kendi dışkılarında boğmuştur.&lt;br /&gt;Nietzsche’nin yaşamı bir ölüm süreci, yaşamayı ise ölüme ve köle ahlâkının hastalıklı yaşam biçimlerine karşı girişilen amansız bir mücadele olarak görmesi yaşamı boyunca uğradığı derin hayal kırıklıklarından ileri gelir. Hastayken sağlığa karşı durmamayı, sağlıklıyken de hastalara yukarıdan bakmamayı bilen Nietzsche hem güncel siyasetin kısıtlayıcı ortamından beslenerek varlık sürdüren dar kafalı politikacılardan, hem de ukalalığı erdem sayan akademik çevreden tiksinerek, köle mentalitesinin hem ürünü hem de üreticisi olan sürü psikolojisinin dayattığı dünyevi budalalıklardan elini ayağını çekerek kendini dağlara vurmuş, ve herkesin “bir başka dünya olamaz” diye bas bas bağırdığı bir ortamda daha başka dünyalar tahayyül ederek bu dünyaları kitaplarında yarattığı anlam dünyaları vasıtasıyla binbir güçlükle de olsa kitlelere ulaştırmayı başarmıştır. Üniversitede daha yirmibeş yaşındayken filoloji profesörlüğüne yükselen Nietzsche akademik ortamın kendine sunduklarını elinin tersiyle iterek özgür ve bağımsız bir yazar olarak dağlarda sürdürmüştür yaşamını. Önceleri kitapları basılmayan, basılsa da rağbet görmeyen Nietzsche, sonra, ama çok sonra üne kavuşmuştur. Nietzsche kendini kendi kafasında yarattığı dünyaya hapsetmeyi göze alarak, okurlarına o dünyadan haberler vermek yolunda kaybetti akıl sağlığını. Son eseri Ecce Homo’da megalomanyaklı seviyesine varan kendine bakış biçiminde bile şeytani bir ironi sezilen, aldığı son derece olumsuz eleştirileri lehine çevirerek yarılan bilincini yok olana kadar insanlığın hizmetinde kullanmıştır. İnsanlık için çok büyük ama kendisi için çok küçük adımlar attığını düşündüğüm Nietzsche’nin kıymeti konusunda hala daha kuşku duyan insanlar vardır dünyamızda ve/fakat kaybedecek hiçbir şeyi kalmayana dek kaybetmesini bilen ve yenilik yaratmak yolunda kendisine kıyıcı yollara sapmaktan çekinmeyen, yirminci yüzyıla Marx ve Freud ile birlikte damgasını vuran Nietzsche’yi anlamaya muktedir olamayan ve onun gibi yaşamaktan aciz bu idrak kabiliyeti cüzi zatların hayatı sevmesi ve olumlaması mümkün olabilir mi hiç? Doğuştan tutsak, doğal olarak güçsüz olanlardır erk sahibi olmak arzusuyla yanıp tutuşanlar. Nietzsche’nin güç istenci kavramını iktidarda olmak arzusu diye çarpıtarak yorumlayanlardır ölüm dürtüsünün kurbanları. Kendine yönelik yıkıcılıkla kendini yeniden yaratmak arasındaki ince çizgi üzerinde kahkahalar ata ata cambazlık yapan Nietzsche çıldırma sürecinin başlangıcına denk gelen 1889 yılında yazdığı son metinlerde bakın nasıl konuşturuyor yarıldıkça ışık saçan bilincini: “Şu sıralar olup bitenler izleyici bile olunamayacak kadar iğrenç geliyor bana: Halkları, ırkları benmerkezciliğe kışkırtan, bu günlerde büyük politika adına sahip çıkılan bu lanet olası politika – Ödevimin yüce anlamına bundan daha aykırı bir şey tanımıyorum.” Nietzsche’nin daha o zamandan yirminci yüzyılda çok korkunç savaşların çıkacağını öngörmesi ve Avrupa’daki silahlanmayı şiddetle eleştirmesi basit bir kehanet değildi. O, insanın zaman içerisindeki konumunu çok iyi analiz etmiş ve içgüdüleriyle aklını diyalektik ötesi diye nitelendirilebilecek daha başka bir sentezleme tekniğiyle birbirlerini besleyecek şekilde kullanarak varmıştır son yazılarındaki bu gelecek senaryolarına. Yaşamı kısıtlayan indirgemeci tutumların insanın gerçekle bağlarını kopararak onu kendi yarattığı yanılsamalarla bezenmiş bir düş dünyası içine hapsederek kendine kıyıcı yollara sapmaya iten dürtüleri en büyük düşmanı olarak görmüştü Nietzsche. Ve bu dürtülere karşı, yani öz-kıyıma ve ölüme direnirken yaşamı olumlayıcı bir tavırla başsız, bayraksız, kralsız, tanrısız bir arka bahçe yaşamını onaylayan yaşama sevincini kitapları vasıtasıyla gönderiyordu okuyucularına. Bakın ne diyor Nietzsche ilk kitabı olan Trajedinin Doğuşu’nda: “İnsan şarkılar terennüm ederek ve raksederek daha ulvi bir beraberliğin bir üyesi olarak kendini gösterir: O, yürümeyi ve konuşmayı unutmuş ve vecd halinde raksederken havada yükselme yolundadır. Tüm hareketlerinde bir büyülenmişlik dile gelir.”&lt;br /&gt;Olumlayıcı düşüncenin hem nedeni hem de sonucu olan neşedir Nietzsche’yi “iyinin ve kötünün ötesine” taşıyan. Trajik olan da işte bu neşedir zaten. Nietzsche’nin kendine kendi içinde yarattığı ötekilerin gözüyle bakıp gülmesidir onun nihilizme götüren herşeye abartılı bir ironiyle karşı çıkışını anlamlı kılan. En ciddi anlarında bile ironik bir özeleştiri vardır aslında. Devletin ve insanın bilinçaltına inerek, insanın içine işlemiş devlet mekanizmasının derinliklerini kendilerine mesken tutmuş korkunç canavarları salıveren, yüzeydeki masumiyetin maskeleri altındaki gerçek yüzleri teşhire yönelik gezintilere çıkıp yeryüzünün arka bahçelerinde kaybuluşunun öykülerini düzerek ve kendi içindeki kötülükten korkmak yerine ona karşı savaşmak suretiyle herekesin insanlığın kanayan yaraları karşısında tiksinip gerçeklere sırtını döndüğü bir zamanda bu yaraları deşen bir neşterdir Nietzsche. Şunu söyler kendine: “Sen küçük ve acınacak kişilere pek yakın yaşadın. Onların göze görünmez öclerinden kaç! Onlar sana karşı öcden başka bir şey değildirler. Artık el kaldırma onlara! Sayısızdır onlar, hem senin yazgın sinek kovmak değildir ki...” Ve kendine bunu söylerken Nietzsche işte aslında hem herkese, hem de hiçkimseye, ne herkese, ne de hiçkimseye söyler ağrıyan dişine rağmen: “Kırın camları ve atın kendinizi pencereden aşağıya; insan devletin bittiği yerde başlar zira...”&lt;br /&gt;İnsanın tüm bunları düşünüp kaleme alabilmesi ve bununla da kalmayıp kendisini ve başkalarını bunlara inandırmaya çalışması için ne denli derin bir buhranın pençesinde kıvranmakta olduğunu söylemeye sanırım ki gerek bile yoktur sevgili okur. “Beni öldürmeyen şey beni güçlü kılar” demek suretiyle Nietzsche aslında başımıza gelmiş kötü hadiseler karşısında umutsuzluğa kapılıp yenilgiye uğramak yerine bu hadiselerin şu anda gerçekleştireceğimiz eylemler vasıtasıyla uzun vadedeki anlamlarına kavuşacaklarını, dolayısıyla da bu kötü hadiseleri lehimize çevirmek yolunda çaba sarfetmemiz gerektiğini söylemek istemektedir. Yani evet benim başıma bu son derece üzüntü verici şey geldi ve/fakat ben bunun beni küçsüz kılması yolunda değil, bilâkis gücüme güç katması yolunda hareket etmeliyim ki bu hayatta mutlu olabileyim. Yani işte aslında Nietzsche ıstırabın yaratıcılık için şart olduğunu değil, yeni bir şey yaratmış bulunmanın genellikle ıstıraplı bir sürecin neticesi olduğunu söylemektedir. Nietzsche’nin söylemediği, hatta tam tersini söylediği şeyi söylemeye çalışırsak belki ne söylemek istediğini daha iyi anlayabiliriz, ki Nietzsche’nin söylemediği o şey şudur sevgili okur: Çekilen acıların insanın gücüne güç kattığı, dolayısıyla da güçlü olmak için tarifi imkansız acılar çekmenin, akla hayale fazla gelecek ıstıraplara maruz kalmanın şart olduğu… Eserlerine bunalımının damgasını vuran Nietzsche’nin yaşamı boyunca maruz kaldığı ıstırapları nasıl bir vecd hali içerisinde kaleme aldığını düşünürsek kendisinin kemale ermek için acı çekmenin gereğine değil, kemale ermiş kişinin genellikle kemale eriş sürecinde acı çekmiş olduğuna vurgu yaptığını idrak ederiz. Yani işte Nietzsche acı, keder, elem ve ıstırap tutkunu bir filozof değil, bilâkis ıstıraplardan mümkün mertebe kaçınmanın öneminden ve/fakat ıstırap gerektiren bir mevzu olduğu taktirde de bu ıstıraplara göğüs germeyi bilmenin gerekliliğinden bahseden bir filozoftur. Ötekini öldürmek ve intihar etmek, kendine veya başkasına zarar vermek düşüncelerine kesinlikle sıcak bakmayan bir kişidir Nietzsche. Sıcak bakmadığı gibi hatta bu düşüncelere karşıdır bile... Bu karşı duruşun, ölüme karşı bu direnişin sebebi ve hatta itici kuvveti ise yaşamı tüm karmaşa ve çelişkileriyle, tüm belirsizliği ve sonluluğuyla, içinde barındırdığı tüm iyilikler ve kötülüklerle, tüm mutluluk ve mutsuzluklarıyla, yani olduğu gibi görüp olumlamak azminin sınır tanımaz gücüdür kudretidir sevgili okur.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Nietzsche’nin yaşamı ve felsefesini kısaca anlatmak suretiyle gelmek istediğim nokta aslında çoktan geride bıraktığım bir nokta ki o da birtakım bireylerin toplum tarafından işlenen birtakım dosyasız cinayetlerin, nahak yere mahkûmiyetlerin ve yargısız infazların kurbanı oluşudur. Bu bireyler toplumun iyileşmesi yolunda hastalanırlar. Onların hastalanması topluma terapidir. Onlar hastalandıkça toplum iyileşir, zira onlar hep kendi sağlıklarını toplumun hastalıklarını iyileştirmenin yollarını asfaltlamakta kullanırlar. Toplum onları birer hastalık belirtisi olarak görürken onlar aslında çok derinden gelen bir sağlık dalgasının, önüne kattığı hastalıkları yok ederek ilerleyen bir iyileşme sürecinin dinamolarıdır. Zihinlerinde çakan şimşeklerin aydınlattığı karanlıklara nisbet, sırtlarında şaklayan kırbaçlara inat, kimi zaman kendi içlerinde yarattıkları boşluklara düşerek, kimi zaman da küre-i arzın malûm enginlerindeki dinginlikleri hareketlendirerek sürdürürler yaşamlarını. Yeryüzünün arka bahçelerini kendilerine mesken tutmuş, beynin labirentinde kayboluşlarının öykülerini düzerek, ve bilincin arka sokaklarındaki leşleri gözler önüne sererek nefrete sevgiyle karşılık veren ve hiçbir yüce kavmin hiçbir ulu şefine yama olmak istemeyen, yüce kavimlerden ve ulu şeflerden tiksinen birer neşter gibidir onlar.&lt;br /&gt;Biliyorsun doktorlar ameliyat sırasında neşteri hastanın etine vurup vücutta yarıklar oluştururlar. İşte etteki o yarıklar birer yaralanmadır belki ama bu yaralanmalar iyileştirici etkiler doğuran, içinden sağlık akan kanallar açarlar. Ameliyat vücutta tahribata sebep olabilir ama bu tahribat hastayı uzun vadede iyileştirici etkiler yaratmak içindir. Toplumumuzdaki ve dünyamızdaki dışlanmış, marjinalleştirilmiş, elma kurdu ilan edilmiş, semptomluk damgası yemiş kişiler de işte aslında tıpkı Nietzsche gibi kıymetleri çok sonra anlaşılacak birer yaşamsever, birer neşterdirler. İçinde yaşadıkları toplum onları tükettikçe onların topluma sevgisi katlanarak artar. Toplum dişlerini onlara geçirdikçe onlar şeytani bir hazla kahkahalar ata ata kendilerini toplumsal çarkın dişlileri arasına atar. Diş izleri ölümcüldür. Alınan ölümcül yaralardan kanlar sızar. Sızan kanlar damlar damlar göl olur ve onlar kendi kanlarında boğulur ölür. Onların cesetleri yüzeyde salınır durur, diptekiler sağolsundur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© &lt;em&gt;cengizerdem, 2005-2007&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-2436331483061795951?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/2436331483061795951/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/yeryuzunun-arka-bahcesinden-notlar.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/2436331483061795951'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/2436331483061795951'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/yeryuzunun-arka-bahcesinden-notlar.html' title='Yeryüzünün Arka Bahçesinden Notlar'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SfQMbs1HcsI/AAAAAAAAADE/JcZS6xFgddM/s72-c/seat+taken.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-6552274128829521020</id><published>2009-04-24T00:39:00.000-07:00</published><updated>2009-04-24T03:41:42.511-07:00</updated><title type='text'>Kudurmuş Yeni Dünyada Yaşam ve Ölüm</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SfFubAWoNXI/AAAAAAAAACk/LbWJIMn1zgs/s1600-h/dvman.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5328161244386440562" style="FLOAT: left; MARGIN: 0pt 10px 10px 0pt; WIDTH: 249px; CURSOR: pointer; HEIGHT: 301px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SfFubAWoNXI/AAAAAAAAACk/LbWJIMn1zgs/s400/dvman.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;div style="TEXT-ALIGN: justify"&gt;1. Freud ve Einstein&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1931 yılında Uluslararası Entelektüel İş Birliği Enstitüsü birtakım entelektüelleri dünyayı bekleyen sorunların çözümünü düşünmek ve tartışmak amacıyla bir araya gelmeye davet etti. Birinci Dünya Savaşı sonlanmış ama ikincisi kapıya dayanmak üzereydi. Orta Avrupa’daki gelişmeler yaklaşmakta olan felaketin işaretleriydi. Einstein enstitünün iletişime geçtiği entelektüellerden biriydi ve Freud’u da katılımcı olarak enstitüye öneren kişiydi. 1932 yılında Einstein Freud’a bir mektup yazmış ve insanlığın savaşa, yıkıma ve şiddete eğiliminin, şayet aşılabilirse, nasıl aşılabileceğini sormuştu. Einstein Freud’un pratik çözümler sunmasını bekliyordu. Einstein devrim istiyordu, fakat büyük bir Darwin hayranı olan Freud evrimden bahsediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ay kadar sonra Freud Einstein’a cevap yazdı. Mektup boyunca Freud, Einstein’ın beklediğini yapamayacağını, insan doğasının içsel saldırganlık sorununa pratik çözümler getiremeyeceğini vurguladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Einstein’ın mektubuna cevap olarak Freud, insan doğasındaki saldırganlık dürtüsü ile toplumun örgütlenmesi arasındaki ilişkiyi araştırdı ve toplumsal düzenin örgütlenişinde saldırganlığın kaçınılmaz olduğu sonucuna ulaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mektubunun ikinci kısmında Freud dürtülerin insanların iç dünyasında oynadıkları role değindi ve kendi dürtüler teorisini özetledi. Freud’a göre, Einstein’ın da bir fizikçi olarak yakından tanıdığı çekici ve itici güçler arasındaki karşıtlık insan aklında da bulunuyordu. Bu güçlerden birisi, kendini korumayı ve bir bütün olmayı hedefleyen yaşam dürtüsü, yani Eros tarafından temsil edilen erotik güçtü. Diğer güç ise yıkımı ve parçalamayı amaçlayan ve Thanatos tarafından temsil edilen ölüm dürtüsüydü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-STYLE: italic"&gt;Fakat iyi ve kötüye dair etik yargılar sunarken çok da aceleci davranmamalıyız. Bu içgüdülerin hiçbiri bir diğerinden daha temel değildir; yaşam olayları, her ikisinin de koşut zamanlı ve karşılıklı direnen eylemiyle ortaya çıkar. Şimdi öyle görünüyor ki, bir tür içgüdünün tek başına işlemesi pek de mümkün değil; bir içgüdüye, her zaman onun amacını değişime uğratan ve bazı durumlarda da onun amacına ulaşmasını sağlayan diğer içgüdünün bir payı eşlik eder—ya da, bizim ifade ettiğimiz şekliyle, bunlar daima alaşım halinde bulunurlar. Böylece, örneğin, kendini koruma içgüdüsü elbette erotik bir içgüdüdür, ama yine de amacına ulaşabilmek adına saldırganlığı kullanmak durumundadır. Benzer bir biçimde, sevgi içgüdüsü bir nesneye yöneltildiğinde, eğer o nesneye şu veya bu şekilde sahip olmayı hedefliyorsa, hâkimiyet içgüdüsünün katkısına ihtiyaç duyar. Bu iki içgüdü sınıfını gerçekten açığa çıktıklarında birbirlerinden ayırmanın zorluğu aslında bizim onları tanımamıza uzun süre engel olmuştur. &lt;/span&gt;(1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Freud’a göre ölüm dürtüsü canlı organizmayı hedef alıyor ve organik olanı inorganik olana dönüştürmeyi amaçlıyordu. Yaşam dürtüsünün içerdiği kendini koruma gücünün müdahalesi sayesinde, ölüm dürtüsü bir zihinsel işlem aracılığıyla dış dünyaya yöneltiliyor ve böylece organizmanın kendi kendini yok etmesi engelleniyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada ölüm dürtüsünün kendi kendini yok etme durumuna tekabül etmediğini kavramamız gerekiyor. Ölüm dürtüsü, saldırganlığı dış dünyaya yönelterek ve böylece kendini koruma içgüdüsüne katkı koyarak, organizmanın kendi kendini yok etmesini erteliyor. Kendi kendini yok etme dürtüsü kendine karşı çıkıp, şiddetin ve saldırganlığın başkalarına yöneltilmesiyle ortaya çıkıyor. Özne kendini öldürmemek için başkalarını öldürüyor. “Ölüm dürtüsü, özel organların yardımıyla dışarıya doğru, nesnelere yönlendirildiğinde, yok etme dürtüsüne dönüşür. Organizma yabancı bir hayatı yok ederek kendi hayatını korur.” (2)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu senaryo sayesinde burada bir ayırıcı sentez etkisinin olduğunu söyleyebiliriz. Gilles Deleuze tarafından türetilen ayırıcı sentez (disjunctive synthesis) kavramı, bir aygıtın, bizim konumuza göre zihinsel bir aygıtın, iki bileşeninin, aynı şeyin iki, farklı kavranmış unsuru olarak görünmesini sağlayan işlemi tanımlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2. Ölüm Dürtüsü Olarak Özne&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nietzsche’nin hiçlik istenci ve sonsuz dönüş kavramlarının Freud’un daha sonraki çalışmaları üzerindeki etkisi çok güçlüdür. Freud’un metapsikolojiye dönüşü ve akabinde ölüm dürtüsü kavramını yaratmasının temel nedeni, Darwin’e çok şey borçlu olan bilimsel ve ampirik olarak gözlemlenebilen teorilerindeki boşlukları bir şeyle doldurmaya ihtiyaç duymasıdır. Freud ölüm dürtüsü kavramından, bilimsel olmayan doğasından ötürü, rahatsız oluyordu, ama yine de haz ilkesinin ötesine geçebilmesi için yaşam dürtüsüne karşılık ölüm dürtüsünü kavramsallaştırması gerekiyordu. Bir nörobilimci olarak eğitim gören Freud kendi kendisiyle çelişkiye düştüğünün ve hatta ölüm dürtüsünün her şeyin başlangıcı olduğunu, yaşam dürtüsünün yalnızca bir sonuç, ölüm dürtüsüne karşı bir savunma olduğunu göstererek insan zihnine dair önceki çalışmalarında sergilediği tavra karşı çıktığının farkındaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uygarlığın Huzursuzluğu adlı eserinde Freud okyanus hissinden, kişisel olarak hiç tecrübe etmediğini kabul ettiği dünyayla bir bütün olabilme duygusundan bahseder. Belki de hayli spekülatif bir kavram olan ölüm dürtüsünü yaratması Freud’un okyanus hissinden yoksun olmasından ötürü açılan bir boşluğu doldurma çabasıydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-STYLE: italic"&gt;Yazma, kökenine bakacak olursak, namevcut bir insanın sesiydi; ve ikametgâh, insanın büyük ihtimalle hep hasret kaldığı ve içinde güvende ve huzurlu hissettiği ilk meskenin, anne rahminin yerine geçmekteydi.&lt;/span&gt; (3)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Psikanaliz Üzerine adlı eserinde, Freud dürtülerin duygular ürettiği ve bu yüzden her eylemin kökünde dürtülerin bulunduğu fikrini ortaya attı. Dürtülerin başlangıçta her eylemin temelini oluşturduğu konusunda Freud’la hemfikirim, fakat Freud’un söylediğinin tersine, ben duyguların yalnızca dürtülerin tezahürü olduklarını düşünmüyorum. Böyle olmaktan çok, duygular dış uyarıcıların yoğunluk seviyelerindeki değişikliklere tepki olarak ortaya çıkarlar. Dış uyarıcılar nesnelere karşı duygular yaratırlar ve dürtüye denk gelmek üzere üretilen nesnelerin duygusal niteliği sayesinde dürtüler doyuma ulaşır. Ama bir nesneyi arzulamayı üreten tam da bu denk gelme sürecidir, ki böylece bilinçdışı dürtü “bilinçli” arzuya dönüşür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1920 yılında yayımlanan Haz İlkesinin Ötesinde başlıklı makalesinde, Freud dürtü kuramını gözden geçirmiş ve ölüm dürtüsü kavramını ortaya atmıştır. Bu gözden geçirilmiş dürtü kuramında, Freud yaşam dürtüsünün hem cinsel dürtüleri hem de kendini koruma dürtülerini içerdiği yönünde bir kavramsallaştırmaya başvurmuştu. Ölüm dürtüsünü ise bir kendi kendini yok etme dürtüsü olarak tanımlanmıştı. Böylece Freud başlangıçta cinsel dürtülerin sadist unsurlar da içerdiklerine değinmişti. Narsisizm Üzerine (1914) adlı eserinde geliştirdiği ilk dürtü kuramında Freud saldırganlığın yaşam dürtüsüne dahil olduğunu ima ederken, Haz İlkesinin Ötesinde adlı çalışmasında ele aldığı ikinci dürtü kuramında saldırganlık inorganik hale dönmeye yönelik bir istenç olduğundan benliğe karşı yöneltilmekte ve kendi kendini yok etmeye yardımcı olmaktadır. Bu resme göre, eğer adaptasyon hayatta kalmak için zaruriyse, o halde saldırganlık yaşama karşıdır ve ölüm dürtüsünün tezahürüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anki durum karşısında, Lacan’ın özne kuramı ışığında Freud’un dürtü kuramı için birkaç değişiklik önereceğim. Düşünce beyinin bir ürünü olduğuna göre ve birçok psikanalistin doğrulayacağı üzere metafiziksel olaylar psikosomatik olaylardan oluştuğuna göre, beden (soma) ve akıl (psyche) arasındaki alanı doldurabilecek tek şey bir fantezidir. Bu fantezi (‘Ben’) bu ikisi arasındaki hiçliği temsil eder; onları ayırırken birleştirir. Dürtülerin kaynağı hususunda Freud’un kuramına katılmıyorum. Ama ben de bilinçli arzular ve bilinçdışı dürtüler arasında bir ayrım yapıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lacan’ın bu alandaki katkısı bilinçdışı dürtülerin dış koşullar tarafından şekillendirildiğini ve bilinçli arzulara dönüştürüldüğünü farketmesidir. Ne var ki, benim için Lacan’ın kuramı, Donald Winnicott’un sözleriyle ifade edecek olursak, tıpkı Hobbes’un modern iktidarı tasvir etmek için kullandığı Leviathan metaforu gibi, psikosomatik olayları sosyopolitik bir bağlama yerleştirmeye yarayan salt bir geçişken nesne (transitional object) olarak kalmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, ölüm ve ölümün iktidar ile ilişkisi üzerine düşünceleri, dürtüler, dürtülerin kaynakları ve dürtülerin oluşum süreçleri gibi konular için uygun olduğundan Foucault üzerinden Hobbes’a döneceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3. Boşluk, Dürtüler, Otomatlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hobbes’un Leviathan adlı eserinde söylediği en önemli şey —ki ben bunun hâlâ yeterince geçerli olduğunu düşünüyorum— ölümün mutlak efendi olduğu ve ölüm korkusunun özneleri mevcut toplumsal düzene uyum sağlamaya zorladığıdır. Leviathan bu ölüm korkusuyla beslenir ve zaten Leviathan’ın kendisi insanlara ölüm korkusunu aşılar. Eğer Batılı toplumlarda ölümün hiçlikle ilişkilendirildiğini aklımızda tutarsak, Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu adlı eserinde merkezinde bir hiç/lik barındıran modern iktidar yapısını tasvir etmek için Jeremy Bentham’ın Panoptikon’unu bir metafor olarak kullanmasının nasıl ve neden yeniden önem kazandığı netlik kazanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="FONT-STYLE: italic"&gt;Çevrede, halka şeklinde bir bina; merkezde, bir kule; bu kule halkanın iç kısmına doğru açılan beyaz pencerelerle delinmiş; kuleyi çevreleyen bina her biri binanın genişliğince uzanan hücrelere bölünmüş; hücrelerin iki penceresi var, birisi içeride, kulenin pencerelerine doğru bakıyor; diğeri, dışarıda, hücrenin bir ucundan diğer ucuna ışığın girmesini sağlıyor. Tek yapılması gereken, merkezdeki kuleye bir gözetici yerleştirmek ve her hücreye bir deliyi, bir hastayı, bir suçluyu, bir işçiyi ya da bir öğrenciyi kapatmak. Arkadan gelen ışığın etkisiyle, ışığın tam karşısında durarak, çevrenin hücrelerindeki küçük tutsak gölgeler kuleden rahatlıkla gözlemlenebilir. Bunlar birçok kafes, her birinin içinde yalnızca bir aktörün oynadığı birçok küçük tiyatro gibi, tamamen bireyselleştirilmiş ve sürekli görünür kılınan hücreler. Panoptik mekanizma uzamsal birlikler yaratarak sürekli görmeyi ve anında tanımayı mümkün kılıyor. Kısacası, bu mekanizma zindan ilkesini ya da zindanın üç işlevini —kapatmak, ışıktan yoksun bırakmak, saklamak— tersine çevirir; yalnızca birincisini muhafaza eder ve diğer iki işlevi eler. Tam ışıklandırma ve bir gözeticinin gözü, korumaya yarayan karanlıktan daha iyi zapteder. Görünürlük bir tuzaktır.&lt;/span&gt; (4)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Foucault, doğrudan ona referans vermese de, Hobbes’un canavarı Leviathan’ın bir makineye dönüştüğünü gösterir. Ben bu makinenin de bugün bir dönüşüm sürecini yaşadığını ve ne organik ne de inorganik, ne görünür ne de görünmez olup da hissedilen bir şeyin biçimini almaya başladığını düşünüyorum. Bu, duygusal güç olarak iktidardır. İktidar artık metaforlar aracılığıyla temsil edilemez. Çünkü metafor yalnızca bir fantezi dünyası olarak var olan metafiziksel dünyaya ait bir kavramken, günümüzde iktidar daha önce hiç olmadığı kadar maddi bir varlığa sahiptir ve maddiyatı deneyimin psikosomatik ve sosyopolitik alanlarını birleştirdikçe parçalanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İktidarın otomatlaşması, yani iktidarın Hobbes tarafından gösterilen organik bir halden Foucault tarafından gösterilen inorganik bir hale dönüşmesi, Foucault, Marksizm ve Tarih adlı eserde Mark Poster tarafından farklı bir şekilde ve farklı bir bağlamda incelenmiş. Poster’in Markizm ile ilişkili olarak Foucault yorumundan etkilenerek ve söylem ile iktidar arasındaki ilişki bağlamında, ben, farklı bir şekilde ve farklı amaçlarla, Foucault’nun Panoptikon kavramsallaştırmasının, teknolojideki son gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda, günümüzde iktidarın işleyişlerini anlamada faydalı fakat yetersiz olduğunu iddia ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yeni durumda özneler Panoptikon tarafından tutsak edildiklerini biliyorlar, fakat Süperpanoptikon içerisinde serbestçe süzülüyormuş gibi yapıyorlar. Bunun sebebi ise Panoptikona daha derinden tutsak edilmeleridir; orada kendilerini parçalanmış bulmaları; kendilerini korkunç bir biçimde odalarının, hücrelerinin daha önce hiç keşfedilmemiş köşelerine itilmiş durumda bulup kendilerini kaybetmeleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Foucault’nun biyo-iktidar kavramının yeni formülasyonu olarak Süperpanoptik söylem Eros ve Thanatos’un rollerini değiştirir; yaşam ve ölüm dürtülerine dair anlayışlarımızı ve yanlış anlamalarımızı suistimal eder; ve iç çatışmalarımızı yönlendirip bizi hasımlara dönüştürür. Bunu, yaşam ve ölüm, organik ve inorganik arasındaki zaruri sınırı silip hayali bir birlik hissi yaratmanın koşullarını olanaklı kılarak; yaşam biçimlerinin sürekli dönüşümünün ve çoğalmasının aynı anda gerçekleşmesi için birbirlerinden ayrı ve/ama birbirlerine bitişik kalmak zorunda olan cümle öznesi (sözcelenen) ve sözceleme öznesini birleştirerek yapar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi maddi üretim ve metafiziksel üretim arasındaki çatışmayı ele almanın pratik bir yolunu kuramsallaştırma yolunda bir adım atacağım. Dolayısıyla bu noktadan itibaren, bu çatışmanın nasıl ortaya çıktığını ve nasıl husumete dönüştüğünü göstermeye çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni Dünya üzerindeki organsız bedenin damarlarının içerisinde işleyip de dışlamaya çalıştığı eski Dünyanın bedensiz organını üreten bir yansıtma (projeksiyon)- içyansıtım (introjeksiyon) mekanizması bu sağlıksız çatışmanın iki kutbunu üretiyor. Biri toplumsal diğeri metafiziksel olup da birbirlerine karşıt olan bu iki kutup ne kendilerini ne de karşıtlarını besliyorlar, ama bir olumsuzluk olarak ötekiliğin üretilmesine katkıda bulunmaktan geri kalmıyorlar, ve böylece birbirlerine karşıt olarak konumlanıp her ikisinin de parçalanışına sebep olacak korkunç tuzağın kurulmasında önemli bir rol oynuyorlar. Her ikisini de yok eden husumet dolu bir sürecin tutsağı haline geliyorlar. Birinin diğeri olmaksızın hayatta kalabilmesi olanaksız olmasına rağmen, birbirlerini yemeyi tercih ediyorlar. Toplumsal üretim ötekinin dışlanmasını üretirken, metafiziksel üretim ötekinin hayali bir imgesini üretiyor. Ne zaman bu iki üretim tarzı beraber işlese, hayali olmayan ve husumet gerektirmeyen bir varoluş biçiminin imkansızlığının koşullarını yaratıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şunu eklememiz gerekir; sorun yansıtma-içyansıtım mekanizmasının kendisinde olsa da, biz dertlerimize devayı dışarıda arıyoruz. Bütün kötü niteliklerimizi ötekilerine yansıtıyoruz ve bu şekilde onları bize karşı olumsuz olmakla suçluyoruz. Sonuçta, ötekinin olumsuzluğunu, ya da olumsuzluk olarak ötekiliği yaratıyoruz. İçimizdeki ve dışımızdaki olumsuz hep biz tarafından yaratılıyor, çünkü dışa yansıttığımızı içe, içe yansıttığımızı da dışa yansıtıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4. Özne ve İktidar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özne ve iktidar arasındaki ilişki, Nietzsche, Marx ve Freud’dan beri Avrupa düşünce tarihinin yönünü belirleyen bir tema olarak çok önemli bir rol oynadı. Hem Horkheimer ve Adorno gibi Frankfurt Okulu düşünürleri, hem de Deleuze ve Foucault gibi post-yapısalcı düşünürler bu meseleyi farklı biçimlerde çalışmalarına konu ettiler. Bu tezin başlangıcından önce Adorno’nun Negatif Diyalektik ve Marcuse’nin Akıl ve Devrim adlı eserlerinden oldukça etkilenmeme rağmen, daha sonraları Deleuze ve Foucault’ya dönüp erken Frankfurt Okulu’nun bazı kısıtlayıcı etkilerini azaltacak araçlar buldum. Birçoğunun, örneğin Habermas’ın, düşündüğünün aksine, post-yapısalcılığın ve eleştirel teorinin birbirlerine sunabilecekleri ve özelde hâkim düzenin ve genelde nihilizmlerin pratik eleştirisi için kullanılabilecek birçok şey olduğunu düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her iki gruptan da almak istediğimi aldıktan sonra, hem post-yapısalcılık ve eleştirel teori, hem de teori ve pratik arasındaki ilişkiyi incelemek adına her grubu diğerinin bağlamına asimetrik olarak yerleştirdim. Bu iki düşünce tarzını birbirlerinin üzerine yansıttım. Amacım, günümüzün gerektirdikleri uyarınca eyleme dönüştürülmesi mümkün olan bir dünyaya pratik olarak bakma yolunu kuramsallaştırmaktı. Pratik Kleincı aynaları kullandım, ve gördüklerim çok tuhaftı ve hâlâ öyle. Thomas Hobbes’u ve Michel Foucault’yu bir hücre içerisinde kendi kuyruğunu ısıran yılan şeklinde buldum. Marcuse ise hücrenin dışında kendinden emin bir biçimde Reich’ın ve onun orgazm kuramının korumacı elinin altındaki bir gardiyan melek gibi durmaktaydı. İçsel tiyatromun sahnesinde zamanla şekil alan bu imgenin ortaya çıkması üzerine, sonunda çalışmamın yönünü ve amacını belirleyebildim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tezin hareket noktası, on sekizinci yüzyılda Aydınlanma ile birlikte ortaya çıkan iktidar üzerine geliştirilen modern söylemdir. Metafiziğe ve Hristiyan dogmatizmine bir yanıt olarak Aydınlanma kendini yalnızca evrensel akıl tarafından yönetilen bir düşünce sistemi olarak sunuyordu. Aydınlanmanın Diyalektiği adlı eserlerinde Horkheimer ve Adorno, Marx’ı ve Freud’u, ve kendilerini bu gelenek içerisine yerleştiriyorlardı. Ben Foucault’yu da aynı Aydınlanma geleneğinin içinde görüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Michel Foucault’nun Panoptikon yorumu ve Thomas Hobbes’un Leviathan’ı bu noktada çok anlamlı bir birliktelik içerisine giriyorlar, çünkü her ikisi de metaforlar aracılığıyla açıkladıkları modern iktidar yapısının ideal modelinin itici gücünü akıl (psyche) ve beden (soma), akıl (reason) ve akıl-dışı (non-reason), yaşam dürtüsü ve ölüm dürtüsü arasındaki çatışmanın sömürülmesinden elde ettiğini söylüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu iktidar yapısı hâlâ baskın olmakla birlikte, aynı zamanda görünürlüğünü azaltırken hâkimiyetini artırıyor. Bunu, aslında haz ilkesi tarafından yönetilen özneleri gerçeklik ilkesiyle yönetildiklerine inandırarak yapıyor. Bu durum öznenin sağlık anlayışında bir değişime sebep oluyor. Buna ileride değineceğim. Öncesinde öznenin sağlık anlayışındaki değişimle yakından ilgili bir başka şeye değinmem gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aydınlanma, Büyük Öteki’nin otoritesinin dünyevileşmesini ve İncil’in mutlak otoritesinin yerine araçsal aklın inşa edilmesini niteliyor. Bu bakımdan Aydınlanma efendiler ve köleler arasındaki basit bir rol değişikliğiymiş gibi görünüyor; metafiziksel dünyanın temsilinin içerdiği sorun aynı kalıyor. Örneğin, Walter Benjamin öznenin içerisinde bir Leviathan yaratan panoptik mekanizmanın kurduğu bu tuzağa karşı bizleri uyarıyor. Mekanik Yeniden Üretim Çağında Sanat Eseri adlı makalesinde Benjamin sinemanın yanlış ellere düştüğü takdirde faşist bir propaganda makinesine dönüşebileceğini iddia ediyor. Benjamin hem politikanın estetikleştirilmesine hem de estetiğin politikleştirilmesine karşı çıkıyor. Benjamin’in makalesinde gözden kaçan nokta ise sistemin yapısının içerdiği sorunun ta kendisi olan akıl-dışının temsili ve metafiziksel kavranışlarının ideolojisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada Herbert Marcuse ile hangi noktada farklılaştığımı söylemem gerek. Marcuse modern batı kapitalist toplumlarının hasta olduğunu düşünüyordu. Kendisini hasta toplumun dışındaki sağlıklı özne olarak gördü ve amacını hasta toplumun iyileştirilmesi olarak belirledi. Marcuse’nin bir terapi olarak siyasal felsefesi günümüzün gittikçe karmaşıklaşan sorunlarını anlamak için artık yeterli değil. Çünkü artık iktidar baskıcı/ezici olmaktan daha fazlası olmuş durumda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5. Günümüzün Hapsedilmiş Yaratıcıları&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer günümüz elektronik müziğinin durumuna bakacak olursak görürüz ki yaratılan üç boyutlu sesler o denli temsili değillerdir ki sanki odada tuhaf organik sesler çıkaran ve başka bir boyuttan gelen bir organizma vardır. Elektronik müziğin önemine birazdan değineceğim, fakat öncelikle Herbert Marcuse’nin kapitalizmin hayatta kalabilmek için nasıl da karşı-öznelerin ölümüyle ve öznenin içerisinde dış etkilerce kurulan bir yaşam dürtüsüyle yönetilen baskın tüketici öznenin yaşamıyla beslendiği kuramına yeniden değinmemiz gerekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özetleyecek olursak, Marcuse’nin Tek-Boyutlu İnsan adlı eserinde geliştirdiği kuramı, bütün karşı-kültür ürünlerini soğurup kendi unsurlarına dönüştüren, iki boyutlu olanı tek boyuta indirgeyen, ve böylece direniş güçlerini direnileni güçlendirme yoluna sevk eden bir tek boyutlu piyasa toplumu hakkındaydı. Marcuse’nin sorunu karşı-kültürel üretimin iki-boyutlu alanının dağılması ve tek-boyutlu ilişkilerin tahakkümü altında olmasıydı. Marcuse, mitolojik betimlemenin hem hâkim toplumsal gerçekliğin daha iyi anlaşılması hem de karşı-toplumsal gerçekliğin yaratılması, dolayısıyla var olan toplumsal gerçekliğin eleştirilmesi için kullanılmasını öneriyordu. Marcuse’nin söyledikleri bir bakıma hâlâ geçerliliğini koruyor, fakat bu kuramı kullanabilmek için onu günümüz durumunun getirdiklerine uyarlamamız gerekiyor. Bu yüzden ben Marcuse’nin kuramının ilgisiz olan kısımlarını yok sayıp benim incelemem için gerekli olan kısımlarını bulmaya çalışacağım. Günümüz Süperpanoptik toplumlarının sorunlarını anlayıp çözmek için Marcuse’nin kuramının yetersiz olduğu doğrudur. Yine de bu kuram günümüz psikosomatik ve sosyopolitik ilerlemesinin hizmetindeki gelişmeleri kavrayabilmek için olumlu bir potansiyel sunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Madonna’nın son albümü Confessions on the Dance Floor bile Londra’daki bir DJ’in odasında üretildi. Elektronik dans müzik ürünleri çoğunlukla insanların yatak odalarındaki kişisel bilgisayarlara yüklenen ve özellikle elektronik müzik yapmak için üretilen programlar tarafından üretiliyor. Elektronik dans müziğinin aygıtlarındaki bu son değişiklik elbette bugünün dijital ses makinelerinin sunduğu muazzam olanaklardan kaynaklanıyor. Bu makinelerin maddi bir varlığı yok; çünkü bilgisayarlara dijital veri şeklinde yükleniyorlar. Klavyedeki birkaç tuşa basarak bilgisayara bir stüdyo yüklemek bile mümkün. Bu bağlamda, müzik yapmak müzik yapmanın kurallarına dair bilgiye sahip olmak yerine üretim araçlarının teknik bilgisine sahip olmayı gerektiriyor. Söz konusu elektronik müzik olduğunda, sesler hâlihazırda bilgisayara yüklenmiş bulunuyor; bir müzik yapımcısı olmak için yapılması gereken tek şey, bu sesleri bir araya getirmek, onları düzensiz ama olumlu bir biçimde üst üste getirip yeni ve farklı bir şeyler üretmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer Beethoven’in müzik yapmak için müziği önce orkestradan dinlemesi, müziği tamamıyla şekillendikten/yapıldıktan sonra bestelemesi gerektiğini hayal edersek, elektronik müziğin üretim sürecinde yapımcının ne denli paradoksal bir durumla karşı karşıya olduğunu anlayabiliriz. Bu durumun tuhaflığını anlamak için Beethoven’in kendi müziğinin notalarını, orkestranın çaldıklarını dinlediği sırada yazdığını farz etmemiz, yani Beethoven’in yaptığının tam tersini hayal etmemiz gerekiyor. Elektronik müzik yapımcısının aksine, Beethoven müziğini aklındaki içsel orkestra çaldıkça yapıyordu; maddi gerçeklikteki bir orkestra çaldıkça değil. Elektronik müziğin durumunda, o içsel orkestra artık yaratıcının aklında değil, bilgisayarda bulunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu alandaki bazı oldukça yaratıcı ve deneysel akıllar kendi bedenlerinin ya da başka hayvanların bedenlerinin içinden gelen sesleri kaydedip, bilgisayara yükleyip, sentezleyici ve efekt ünitelerinin yardımıyla bu sesleri müziklerinde kullanacakları birtakım ritimlere ve melodilere dönüştürüyorlar. Örneğin, kalp atışı bazı elektronik müzik çalışmalarında hem bateri hem de bas gitar yerine kullanılabiliyor. Bilgisayarın yardımıyla kalp atışının sesini silmek, yankılamak, geciktirmek, derinleştirmek, koyulaştırmak, hafifletmek, yavaşlatmak, hızlandırmak mümkün olabiliyor. Ve böylece uygun bir yapım sürecinden sonra ne tamamen organik ne de tamamen inorganik olan sesler ortaya çıkıyor. Bu ürünler hem internet üzerinden dijital olarak alınıp satılıyorlar, hem de benzer başka ürünlerle mübadele ediliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ürünlerin duygusal nitelikleri oldukça fazla. Beş en gelişmiş elektronik müzik türünün, yani Tekno, House, Elektro, Trans ve Breakbeat türlerinin üreticileri beden ve akıl arasındaki eşiğin sahipleri olduklarını ve inşa ettikleri ses duvarlarıyla bedeni ve aklı birbirlerinden ayrı ama birbirlerine bitişik olarak muhafaza ettiklerini iddia ediyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönemde tanıklık ettiğimiz Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sının Kudurmuş Yeni Dünya’ya dönüşmesidir. Öyle bir dünya ki beden ve akıl, fantezi ve gerçeklik, doğa ve kültür, organik ve inorganik, hayat ve ölüm arasındaki o en bilindik sözde sınırların bulanıklaşmasından da öte, tamamen gözden kaybolması söz konusu. Ne var ki, aynı zamanda, bu sınırlar bir yeniden belirme sürecindeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elektronik müzikteki son gelişmeler bize inorganik olanın nasıl da, en azından ses olarak, organikten daha organik olabileceğini örnekliyor. Ses üreten makinelerin hızla gelişmesiyle birlikte artık öyle sesler üretiliyor ki dinlediğinizde tuhaf bir şekilde tanıdık olan bir âlemden gelen canlı bir organizma varmış gibi hissediyor, hatta daha da kötüsü, bu seslerin kendi aklınızdan ve bedeninizden çıktığını düşünüyorsunuz. Bu tarz bir müziği dinlemek, zihinsel olan ile bedensel olan arasındaki net ayrımı anlamsız kılıyor. Özellikle CD’ler ve DVD’lerin sunduğu üç boyutlu ortamlar sayesinde sesi kitlelere orijinal, canlı kayıtlardan daha gerçek bir biçimde sunmak mümkün oluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok insanın sandığı gibi bu tür müziğin çok az dinleyiciyle buluştuğunu düşünmek yanlış olacaktır. Aksine, reklam yapımcılığı sektöründe bu tür müziğin hem dinleyicileri hem de üreticileri hâkim pozisyonlar elde etmeye başladıklarından ötürü, elektronik müzik, özelikle de underground minimalist tekno-elektro müzik, radyo ve TV’lerde gördüğümüz ürünlerin reklamlarının arka planında git gide daha fazla kullanılmaya başlıyor. Zihinsel ve bedensel ya da organik ve inorganik arasındaki ayrımın silinmesiyle birlikte, minimalist elektronik müziğin günümüz yoğun ve telaşlı yaşam biçimlerinin reklamlarında kullanılması, neredeyse tamamen küreselleşen kapitalizmin etkilediği ve etkilendiği çağımızın nihilist kültürüne özel yaşam/ölüm dürtülerinin sömürülmesine iyi bir örnek teşkil ediyor. Televizyondaki LG U880 ultra-ince cep telefonu reklamı yaşam/ölüm dürtülerinin sömürüsünün nasıl gerçekleştiğini çok sert bir biçimde ortaya koyuyor. Reklamda telefon içerisinde atan bir kalp gösteriliyor. Ya da, kalp etrafını çevreleyen şeffaf bir telefon varmış gibi gösteriliyor. Arka planda ne organik ne de inorganik olup da aynı anda organik ve inorganik olan minimalist tekno müzik var. Telefonun içinde atan kalp derin ve koyu bas sesini yaratıyor ve buna telefon içinden gelen aşırı derecede elektronik ama yine de organik sesler eşlik ediyor. Sanki de insanın kendi kalbi telefonun içinde atıyor; telefon sen oluyorsun, dolayısıyla telefon senin oluyor… Telefonun şeffaflığının, telefonu kaplayan damarlardan ötürü, ete benzer olduğunu aklımızda tutarsak, yaratılan kapsamlı etki çıplak kemiklerine indirgenen ultra minimalist yaşama dair oluyor. Halbuki aslında LG U880 cep telefonu ultra minimalist bir tavrın tamamen karşıtı olan bir ürün. Mesaj bu cep telefonunun sizi hayata bağladığı yönünde. Halbuki gerçekte ürün sizi hayatın kendisinden uzaklaştırıyor. Reklamın son sözleri “Hayat İyidir” benim bu reklama yönelttiğim eleştiriyi, inorganik bir nesne olan bu olağanüstü ses-imgenin canlı bir organizma kılığında görünmesine dair eleştirimi doğrular nitelikte. Burada, inorganik olan organik olanın yerini alırken ve yaşamın ortasında bulunan ölümün gerçekliği dışlanırken, yaşam/ölüm dürtülerinin sömürüldüğü ve baskı altında tutulduğu aşikârdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinde bulunduğum bu duruma bakacak olursak, Benjamin’in ve Marcuse’nin kuramları, tam da bu rollerin değişmesi politikasını geride bırakmak gerektiğinin farkına varmadıkları ölçüde, yetersiz kalıyorlar, çünkü Panoptikon ve Leviathan aynı anda hem öznenin içinde hem de öznenin dışında bulunuyorlar ve rollerin değişmesi bu tehlikeli zamanlarda hiçbir anlam ifade etmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Süperpanoptik toplumların gelişmiş yansıtma-içyansıtım mekanizmalarının açığa çıkardığı sorunların çözümü için, birçok düşünürün iddia ettiği gibi özellikle cevapsız bıraktıkları yanlış ve doğru sorular bakımından post-yapısalcılık ve eleştirel teorinin birbirlerini dışlamadıklarını göstermeye çalışıyorum. Eğer Adorno ve Foucault’nun çalışmalarına bakacak olursak, düşüncelerinin büyük bir kısmının teori ve pratiği nasıl uzlaştıracakları sorusu üzerine odaklandığını görürüz. Tıpkı teori ve pratik gibi, post-yapısalcılık ve eleştirel teori de her zaman hâlihazırda uzlaşmıştırlar, çünkü her ikisi de Nietzsche’den, Marx’tan ve Freud’dan gelmektedir. Her zaman hâlihazırda uzlaşmış olabilirler, fakat bu uzlaşmayı gerçekleştirmenin tek yolu ortak hedeflerini gerçekleştirmekten geçmektedir; teoriyi olağan yaşamın hizmetine sunmak, varoluşun koşullarını geliştirmek, ve özgürlüğü yaşamak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kulağa nahoş gelme ihtimali olsa da, yeni olan ancak ve ancak bazı insanların hain olup kendi varoluş tarzlarının temellerini sarsmalarıyla, ya da en azından ışığın herkesin üzerinde parlayabileceği ya da ölümün kendini gösterebileceği alanlar açmaya çalışmalarıyla ortaya çıkabilir. Birileri başkalarını gücendirme riskini almak zorundadırlar, çünkü her durum kendi ifadesine ihtiyaç duyar ve her sorun kendi içinde çözümünün en azından yarısını barındırır. Bütün mesele teoriyi ve pratiği birbirlerinin hizmetine sunmaktır. Kendi zamanının gerçeğine uymayan teori bir hiçtir. Önemli olan, olağan bir yaşamın banal kazalarıyla uğraşmanın pratik yollarını kuramsallaştırmaktır. Sanırım, bu söylediğim hem Foucault’nun hem de Adorno’nun hemfikir olabileceği bazı noktalardan biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6. Nietzscheci Özne&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak hastalığa yol açan kötü vicdan kavramını yaratan Nietzsche’ye dönüyorum. Bu kötü vicdan yol açtığı hastalık tarafından besleniyor ve memnuniyetsiz adamı (man of ressentiment) yaratıyor. Nietzsche’nin memnuniyetsizlik dediği, Klein’ın haset dediğine denk geliyor. Haset/memnuniyetsizlik ile hiçlik istenci/yaşam-ölüm dürtüleri arasındaki bağıntıyı daha iyi görebilmek için, başlangıçtan, yaşamın ilk yılından başlayacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özne için herşeyin yeni olduğu bir dünyada, hiçbir şey sembolik değildir. Özne sembolik düzenin içine doğar, ama yine de kendi doğduğu sembolik düzenden tamamen farklı olan başka sembolik düzenler de vardır. Özne, tıpkı bir göçebe gibi, bir sembolik düzenden diğerine geçer. Bu geçiş o kadar anidir ki adeta tanınmaz ve tespit edilemez bir durumdur. Yeni sembolik düzeninde özne herşeyi ilk kez tecrübe eder; tıpkı ilk yılını yaşayan çocuk gibi. Çocuk dış gerçeklik ve iç gerçeklik arasında arabuluculuk yapar. Henüz hiçbir şey iyi ya da kötü değildir. İç dünya dalgalanan betimleme parçaları olan kısmi nesnelerden, bir sefalet kütlesinden oluşur. Çocuk, eylemleri aracılığıyla hem sembolik düzeni çökertir, hem bir gerçeklik üretir. Çocuğun henüz nasıl soracağını bilmediği birçok soru vardır. Melanie Klein’a göre bu, çocuğun iyi nesneler ve kötü nesneler arasında ayrım yapmayı öğrenmesini sağlayan paranoyak-şizoid pozisyondur. Paranoyak-şizoid pozisyonun ardından manik-depresif pozisyon gelir; bu çocuğun mutsuz bilinç olduğu dönemdir, çünkü annenin memesinin hem iyi hem de kötü olabileceğini öğrenir. Lacan’ın ayna-evresi —Hayali tanımlamalar dönemi— çocuğun çevresindeki nesnelere göre davranmayı öğrenmesine yarayan birtakım Narsisist yanılsamadan ve hayali tanımlamalardan oluşan Klein’ın manik-depresif pozisyonunun bir versiyonudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nietzscheci özne her zaman çevrededir ve sürekli olarak onu çevreleyen nesnelerle temas halindedir. Aslında yalnızca temas halinde değildir, çünkü kendisi bu nesneler tarafından tanımlanmaktadır. Bu özne tükettiği üzerinden üretilir. Özne bir şeyler satın alır ve sonra o şeyler öznenin kimliksiz kimliğini belirler. Özne tükettiği şey olur, içe yansıttığı şeyi yansıtır. Şiddet, yıkım ve ölüm, ya da Kerouac’ın diyebileceği gibi “her yönde delilik” dolu bir dünyada, özne toplum içerisindeki kötülüğün yansıtıcısından başka bir şey olmaz. Günümüz Nietzscheci öznesinin bu paradoksal doğası bir oluşum süreci sırasında benliğin kendi içerisinde bir ötekiye dönüşmesinin sonucudur. Günümüzün benliği hem kendi içindeki ötekiler için bir hapishane olmuştur, hem de dışarısıyla ilişkisi olmayan, dış dünyada ötekilerin benliklerinin yaşadığının farkına varmayan, başkalarına ihtiyaç duymayan bir tek hücreli organizmaya dönüşmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir öznenin kendisini çevreleyen nesnelerle olan ilişkisi bize öznenin ölümle olan ilişkisine dair bir şeyler gösterir. Kullanım değerinin mübadele değeriyle olan karşıtlığının büyük öneme sahip olduğu bir dünyada, özne nesnelerin ve ölümün doğasını daha derinden kavrar. Ama bugün kullanım değerinin kendisi mübadele değeri tarafından belirlenmektedir. Bugünün dünyası, hiçbir şeyin bir başka şeyin yerini alamadığı bir dünyanın nerdeyse tam tersi bir dünyadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mübadele değeri üzerine inşa edilen toplumlarda özne ve nesne arasındaki ilişki paranoyak-şizoid pozisyona hapsolmuştur. Özne ile nesne arasında aslında olması gereken bir boşluk kalmaz. Herşey bir başka şeyin yerine geçebilir ve her şey mübadele edilebilir. Küresel kapitalizmin ilerlemesiyle öznenin kendisi bir nesneye dönüşür. Özne ötekinin arzusu ve tüketimi için bir nesneymiş gibi davranmaya başlar. Özne kendi kendisinin yerine geçer, kendi kendisini mübadele eder. Küresel kapitalizmle birlikte özne kendini bir makine gibi hissetmeye başlar; aslında esasen organikken kendi içinde inorganik olur. Bir başka deyişle, organlar organ değilmişler gibi işlemeye başlarlar, her türlü organiklik inorganiklikle, yaşam ölümle yer değişir, ve böyle bir tür toplumda herkes her zaman hâlihazırda ölüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küresel kapitalizm gerçekten de herkesi birbiriyle olan ilişkisinde eşitlemiş gibi görünmektedir. Herkes eşit tüketme hakkına sahiptir ama herkes hiçbir şekilde bunu yapabilecek araçlara sahip değildir. Öznenin basit bir tüketici olarak bu durumu özneyi bir tüketim öznesi olarak nesneleştirir. Özne (doğal olarak) tüketen-boşaltan bir makineye, ya da (kültürel olarak) bir içeyansıtma-dışayansıtma mekanizmasına indirgenir. Bu herkesin değiştirilebilir olduğunu gösterir; herkes birbirinin rolünü oynayabilir. Bir başka deyişle, fark edilmeyen bir hiç kimse olmak yerine, değiştirilebilir ve harcanabilir bir şey olmayı tercih ederler. Ve bu “kendini bir hiç yerine bir şey hissetme” durumu, bu “hiçlik olarak benlik” hissi, güvende olmak ve her şeyi bilmek için mücadele etmekten vazgeçilmesiyle birlikte gelir. Özne benliğinin bir hiçliğe indirgenmesini bir kazanç olarak görmeye başlar. Halbuki bu özne ve nesneye dair olması gereken tüm farklılığın kaybedilmesidir. Özne sıradan bir sembolik kişi olmak ister. Küresel kapitalizmin ilerlemesiyle sürü-içgüdüsü her özneyi kuşatır ve bu sürü-içgüdüsü yaşam dürtüsünün ölüme karşı mücadeleden ibaret bir yaşama indirgenerek sömürülmesinin sonucundan başka bir şey değildir. Özne artık farklı olma yükünü taşımak zorunda değildir. Bu şekilde bu zamanda küresel kapitalizmin hem öznenin kendisini unutmasını mümkün kılan koşulları, hem de benliğin hatırlanmasını imkansız kılan koşulları yarattığını, bir karşı-bilgi olarak benliğin bilgisizliğini (non-knowledge) ürettiğini söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nietzsche’nin Ecce Homo adlı otobiyografik kitabı onun önceki kitaplarının bir etkisi, bir belirtisi, Avrupa’nın birçok kısmında, ama özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde ve Britanya’da onun külliyatının içindeki öteki olduğuna göre, bu kitap “sağlıklı yaşamın” en baskın biçiminin bir reçetesi olarak düşünülmelidir. Geçmişe dair içerdeki ötekinin bugünün benliği olduğunu, aklın içindeki akıl-dışının aklın kendisine dönüştüğünü söylemek kulağa hakaret gibi gelebilir, ama yine de sorular geçerliliklerini hâlâ korumaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Nietzsche’nin birçok yenilgiye sebep olmuş ve olmaya devam eden yenilgisinden ne öğrenebiliriz?&lt;br /&gt;2. Ben ve öteki arasında husumete dayanmayan ve hayali olmayan bir ilişkiyi mümkün kılabilecek koşullar nelerdir ve bu koşullar nasıl sağlanabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;© Cengiz Erdem, Life and Death in a Raving New World, 2007.&lt;br /&gt;Çeviren: Mehmet Ratip.&lt;br /&gt;(EMAA Dergisi, Kasım-Aralık, 2008)&lt;br /&gt;Resim: Leonardo Da Vinci&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Notlar:&lt;br /&gt;&lt;meta content="text/html; charset=utf-8" equiv="Content-Type"&gt;&lt;meta content="Word.Document" name="ProgId"&gt;&lt;meta content="Microsoft Word 12" name="Generator"&gt;&lt;meta content="Microsoft Word 12" name="Originator"&gt;&lt;link href="file:///C:%5CUsers%5CH%5CAppData%5CLocal%5CTemp%5Cmsohtmlclip1%5C01%5Cclip_filelist.xml" rel="File-List"&gt;&lt;link href="file:///C:%5CUsers%5CH%5CAppData%5CLocal%5CTemp%5Cmsohtmlclip1%5C01%5Cclip_themedata.thmx" rel="themeData"&gt;&lt;link href="file:///C:%5CUsers%5CH%5CAppData%5CLocal%5CTemp%5Cmsohtmlclip1%5C01%5Cclip_colorschememapping.xml" rel="colorSchemeMapping"&gt;&lt;style&gt; &lt;!--  /* Font Definitions */  @font-face 	{font-family:"Cambria Math"; 	panose-1:2 4 5 3 5 4 6 3 2 4; 	mso-font-charset:162; 	mso-generic-font-family:roman; 	mso-font-pitch:variable; 	mso-font-signature:-1610611985 1107304683 0 0 159 0;} @font-face 	{font-family:Calibri; 	panose-1:2 15 5 2 2 2 4 3 2 4; 	mso-font-charset:162; 	mso-generic-font-family:swiss; 	mso-font-pitch:variable; 	mso-font-signature:-1610611985 1073750139 0 0 159 0;}  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-unhide:no; 	mso-style-qformat:yes; 	mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman","serif"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:EN-GB; 	mso-fareast-language:EN-US;} p.MsoFootnoteText, li.MsoFootnoteText, div.MsoFootnoteText 	{mso-style-noshow:yes; 	mso-style-unhide:no; 	mso-style-link:"Dipnot Metni Char"; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman","serif"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:EN-GB; 	mso-fareast-language:EN-US;} span.DipnotMetniChar 	{mso-style-name:"Dipnot Metni Char"; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-unhide:no; 	mso-style-locked:yes; 	mso-style-link:"Dipnot Metni"; 	font-family:"Times New Roman","serif"; 	mso-ascii-font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; 	mso-hansi-font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:EN-GB; 	mso-fareast-language:EN-US;} .MsoChpDefault 	{mso-style-type:export-only; 	mso-default-props:yes; 	font-size:10.0pt; 	mso-ansi-font-size:10.0pt; 	mso-bidi-font-size:10.0pt; 	mso-ascii-font-family:Calibri; 	mso-fareast-font-family:Calibri; 	mso-hansi-font-family:Calibri;} @page Section1 	{size:612.0pt 792.0pt; 	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;/div&gt;&lt;p class="MsoFootnoteText" style="TEXT-ALIGN: justify;font-family:times new roman;" &gt;&lt;span lang="EN-GB"  style="font-size:100%;"&gt;(1) &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Sigmund Freud, &lt;i&gt;Civilization, Society, and Religion&lt;/i&gt; [Uygarlık, Toplum, ve Din], çev. Angela Richards (London: Pelican, 1985)&lt;?xml:namespace prefix = o /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;meta content="text/html; charset=utf-8" equiv="Content-Type"&gt;&lt;meta content="Word.Document" name="ProgId"&gt;&lt;meta content="Microsoft Word 12" name="Generator"&gt;&lt;meta content="Microsoft Word 12" name="Originator"&gt;&lt;link href="file:///C:%5CUsers%5CH%5CAppData%5CLocal%5CTemp%5Cmsohtmlclip1%5C01%5Cclip_filelist.xml" rel="File-List"&gt;&lt;link href="file:///C:%5CUsers%5CH%5CAppData%5CLocal%5CTemp%5Cmsohtmlclip1%5C01%5Cclip_themedata.thmx" rel="themeData"&gt;&lt;link href="file:///C:%5CUsers%5CH%5CAppData%5CLocal%5CTemp%5Cmsohtmlclip1%5C01%5Cclip_colorschememapping.xml" rel="colorSchemeMapping"&gt;&lt;style&gt; &lt;!--  /* Font Definitions */  @font-face 	{font-family:"Cambria Math"; 	panose-1:2 4 5 3 5 4 6 3 2 4; 	mso-font-charset:162; 	mso-generic-font-family:roman; 	mso-font-pitch:variable; 	mso-font-signature:-1610611985 1107304683 0 0 159 0;} @font-face 	{font-family:Calibri; 	panose-1:2 15 5 2 2 2 4 3 2 4; 	mso-font-charset:162; 	mso-generic-font-family:swiss; 	mso-font-pitch:variable; 	mso-font-signature:-1610611985 1073750139 0 0 159 0;}  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-unhide:no; 	mso-style-qformat:yes; 	mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman","serif"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:EN-GB; 	mso-fareast-language:EN-US;} p.MsoFootnoteText, li.MsoFootnoteText, div.MsoFootnoteText 	{mso-style-noshow:yes; 	mso-style-unhide:no; 	mso-style-link:"Dipnot Metni Char"; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman","serif"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:EN-GB; 	mso-fareast-language:EN-US;} span.MsoFootnoteReference 	{mso-style-noshow:yes; 	mso-style-unhide:no; 	vertical-align:super;} span.DipnotMetniChar 	{mso-style-name:"Dipnot Metni Char"; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-unhide:no; 	mso-style-locked:yes; 	mso-style-link:"Dipnot Metni"; 	font-family:"Times New Roman","serif"; 	mso-ascii-font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; 	mso-hansi-font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:EN-GB; 	mso-fareast-language:EN-US;} .MsoChpDefault 	{mso-style-type:export-only; 	mso-default-props:yes; 	font-size:10.0pt; 	mso-ansi-font-size:10.0pt; 	mso-bidi-font-size:10.0pt; 	mso-ascii-font-family:Calibri; 	mso-fareast-font-family:Calibri; 	mso-hansi-font-family:Calibri;} @page Section1 	{size:612.0pt 792.0pt; 	margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoFootnoteText" style="TEXT-ALIGN: justify;font-family:times new roman;" &gt;&lt;span lang="EN-GB"  style="font-size:100%;"&gt;(2) &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Freud, 357&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div style="TEXT-ALIGN: justify;font-family:times new roman;" &gt;&lt;span lang="EN-GB"  style="font-size:100%;"&gt;(3) Sigmund Freud, &lt;i&gt;Civilization and Its Discontents&lt;/i&gt;&lt;span style="font-size:0;"&gt; [Uygarlığın Huzursuzluğu]&lt;/span&gt;, çev. James Strachey (London: Penguin, 1985), 279&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;p class="MsoFootnoteText" style="TEXT-ALIGN: justify;font-family:times new roman;" &gt;&lt;span lang="EN-GB"  style="font-size:100%;"&gt;(4)&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Michel Foucault, &lt;i&gt;Discipline and Punish&lt;/i&gt; [Hapishanenin Doğuşu], çev. Alan Sheridan (New York: Pantheon Books, 1977), 200&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-6552274128829521020?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/6552274128829521020/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/kudurmus-yeni-dunyada-yasam-ve-olum_3821.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/6552274128829521020'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/6552274128829521020'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/kudurmus-yeni-dunyada-yasam-ve-olum_3821.html' title='Kudurmuş Yeni Dünyada Yaşam ve Ölüm'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SfFubAWoNXI/AAAAAAAAACk/LbWJIMn1zgs/s72-c/dvman.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-4072811180538550642</id><published>2009-04-22T03:38:00.000-07:00</published><updated>2009-11-21T03:14:35.322-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ALAIN BADIOU'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ÖLÜMSÜZLÜK TEORİSİ'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='CENGİZ ERDEM'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ETİK'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ZENO'/><title type='text'>Ölümsüzlük Teorisi</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SfGV7VUYYzI/AAAAAAAAAC8/i1WguBApHKQ/s1600-h/zeno.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5328204680723456818" src="http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SfGV7VUYYzI/AAAAAAAAAC8/i1WguBApHKQ/s320/zeno.jpg" style="cursor: hand; float: left; height: 320px; margin: 0px 10px 10px 0px; width: 200px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SfGVrHM9LEI/AAAAAAAAAC0/JM_WoIcOW90/s1600-h/zeno-arka.jpg"&gt;&lt;img alt="" border="0" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5328204402056309826" src="http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SfGVrHM9LEI/AAAAAAAAAC0/JM_WoIcOW90/s320/zeno-arka.jpg" style="cursor: hand; float: right; height: 320px; margin: 0px 0px 10px 10px; width: 201px;" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hayatımın bu karanlık dönemi elbet bir gün sona erecekti. O vakte kadar yapmam gerekense kendimi bir ölümsüz olarak tahayyül etmek suretiyle ölüm, ölmek düşüncesini hayata geçirmeyi olasılıklar dışına hapsetmekti. Ne de olsa şimdiye kadar hiçbir ölümsüzün öldüğü, ölebildiği görülmemişti. Eğer bir ölümsüz ölebilecek olsaydı kendisine ölümsüz denemezdi herhalde. Herneyse, içinde bulunduğum günlerin karanlık oluşunun birden çok sebebi vardı aslında. Ama benim gözümde büyüttüğüm, adeta işte bir saplantı haline getirdiğim sebep tekti. Hayatımın içinde bulunduğum zaman dilimi içerisinde karanlık diye tabir edilebilmesini mümkün, hatta gerekli kılacak o kadar çok sebep varken benim her şeyi tek bir sebebe indirgeyip söz konusu sebebi olduğundan ve hatta belki de olabileceğinden çok daha büyük görmemin ve göstermemin sebebi ise elebette ki öteki sebeplerden, yani işte belki de asıl sebeplerden kaçmak arzusunu taşıyor oluşumdu. Tabii bunu ancak şimdi anlayabiliyorum, iş işten geçtikten sonra yani.&lt;br /&gt;Herkesin anılarını yazmayı alışkanlık haline getirdiği, insanların anılarının paylaşılmaya değecek kadar önemli olduğunu düşünmekte tereddüt etmediği, ve hatta bununla da kalmayıp anılarını yazıp basmayı marifet bellediği bir dönemden geçmekte olduğumuzu göz önünde bulundurarak ben de modaya uydum ve şu anda okumakta olduğunuz bu kitabı yazmaya koyuldum. Ama benim ötekilerden farkım yazmakta olduklarımın geçmişte yaşadıklarımdan ibaret olmaktan ziyade, geçmişte yaşadıklarımın şimdim ve olası geleceğim üzerindeki etkilerini konu alması. Yani hayli spekülatif bir denemeyle karşı karşıyayız burada. Bu gerekli teferruatı da paylaştığımıza göre herhalde artık işin özüne inebilir ve konudan uzaklaşmak pahasına neden insanların büyük bir kısmının kendilerinden üstün olduğunu bildikleri diğer insanların kuyusunu kazmaya meyilli oldukları üzerine bir miktar ahkâm kesebiliriz. İstisnaların kaideyi bozmaya muktedir olduğunu da akılda tutarak bu konuda şunu söyleyebiliriz ki, aşağılık kompleksi sosyal hayata üstünlük kompleksi şeklinde yansıyan patolojik bir ruhsal durumdur. Ruh doktorları kendilerinin de aynı sorundan muzdarip olduklarını bildikleri için olsa gerek, bu konu üzerinde düşünmeyi ısrarla reddetmektedir. Dolayısıyla da her vesileyle kuyusu kazılan bir aşağılık kompleksi mağduru olarak ben şahsen bu konuya bizzat eğilmekte fayda gördüm. Kitap süresince bir ölümsüz olarak ölümlülerin dünyasına tıpkı bir kuş misâli bakabilmeyi gerektiren birtakım spekülasyonlar yapacağımı ise şimdiden belirteyim. Belirteyim ki okuyucunun bu kitapta karşılaşması kuvvetle muhtemel akıldışı düşüncelerin birer dayanağı olsun.&lt;br /&gt;Ölümsüz olduğumu anlamam aşağılık kompleksimi aşma çabalarımın bir ürünüdür denebilir aslında, ki nitekim işte denmiştir de zaten. Ama hemen altını çizeyim, benim ölümsüzlüğüm Romantikler’in ölümsüzlük anlayışından tamamen farklı. Şöyle; ben yaşamın sonsuzlukla çevrelendiği inancına sahip olmaktan ziyade sonsuzluğun yaşam denilen ölüm süreci tarafından çevrelendiği kannatindeyim. Konuya açıklık getirecek olursam ise diyebilirim ki benim için her insan kendi içinde sonsuz yaşam olanakları barındırmakla beraber, sosyal hayat dediğimiz hapishane bu olanakların önüne set çekip insanı düşünüp yapabilecekleri son derece kısıtlı bir varlığa dönüştürür. Yani toplum denilen yığın, insan denilen varlığa akıldan yoksun bir hayvan muamelesi yaparak onu ölümlü bir mahlûğa dönüşütür. Doğrusunu söylemek gerekirse bu kanıya varmak son derece zor oldu benim için. Çünkü 21. Yüzyıl’da yaşayan bir insanın çıkıp da ben ölümsüzüm diyebilmesi için aklını yitirmiş olması gerekirdi, ki nitekim ben de ancak aklımı yitirdikten sonra buldum kendimde bir ölümsüz olduğumu dile getirebilecek cesareti. Lâkin hemen belirteyim, benim yitirdiğim akıl bir ölümlünün aklıydı. Yani bir ölümsüzün aklıyla bakıldığında insanlığın sağ duyusu diye nitelendirebileceğimiz illetin mağduru olan bir mahlûkatın aklından başka bir akıl değildi benim yitirdiğim akıl, ki insan aklının nelere kadir olduğunu bilen okuyucularımın takdir edeceği üzere öyle bir aklın muhafazasından ziyade yitirilmesinde fayda vardır. Nitekim söz konusu akıl yitirilmiş ve bu yitirişin faydaları da çok geçmeden görülmüştür tarafımdan. İşte mevcut sosyal yapının perspektifinden bakılınca akıldan yoksun bir ölümlü olarak görülen, ama aslında toplumdışı bir ölümsüz olarak sürdüğüm yaşam, tüm engelleme girişimlerine rağmen böyle, yani bu yitirişle başladı.&lt;br /&gt;Mevcut düzen tarafından tahakküm altında tutulan insan hayatı o kadar çok olasılık barındırmaktadır ki bünyesinde, bu olasılıklar gayet rahatlıkla sonsuz olarak nitelendirilebilir. Sonsuzluk kavramı ise ezelden beridir düşünürlerin aklını kurcalamış bir sorundur. Pek çok düşünür sonsuzluk kavramını düşünülemez olarak nitelendirmiş ve tıpkı aşağılık kompleksiyle üstünlük kompleksi arasındaki derin ve karmaşık ilişki üzerine düşünmeyi kişisel sebeplerden ötürü bir tarafa bırakan psikanalistler gibi söz konusu düşünürler söz konusu kavramı hapsolduğu çağdışı düşüncelerden kurtarıp yeniden ele almak ve yeni bir anlamla donatmak yerine, doğrudan düşünmek eyleminin kendisini bir tarafa bırakmıştır. Belli ki sonsuzlukla karşı karşıya kalan beyin felç olma riskiyle karşı karşıya gelebilmektedir. Beyin felç olunca düşüncenin iflâs etmesininse kaçınılmaz olacağını ise bilmiyoruz söylemeye gerek var mı, ama gene de söylüyoruz işte, belki vardır diye.&lt;br /&gt;Görülüdüğü üzere biz herkes gibi anılarımızı yazmıyoruz sevgili okur. Bilâkis, yaşadıklarımızın, anlamı gelecekte anlaşılacak düşüncelerimiz üzerindeki etkilerini yazıyoruz. Herkes gibi bizim de “yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz bir şeyler var” yani. Ama bizim yaşadıklarımız o kadar sıradışı ki bu yaşananlardan öğrenilenler de son derece sıradışı düşünceler şeklinde zuhur ediyor kaleme alınıp kâğıda dökülünce. Düşüncelerimizin toplumsallaşma uğruna saçmalamak eğilimine yenik düşmemesi için özellikle yürürlüğe soktuğumuz ve alçaklıkla yükseklik arasındaki ilişkiyi alt-üst ettiğine inandığımız bu ne idüğü belirsiz akıl yürütme düzeyi ise anacak ölümsüzlüğümüzün bir etkisi olabilir herhalde. Zira ölümsüzlüğün yan-etkileri olduğu kadar doğrudan etkileri de vardır kannatimizce. Zaten bilincin malûm enginlerini yara yara dolaşan bir yazma eyleminden başka hangi eylem hakikatin fışkıracağı yarıklar oluşturabilir ki dil vasıtası ile zihinde? Zevki damarlarına zerk etmeyi alışkanlık haline getirmiş yazarlara inat biz acıyı doğrudan beynimize enjekte ede ede bu hallere geldik işte ve cümlelerimizin sonlarını e harfleriye bitirmezsek rahat edemiyoruz netice itabarı ile. Sanırız ki bu düşünce treninden atlayıp ebediyete intikal etmezsek içinde bulunduğumuz kısır döngüyü kıramayacağız.&lt;br /&gt;Ölümsüz olunca ilk karşılaştığımız gariplik benliğimizin yitimi olmuştu. Ölümlü ve siyasi bir hayvan olan ben, ölümsüz bir bize dönüşmüştü. Benliğimiz bu durumu neşeyle karşılayacaktı tabii. Ne de olsa bir elin nesi vardı, iki elinse sesi. Nerde çokluk orda bokluk olduğunu ise anlatımızın kurgusu gereği şimdilik yadsıyacak, ona bir hiç muamelesi yapacaktık, ki nitekim yapmaktaydık da zaten işte. Her neyse, ölümsüzlük ölümlüler için geçerli ve mümkün olan pek çok şeyi olduğu gibi, intihar etmeyi de imkânsız ve anlamsız kılıyordu. Ölümsüz insan sonsuza dek yaşayacağını bildiği için olsa gerek, eylediği eylemler ve söylediği söylemler vasıtasıyla son derce temkinli bir varlık portresi çiziyordu. Ölümlülerin değer atfettiği pek çok şeyin ölümsüz için en ufak bir kıymeti harbiyesi yoktu. Daha başka ne denebilir ki bir ölümsüzü bir ölümlüden farklı kılmak için? Elbette ki pek çok şey. Ama yer darlığı sebebiyle şimdilik hâlihazırda söylemiş olduğumuz şeyleri söylemekle yetinip geriye kalan farklılıkları anlatımızın ilerleyen safhalarına bırakıyor ve bir ölümsüzün ölümlüler arasında yaşaması kuvvetle muhtemel zorluklara geçiyoruz şimdi. Bu bağlamda öncelikle belirtmek isteriz ki bir ölümsüz doğası gereği söz konusu zorluklara tamamen kayıtsız bir varlıktır. Zira onun için ölümlülerin dünyası devasa boyutta bir saçmalıktan ibarettir. Bir ölümsüz ölümlülerin dünyasında olup biten hadiselere karşı tamamen duyarsızdır. O kadar ki en feci felâketler bile onun için en ufak bir anlam ifade etmez. Ölümlülerin dünyasında geçerli olan iyilik ve kötülük kavramları bir ölümsüz için içi tamamen boş kavramlardır. Çünkü ölümsüzler iyinin ve kötünün ötesinde olduklarını düşünmekten ziyade, iyinin ve kötünün gerisinde veya altında olduklarının idrakine varmış varlıklardır. Zira onlar için iyi ve kötü ideal olan ve bu yüzden de ulaşılmaz kavramlardır.&lt;br /&gt;Ölümsüzleri aptal sanan okuyucularımız için hemen belirtelim, bir ölümsüz bir gün mutlaka öleceğini gayet iyi bilir. Zaten her ölümsüz bir gün öleceğini gayet iyi idrak etmiş olduğu için ölümsüzlük mertebesine yükselmiştir. Hiçbir ölümsüz ölümün anlamını idrak etmeden neyse o, yani bir ölümsüz olamaz. Ölümlülerin büyük bir kısmı ise ölüm üzerine yeterince düşünmedikleri için birer ölümlü formunda ölmeye mahkûm olmaktan kurtulamaz ve ölümün mağduru olarak ölürler. Bu zavallı mahlûklar kendilerini hayvanlardan farklı birer insan sandıkları için ölümlü birer hayvan olarak acıya mıhlanmış birer yaşam sürdürürler. Artık hepimizin bildiği gibi Kapitalizm, kölesi olan bilinçleri onları içinde bulundukları durumdan kurtulmaya yönelik herhangi bir eylemde bulunmaktan men eder. Kendi hastalıklarını ötekilere yansıtmak suretiyle çevrelerindeki herkese deli gömleği giydirmek ve bu vesileyle de işte kendilerini normal hissetmek eğilimindedir bunlar. Ben ruh doktoruna gidiyorm ve bana şu ilaçları veriyor, kendimi çok iyi hissediyorum, sen de git ruh doktoruna, sana da versin bu ilaçları ve sen de iyi hisset kendini, demek suretiyle depresyonu günün normu haline getirmeye çalışır durur bunlar. Oysa ki depresyon son derece ciddi bir hastalıktır ve günün normu haline gelse bütün sistem çökecektir. Çöksündür tabii; bir ölümsüz olarak mevcut sistemin çökmesine bir diyeceğimiz olamaz herhalde. Lâkin bizde tedirginlik yaratan, haplarla mutluluğu yakaladığına inanıp da önüne gelen herkese aynı yoldan yürümeyi önerenlerin düştüğü biçarelik halidir, ki söz konusu biçarelik halinin engin bir şuur yoksunluğundan, bir başka deyişle muazzam bir bilinçsizlikten kaynaklandığını bilmiyor, daha doğrusu bilemiyoruz söylemeye gerek var mı.&lt;br /&gt;Buraya kadar yazdıklarımızdan anlaşılacağı üzere ölümsüzlük bilincine ulaşmak için ölümlülük bilincini son noktasına kadar götürüp tersine dönmesini sağlamak gerektiği aşikârdır. Bir ölümsüz için ölümün imkânsız olduğunu intihar girişimlerinin sonuçsuz kalması bağlamında daha önce belirtmiştik. Peki ama hastalık ve kazalar sonucu gerçekleşen ölüm vakaları karşısında ne olmaktadır bir ölümsüze? İşte bu tür sorularla ölümsüzlük teorimize neşter vurmaya meyilli okuyucularımızın sorularını anlamsız kılmak için özellikle kaleme aldığımız bir sonraki bölüm sanırız konuya açıklık getirecektir.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Birinci çoğul şahıs için henüz çok erken olduğuna kanaat getirdim ve bu vesileyle de işte tekrar birinci tekil şahısa dönmeye karar verdim. Ama iş işten geçmeden hemen belirteyim, arada bir kaymalar, yani birinci tekil şahıstan birinci çoğul şahısa hiç beklenmedik ve yersiz geçişler olabilir. Hatta okuyucu uyarılmalıdır ki bu geçişler birinci tekil şahıstan üçüncü tekil ve üçüncü çoğul şahıslara doğru seyirler bile izleyebilir. Okuyucu bunlara şaşırmamalı, bilâkis söz konusu geçişleri neşeyle olmasa bile en azından olgunlukla kucaklamalıdır. Zira şu anda yazılmakta olmakla beraber gelecekte okunmakta olacak olan bu anlatı normal bir bilincin ürünü olmaktan ziyade son derece bölünmüş ve buna bağlı olarak da kendi içinde pek çok çelişki ihtiva eden bir akıl yürütmenin ürünüdür. Bu anlatıcının bilinci kendi kendini katlayıp kendi dışına, yani bilinçdışına doğru bir seyir izlemeye meyillidir belli ki. Ama unutulmamalıdır ki bir önceki cümlede adı geçen bilinçdışı aslında bilincin içindedir. Kendisine bilinçdışı denmesinin ise ancak bahse konu dışın içteki bir boşluk şeklinde zuhur etmesi olabilir. İçteki bu boşluk o derece ulaşılmazdır ki bilincin perspektifinden bakılınca dışarıda diye tabir edilmesi gayet vaciptir. Psikanalizin temel kavramlarından biri olan bilinçdışının aslında bilincin içindeki adlandırılamayan bir boşluk olduğunu ise hayli spekülatif bir düşünme biçiminin ürünü olan psikanaliz bilimine aşina okuyucularımız bilecektir. Biz sadece bilmeyenler için belirtme ihtiyacı duyduk bu önemli ayrıntıyı. Her neyse, bu değerli bilgi de paylaşıldığına göre herhalde artık anlatıya kalındığı yerden devam edilebilir.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Çözümü imkânsız gibi görünen pek çok sorunu çözmem ölümün de, tıpkı bilinçdışının bilincin içindeki bir boşluk oluşu gibi, yaşamın içindeki bir boşluk olduğunu kavradığımda mümkün olmuştu. Evet, ölüm yaşamı çevreleyen bir son olmaktan ziyade yaşamın içindeki bir sonsuzluktu. Ve bu sonsuzluk her sonsuzluk gibi ancak bir boşluk şeklinde var olabilirdi. Biz insanlar ölümü yaşamın dışına hapsetmekle kendimize en büyük kötülüğü yapmaktaydık aslında, zira ölümü hep ve sadece başkalarının başına gelen bir hadise olarak algılıyorduk bu suretle. Oysa kişinin kendi ölümü asla tecrübe edilemeyecek bir durum olmakla birlikte son derece kişisel bir mevzuydu. Ölen için üzüntü duyulacak bir şey değildi ölüm. Ama insanlar başkaları öldüğü zaman yas tutmayı bir görev, kaçınılmaz bir gereklilik sayardı. Ölen kişinin artık var olmamasından ziyade artık aramızda olmamasıydı üzüntü duyulan şey. “Hayatını kaybetti” diye buyuran gazete haberlerini ezelden beridir saçma bulurdum ama bunu neden saçma bulduğumu açıklayamazdım. Şimdi açıklayabiliyorum işte: Ölen kişi bir şey kaybetmiyordu aslında ölünce, yaşayanlar onu kaybediyordu. Bir yakınları ölünce üzüntü duyan dirilerin ağlayıp sızlanmasının ardındaki bencilliği ise bilmiyorum deşifre etmeye gerek var mı bu radedden sonra. Elbette ki ben de üzüntü duyardım sevdiğim bir yakınım ölünce, ama bu gerçeğin beni söz konusu üzüntünün bencilce olduğunu dile getirmekten men etmemesi gerekiyor, ki nitekim etmiyor da zaten işte. İnsan denen mahlûk sevdiği kişiler ölünce o kişiler için değil, kendisi için üzülür kanımca. Buna katılıp katılmamaksa insanın acı gerçekleri kendine itiraf etme kabiliyetine bağlıdır.&lt;br /&gt;İnsan ruhunun karanlık yönü üzerine, söz konusu karanlık yönü aydınlatmak maksadıyla kestiğim bu ahkâmların kanları damlıyor dilime. İğrençleşmek ve korkunçlaşmak pahasına, hiç tereddüt etmeden, önce emiyorum sonra yutuyorum ahkâm kanlarını. Bu konu ileride tekrar açılıp açılmayacağı meçhul bir biçimde şimdilik kapanmıştır sevgili okur, metin ol, nur içinde yat, hatta gerekirse nur ol ve münasipse başımıza yağ.&lt;br /&gt;Nerede kalmıştık? Kaldığımız bir yer yoktu, öyle yazılıp yazılıp gidiyorduk. Kimdik biz? Bizler bu anlatıyı oluşturan cümlelerdik, kelimelerimiz bize karşıydı. Yazıldıkça yarattığımız anlamlar içlerinde boşluklar barındırıyordu ve kimileri bunlara doğal olarak anlam boşlukları diyordu. Hatta kimileri bununla da kalmayıp bizi anlamsızlıkla itham ediyordu. Çünkü kendileri anlamın varlığı için kendi içinde boşluklar barındırması gerektiğini bilmekten aşırı derecede acizdi. Acizliğin aşırılığı o boyutlarda seyrediyordu ki buna acizlik demek neredeyse ayıp kaçacaktı, ve hatta belki de kaçmıştı bile, kimbilir. Sadede gelecek olursak diyebiliriz ki anlam boşlukları anlamsızlık yaratmak yerine anlamın yaratılması için gerekli birer koşuldur. Anlamsızlık ancak ortada hiçbir şey yoksa var olabilir ve işin ilginç yanı hiçbir şeyin olmaması anlamsızlığı bile anlamsız kılabilecek bir durumdur. Bizler bu anlatının cümleleri olarak kendi içimizde hiçlik kelimesini barındırmamayı kararlaştırdık. Hiçlik yerine boşluk veya delik kelimlerini ihtiva edeceğiz bundan böyle, çünkü hiçliğin düşünülemeyecek bir şey olduğundan hareketle kelimesinin varlığının da yersiz olması gerektiğini düşünüyoruz. Boşluk, hiçlikle eş anlamlı değildir bizce, zira dünyada içi boş şeyler vardır ve dolayısıyla da düşünülebilecek ve hatta görülebilecek bir şeydir boşluk. Oysa hiçlik ne olduğunu bilemediğimiz, göremediğimiz, duyumsayamadığımız, tanımlayamadığımız şeyleri tanımlamak için kullanılan içi boş bir kavramdır, hatta kavram bile değildir, manadan tamamen yoksun bir kelimedir. Hiçlik anlamsızlığın ta kendisidir belli ki.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Konuyu gayet keskin bir dönüşle değiştirmek pahasına “Zeno: Filozofun bir ölümlü olarak portresi” adlı kitabı yazıp bitirdiğimde mizah kabiliyetimi yitirmiş olduğumdan olsa gerek, söz konusu kitabı adlandırma aşamasında hataya düştüğümü itiraf etmeliyim bu noktada. Bu itirafı etmeliyim ki konu girdiği çıkmaz yoldan çıkabilsin. Kitabın başlığı “Zeno: Filozofun bir ölümsüz olarak portresi” olmalıydı aslında. Çünkü portresi çizilen filozof hakikaten de ölümlüler arasında sıkışıp kalmış bir ölümsüzü anlatıyordu, ama Zeno’nun yeniden doğabilmesi için ölmesi gerektiği düşüncesi beni son anda kitabın adındaki ölümsüz sıfatını ölümlüye dönüştürmeye sevk etmişti. Uzun süre doğru kararı vermiş olduğum yanılsamasıyla avutmaya çalıştım kendimi, ama hayır, daha fazla katlanamayacağım bu kendimi kandırma işlemine. Zeno neyse o, yani bir ölümsüz olmalıydı. Her neyse, yazılıp basılan yazılıp basıldığı gibi kalmaya mahkûmdur belki, ama bu yazılıp basılana sonradan yapılacak eklentilerin onun anlamını değiştirmeye muktedir olmadığı anlamına gelmiyor. Geriye dönüp yaptığım bu hatayı düzeltmek mümkün olmadığına göre, Zeno’nun ölümsüzlüğünün ölümlülüğünden kaynaklanan bir ölümsüzlük olduğunu gösteren yeni bir kitap yazmalıydım. Roman boyunca bir ölümsüz gibi davranan ve romanın sonunda da ölümsüzlüğü kanıtlanan Zeno adlı filozofun, romanın alt-başlığında bir ölümlü olarak anılması içinden çıkılması güç bir çelişki doğuruyordu. İşte bu çelişkiye açıklık getirecek, devam niteliğindeki bir başka kitabın yazılması bu yüzden zaruriydi. Hatırlanacağı üzere Zeno romanın sonunda akıl hastanesindeki beyaz odasında yeniden doğuşuna giden yolu asfaltlamakla meşguldü yazı vasıtasıyla. Kullandığı kelimlerin insan ruhunda yaratması kuvvetle muhtemel tahribata ışık tutan Defter-i Tekvin adlı duvar yazıları Zeno’nun bir ölümlü olarak ölüp bir ölümsüz olarak yeniden doğmasına giden yoldu aslında. Zeno’nun ölümsüzlüğünün farkına varması için bir ölümlü olarak portresini yok etmesi, yani sembolik intiharını hayata geçirmesi gerekiyordu. Beyaz odasının duvarlarına yazdıklarıyla anlatılmaya çalışılan psişik ölümünün beynini beyaz bir sayfaya dönüştürmüş olduğu ve yeniden doğuşunun, Tanrı’nın tüm varlığı hiçlikten yaratması misali sonsuz bir beyazlık üzerinde oluşan kelime dediğimiz lekeler vasıtasıyla gerçekleşeceğiydi. Zeno önce Nonez’e, yani hiçliğe, sonra da Tekvin’e, yani yaradılışın kendisine dönüşmeliydi, ki nitekim dönüşecekti de zaten işte. Bu üç karakterin bir araya gelerek oluşturduğu bütünlük ise Zeno’yu hâlihazırda olduğu, lâkin olduğunun farkında olmadığı bir ölümsüz haline getirecekti. Zeno’nun başına gelen her şeyin bir anlam kazanabilmesi için katetmesi gereken bu zihinsel süreçler ise ancak Nietzsche’nin ebedi dönüş diye nitelendirdiği kısır döngünün kırılıp kısır olmayan bir döngüye dönüştürülmesiyle mümkündü.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;“&lt;em&gt;Neyse o, yani tam da bir kurbandan başka bir şey, bir ölüm-için-varlıktan başka bir şey ve dolayısıyla ölümlü bir varlıktan başka bir şey. Bir ölümsüz: İnsanın başına gelebilecek en kötü durumlar, O kendini hayatın karmakarışık ve zorbaca akışı içinde ayrı bir yere koyabildiği sürece, onun böyle olduğunu, yani ölümsüz olduğunu gösterir. İnsanın herhangi bir veçhesini düşünmek için, bu ilkeden yola çıkmamız gerekir. İnsan hakları varsa da, bunlar kesinlikle hayatın ölüme karşı hakları ya da sefalete karşı hayatta kalmanın hakları değildir. Ölümsüz'ün kendi kendilerine dayanan haklarıdır ya da Sonsuz'un ıstırap ve ölüm denen olumsallığın üzerinde uygulanan haklarıdır. Sonuçta hepimizin ölecek olması, geride sadece tozun kalacak olması, İnsan'ın, koşulların onu maruz bırakabileceği hayvan-olma ayartısına karşı koyabilen biri olarak kendini olumladığı anda sahip olduğu ölümsüzlük kimliğini hiçbir surette değiştirmez&lt;/em&gt;.”(1)&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bir ölümsüz olabilmek, daha doğrusu hâlihazırda olunubulunan ölümsüzlüğü idrak etmek suretiyle hayata geçirebilmek için ölümden kaçmak çözüm değildi, değildir. Bilâkis hayatta kalıp ölümlülüğü en ince ayrıntılarına ve en uç noktasına kadar tecrübe etmek suretiyle hâlihazırda ihtiva ettiği ölümsüzlüğü yazarak açığa çıkarmak gerekiyordu. Zeno’nun ölümlülük hâli kendi içinde sonsuz yaşamı, yani ölümsüzlüğü barındırıyordu. Zaten eğer öyle olmasaydı Zeno psişik ölümünü takiben yeniden doğamazdı. Kitap, “tekvin o yüzden bu kadar yakındır belki de işte, kim bilir...” sözleriyle bittiğine göre kitabın sonunda Zeno ölmüş olamazdı. Yani aslında olabilirdi ama olursa bu ölümün bir anlamı olmazdı. Zeno yeniden doğabilmeliydi ki ölümünün bir anlamı olsun, veya Zeno ölebilmeliydi ki yeniden doğabilsin. İşte bu paradoksal durum benim kafayı yememde rol oynayan en önemli etkenlerden biriydi. Şöyle: Ölümsüz olabilmek için önce ölmek gerektiği gibi bir durum söz konusuydu. İlk bakışta çelişik gibi görünen bu paradoksal durum ise insanın içindeki ölümsüzlük potansiyelini gerçekleştirmesi için son derece gerekli bir koşuldu. Ölü bir insanın bir daha asla ölemeyeceği bariz olduğuna göre, bir ölü formunda sürdürülen yaşamların ölümsüzlere ait yaşamlar olduğu söylenebilirdi, ki nitekim söylenmişti de zaten işte. Ölüm kaçınılmaz bir sondu elbet, fakat bu son sonluluğun sonu olabilirdi ancak. Sonluluğun sonunun da sonsuzluğun başlangıcı olduğunu ise bilmiyorduz bu aşamadan sonra söylemeye gerek var mı.&lt;br /&gt;***&lt;br /&gt;Bu arada hemen belirtelim, biz ve ben biriz, çünkü ben zaten içimdeki karakterlerin rollerini hayata geçirdiği bir tiyatro sahnesinden başka bir şey değilim. Yani ben bizim tiyatrodur denebilir, hatta ben yokum aslında, çünkü biz bilmekteyizdir ki bir ölür, geriye çokluk kalır diye de eklenebilir. Ölen bir’in yerine asla sıfır geçmez, çünkü sıfır, olmayan bir’den başka bir şey değildir. Bir’in yerine bir başka şeyden ziyâde hiçliğin kendisi geçtiği zaman ortaya çıkan niceliksellik ve niteliksellik dışı duruma verilen addır sıfır. Bir ise asla saf hâliyle var olamayacağına göre her şey iki’den başlar. Peki ama bir’in asla var olamayacağını da nereden çıkardık? Bir’in asla var olamayacağını bir yerden çıkarmış değiliz sevgili okur. Bir zaten hiç yoktu, asla olmadı. Sayılar sıfırdan başlar ve iki ile devam ederdi ama biz iki’ye geçebilmek için bir’in bölünebilir varlığına o kadar çok ihtiyaç duyduk ki asla olmayan bir şeyden varmış gibi söz ettik. Olmayan bir şeyden olması muhtemel bir başka şeye geçiş aşamasında bir basamağa ihtiyaç duyduk çünkü biz. Bir işte böyle doğdu, yani olmayarak olan, olmayandan olana geçebilmek için oldurulan ve hâlihazırda bölünmüş olduğu halde bölünebilir bir bütünlük maskesi takmış olarak doğdu bir. Demek ki sıfırdan sonra bir değil, iki gelir, çünkü her bir kendi içinde olan ve olmayan diye ikiye bölünmüştür, bölünmüş olarak doğar ve bölünmüş olarak ölür. Bir, hep ve sadece doğumdan önce ve ölümden sonra var ol(may)an bölünmüş bir bütünlüktür. Bu bağlamda Zeno gerçekten de ana rahminden çıkamadan ölmüş veya bilemediniz en iyi ihtimalle erken doğuma maruz kalmış bir roman denemesinden başka bir şey değildir denebilir, ki nitekim denmiştir de zaten işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(1) Alain Badiou, Etik: Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme, çev. Tuncay Birkan (İstanbul: Metis, 2004), 27-28&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;*Bu yazının yeniden gözden geçirilmiş FMHS versiyonu için bknz. &lt;a href="http://fantezimakinesindehakikatsizintisi.wordpress.com/2009/10/22/fmhs-23/"&gt;http://fantezimakinesindehakikatsizintisi.wordpress.com/2009/10/22/fmhs-23/&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**Zeno için bknz. &lt;a href="http://www.netkitap.com/kitap-zeno-filozofun-bir-olumlu-olarak-portresi-cengiz-erdem-cinius-yayinlari.htm"&gt;http://www.netkitap.com/kitap-zeno-filozofun-bir-olumlu-olarak-portresi-cengiz-erdem-cinius-yayinlari.htm&lt;/a&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;(c) Cengiz Erdem, Temmuz, 2008. &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-4072811180538550642?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='enclosure' type='text/html' href='http://www.netkitap.com/kitap/78105/zeno__filozofun_bir_olumlu_olarak_portresi.htm' length='0'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/4072811180538550642/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/olumsuzluk-teorisi_22.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/4072811180538550642'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/4072811180538550642'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/olumsuzluk-teorisi_22.html' title='Ölümsüzlük Teorisi'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/SfGV7VUYYzI/AAAAAAAAAC8/i1WguBApHKQ/s72-c/zeno.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-4395493400588874741</id><published>2009-04-22T02:43:00.000-07:00</published><updated>2009-04-22T03:14:17.099-07:00</updated><title type='text'>İsyan ve Uzlaşı</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Se7ndmp3DJI/AAAAAAAAABY/EmuowwLP7QU/s1600-h/knk4_7_2001_FOTO1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5327449905004219538" style="FLOAT: right; MARGIN: 0px 0px 10px 10px; WIDTH: 400px; CURSOR: hand; HEIGHT: 379px" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Se7ndmp3DJI/AAAAAAAAABY/EmuowwLP7QU/s400/knk4_7_2001_FOTO1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kendisini iktidara teslim etmiş insanlar hayatın ve ölümün gerçeklerini kabul etmeyen insanlardır.&lt;br /&gt;Bunlar genellikle düzmece sözlerle kendi hayatlarının ve ötekilerin ölümünün anlamsızlığını örtmeye meyillidir. İnsanın kendi iç yaşamını hiçe sayarak kurumsallaşmış ve hatta kemikleşmiş zihniyetlere ve değerlere boyun eğmekle kalmayıp üstüne bir de bu saçmalıklarla uzlaşması günlük hayatta karşımıza çıkan şiddetin kaynağıdır. Çünkü artık hepimizin bildiği gibi bastırılan iç gerçeklik kişinin iç dünyası ile dış dünya arasında bir bölünmeye sebep olur ve bu bölünme neticesinde oluşan kendinden nefret ötekilere yansıtılmak suretiyle şiddet formunda dışa vurulur. Böylece de işte saldırganlık insanlar arası ilişkileri kaçınılmaz olarak tahakkümü altına alır. Başarıya giden yol ötekiler üzerinde denetim ve hâkimiyet kurmaktan geçtikçe ve değer yargılarını bu tür bir başarı algısı tanımladıkça bireylerin günlük hayatta birbirlerine uyguladıkları şiddet gittikçe yaygınlaşarak toplum geneline yayılır ve bir süre sonra günün normu haline gelir. Böyle bir toplumsal yapı içerisinde zuhur eden mevcut düzenin hastalıklı kısır döngüsünün kırılıp söz konusu döngünün yarattığı nefret yumağının ötesindeki sevgi alanın yaratılması için çalışan hakiki muhalefet bilinci her halükârda ahmaklık veya hadi bilemediniz enayilik olarak nitelendirilmekten kurtulamaz. Oysa biz biliyoruz ki insanlık tarihi çatışmalar ve zıtlaşmalar neticesinde ilerleyen bir süreçtir. Lâkin yazılardaki eksiklikleri deşifre etmeye meyilli okuyucularımız için hemen belirtelim, az önce sözü geçen ilerleme her zaman bir gelişme şeklinde zuhur etmeyebilir. Yani çatışma ve zıtlıkların ortaya çıkardığı her zamansal ilerleme her daim bir gelişim olarak nitelendirilmemelidir, ki nitekim nitelendirilmemiştir de zaten işte. Her neyse, tüm bu bilgiler ışığında sanırız artık ünlü faşist Adolf Hitler’in nasıl bir gençlik istediğine dair sözlerine ve bu sözlerin konumuzla alâkasına geçebiliriz:&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Karşısında tüm dünyanın korkacağı bir gençlik yetişecek. Zorlu, buyurgan, korkusuz, acımasız bir gençlik istiyorum... Entelektüel eğitim istemiyorum... Ama hükmetmeyi öğrenmeliler. En zorlu sınavlarla ölüm korkusunu yenmeyi öğrenmeliler.”&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Görüldüğü üzere Hitler son derece isyankâr bir insandı ve gençliğin de aynı kendisi gibi olmasını istiyordu. Ama diğer yandan bakıyoruz ve görüyoruz ki Hitler’in çevresindeki hiç kimsenin isyankâr olmak gibi bir seçeneği yoktu, bilâkis herkesin tek seçeneği ya Hitler’le uzlaşmak, ya da ortadan kaybolmaktı. Çünkü Hitler’in isyankârlığı ötekilerin ölümüyle uzlaşmasından güç alan bir isyankârlıktı. Yani işte aslında onun isyankârlığı yaşamdan ziyade ölüme hizmet eden bir anlayış kıtlığının ürünüydü. Herkes ya Hitler’le uzlaşmalıydı, ya da ölmeliydi, ki nitekim uzlaşmayanlar ölmüştü de zaten. Ne uzlaşmak ne de ölmek isteyen isyankâr ruhlar ise soluğu Amerika’da almışlardı. Meselâ Frankfurt Okulu’ndan Theodor Adorno, Max Horkheimer, ve Herbert Marcuse gibi solcu isimler Amerika’ya sığınırken, aşırı sağ görüşleriyle tanınan Carl Schmitt Almanya’da kalıp Hitler’le uzlaşmış, Hitler’in talimatı üzerine parlamentonun feshedilmesinin ne denli gerekli olduğunu teorik olarak meşrulaştırmış, demokrasinin ne denli gereksiz olduğunu vurgulamış, ve/yani yalakalığı marifet bellemiştir. Görülüyor ki ölümden korkmakla faşizm arasında son derece derin bir bağlantı vardır.&lt;br /&gt;Şöyle: Ölümden korkan kişi ne denli adaletsiz ve vahşi olursa olsun mevcut yaşamla uzlaşmayı seçer ve ötekilerin ölümüne seyirci kalmakla kalmaz, aynı zamanda bu ölümlere alkış ve hatta çanak da tutar. Yani kendi canını kurtarmak için ötekinin ölümüyle uzlaşır. Diğer yandan mevcut faşist yaşama isyan eden kişinin kendi ölümüyle uzlaşmaktan başka seçeneği yoktur. Yani Carl Schmitt gibi bir uzlaşmacının uzlaştığı şey ötekilerin ölümüyken, Adolf Hitler gibi bir isyankârın isyan ettiği şey ötekilerin yaşamıdır. Bu bağlamda isyan ve uzlaşma kavramlarının nasıl olup da tek bir madeni paranın iki yüzü olabilecekleri, ve ne ile uzlaşıldığına veya neye isyan edildiğine göre isyan ve uzlaşının aynı amaca - ötekinin ölümüne – hizmet edebilecekleri gibi acı bir gerçekle karşı karşıya buluyoruz kendimizi. Belli ki ölüm ve yaşam söz konusu olduğunda pek çok kavramın anlamı tersine dönüşebiliyor, birbirinin zıddıymış gibi görünen söylem ve eylemler rolleri değişip iç içe geçip aynı amaca hizmet eder hâle gelebiliyormuş. Ölüme hizmet eden şeylere isyan edebilmek için yaşama hizmet eden şeylerle uzlaşmak gerektiğini ve yaşama hizmet eden şeylerle uzlaşabilmek için de ölüme hizmet eden şeylere isyan etmeyi bilmek gerektiğini söylemeye ise bilmiyoruz bu raddeden sonra gerek var mı.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;Karikatür anafikri: (c) Turhan Selçuk.&lt;br /&gt;&lt;div&gt;(c) cengizerdem, Haziran 2008.&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-4395493400588874741?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/4395493400588874741/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/isyan-ve-uzlas.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/4395493400588874741'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/4395493400588874741'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/isyan-ve-uzlas.html' title='İsyan ve Uzlaşı'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Se7ndmp3DJI/AAAAAAAAABY/EmuowwLP7QU/s72-c/knk4_7_2001_FOTO1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-4605880933651878334</id><published>2009-04-21T10:38:00.000-07:00</published><updated>2009-04-22T04:24:45.604-07:00</updated><title type='text'>Oyunu Bozmak, Oyunu Kurmak ve Büyüklerin Saçmalıkları</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Se4HUbBXBrI/AAAAAAAAABA/ffu5JOdqU-M/s1600-h/da+vinci-womb.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5327203456658114226" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 362px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Se4HUbBXBrI/AAAAAAAAABA/ffu5JOdqU-M/s400/da+vinci-womb.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;                                                      &lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Leonardo Da Vinci, Foetus in the Womb.&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Aslen Almanya doğumlu olmakla beraber çalışmalarının büyük bir kısmını İngiltere’de yalnızlık içerisinde sürdürmeyi seçen Melanie Klein çocuk psikanalizinin yaratıcısı ve en önemli kuramcısıdır. Freudcu psikanalizden radikal bir kopuş gerçekleştirerek anti-ortodoks, daha doğrusu a-ortodoks, yani durağanlık karşıtı, akışkanlık yanlısı bir duruşu benimseyen ve çocuk gelişimi ve pedagojisi üzerine yaşamı boyunca bıkmadan usanmadan araştırmalar yapan Klein’ın nesne-ilişkileri kuramı adıyla anılan teorileri lokâl olarak yurdumuzun, genel olarak ise dünyamızın mevcut durumu göz önünde bulundurulduğunda gittikçe artan bir öneme sahiptir.Klein’a göre çocuk daha dili öğrenmeden büyüklerin algıladığından farklı da olsa çevresindeki dünya ile derin ve karmaşık bir ilişki içerisindedir. Klein’ın nesne ilişkileri adını verdiği bu ilişkiler çocuğun dünyayı algılama biçiminde ve buna bağlı gelişiminde fantazmatik üretim ve hayal kurma yetisi gibi bilinç oyunlarının oynadığı önemli rolün altını çizmiştir. Klein Çocukların Psikanalizi adlı ilk kitabında paranoid-şizoid pozisyon diye tanımladığı yaşamın ilk yıllarını analiz etmiş, bu evrenin yerini dili kullanma yetisinin edinilmesiyle birlikte depresif pozisyona bıraktığını yazmış ve buna bağlı olarak da fantezinin yerini alan düşüncenin çocuğun iyi ile kötü arasındaki ayrımı yapabilecek idrak kabiliyetine kavuşmasını sağladığını belirtmişti. Klein bir diğer önemli yapıtı olan Haset ve Şükran adlı kitabına ise kendisini çevreleyen hasetli ortamın yarattığı bunalımın damgasını vuracak ve öznenin oluşumunda nesne-ilişkilerinin ve çocuğu çevreleyen sevgi veya nefret yumağının önemini vurgulamakla psikanaliz alanında muazzam bir devrim yapacaktı.Klein’a göre hepimiz yaşamlarımız boyunca paranoid-şizoid pozisyon ve depresif pozisyon arasında gidip geliriz. Yani aslında hiç kimse tamamen normal değildir ve olamaz da, çünkü dünya yapısı gereği normal bir yer değil, bilâkis son derece anormal hadiselerin cereyan ettiği bir yerdir. Bizler de dünyada yaşayan insanlar olduğumuza göre tüm bu anormalliklerden bağımsız bir biçimde normal insanlar olamayız. Normal olan tek şey normal diye bir şeyin olmadığıdır.Klein paranoid-şizoid ve depresif pozisyon kavramlarını yaratırken pozisyon kelimesini özellikle seçmiştir, zira bilmektedir ki bu pozisyonlar yaşamda birer ilerleme veya gerileme aşamasını ifade etmez. Bu ikisi daha ziyade arasında gidip geldiğimiz birer ruhsal durumdur. Diyalektik materyalizmi materyalist diyalektiğe dönüştürerek psikanalize uyarlamış bir insan olarak Klein’a göre paranoid-şizoid ve depresif pozisyonlar arasındaki gidip gelmeler bütünlüklerin statik yapısını bozmak ve statik olmayan akışkan bütünlükler oluşturmak arasındaki çalkantıları ifade eder. Eğer yaratıcılığın yaşamın anlamsız kaosundan bir bütünlük oluşturma eylemine verilen ad olduğunu akılda tutarsak Klein’ın teorilerinin içinde yaşadığımız koşullarla alakasını daha iyi idrak ederiz.Klein yeni bir şey yaratma sürecinde bütünlükleri bozmanın en az onları oluşturmak kadar gerekli olduğunu düşünüyordu. Yani yıkıcı dürtülerin, veya Freud’un kavramını kullanacak olursak ölüm dürtüsünün egemen olduğu paranoid-şizoid pozisyonda çocuk saldırgan ve yıkıcı tavırlar takınırken—oyuncaklarını kırmaya meyilli çocukları hatırlayınız—depresif pozisyonda çocuk kendi oyuncaklarını kırıp dökmüş olduğu için oynayacak oyuncak bulamaz ve üzüntü duyar, canı sıkılır ve bu can sıkıntısı neticesinde de oyuncaklarını kırmaması gerektiğini anlar; yani olgunlaşır. İşte bu olgunlaşma sayesinde kırıp dökme eğilimi geride bırakılıp onarma ve tamir etme arzusu doğar.Klein’a göre olgunlaşma sürecinde vicdan azabı önemli bir rol oynar, ki benim Klein’dan ayrıldğım nokta da zaten budur. Ben şahsen çocuğun vicdan azabı duymasının olumlu bir sonuç vereceğini ve çocuğu büyümeye sevkedeceğini düşünmüyor, vicdan azabı duymaksızın da doğru ile yanlış arasındaki ayrımın yapılabileceğini iddia ediyorum. Klein’ın bu hatasının İsa’nın çarmıha gerilmesi neticesinde duyulan vicdan azabı üzerine kurulmuş bir din olan Hristiyanlık geleneği içerisinde yetişmiş bir kişi olmasından kaynaklandığı, ve dolayısıyla da Hristiyan olmayan toplumlar göz önünde bulundurululduğunda geçerliliğini yitireceği türünde sözler sarfedenler olmuştur. Bu saptamalar bir noktaya kadar doğru kabul edilebilir zira tutarlı ve Klein’la alaklıdırlar. Ama ben bunlara katılıp katılmamayı bir tarafa bırakıp işin özüne inmeyi seven bir insan olarak bu eleştirilerin tutarlılık ve hatta doğruluk ihtimallerine rağmen yüzeysel ve yetersiz olduğunu belirterek vicdan azabının hem manik depresyona hem de daha şiddetli bir biçimde şizofreniye has ve paranoya tarafından kışkırtılan bir ruhsal durum olarak sorunun kendisi olduğunu, dolayısıyla da sorunun çözümünde işe yaramayacağını düşünüyorum. Yani olayı Klein’ın kendisini içinde bulduğu ve yaşamı boyunca da dışına atmak için didinip durduğu dinsel bir düşünce sistemine bağlamak yerine şunu söylemeyi seçiyorum: Çocukların dünyasında vicdan azabı diye bir şey yoktur. Vicdan azabı şiddetine bağlı olarak yetişkin manik depresyona ve şizofreniye has bir ruhsal durumdur. Paranoyak şahsiyetler içlerindeki kötülüğü dışa yansıtıp dünyayı saplantılarının küçük anahtar deliğinden hasetle izlemekte bir sakınca görmemekle kalmazlar, aynı zamanda dış dünya karşısında saldırgan tavırlar takınarak kendilerini şiddetin ve nefretin kölesi kılmayı da marifet bellerler. Paranoyakların tam aksine şizoid şahsiyetler ise kendilerinin sorumlu olmadığı konularda bile aşırı derecede vicdan azabı duyar, vicdan azabına mıhlanmış acı dolu bir yaşam sürdürürler. Depresif pozisyonda ise şizofrenlere özgü şiddetli vicdan azabı ve paranoyaklara özgü ötekine hükmetme ve haketmediği bir biçimde suçlu muamelesi yapma eğilimleri bir nebze olsun ortadan kalkar ve kişi mutsuz bilinciyle gerçeklerle yüzleşir. Yersiz vicdan azabı hisleri tamamen ortadan kalkmamıştır belki manik depresif şahsiyette ve/fakat en azından başa çıkılabilir bir düzeye inmiş, gerçeklikle bağlantıyı tamamen yok edecek ve dış dünyayla ilişki kurmayı imkansız hale getirecek boyutlarda seyretmemektedir artık. Yani kişi iyi ile kötünün içiçe olduğunu anlar ve bir şeyin iyiliğiyle kötülüğünü o şeyin içinde bulunduğu durumun belirlediğini idrak eder. Demek ki Klein’ın o noktada İsa’nın çarmıha gerilmesiyle duyulan vicdan azabı üzerine kurulan Hristiyanlığı bir gelişme olarak görmüş olması ve bu vesileyle de vicdan azabının olgunlaşmaya katkılarından söz etmekte bir sakınca görmemiş olmasının doğru olma ihtimali olsa bile bu volontarist ve indirgemeci bir değerlendirmedir ve Klein’ın konuyu bu derece indirgemeci bir temel üzerine inşa etmiş olduğu saptamasına varmak konuyu saptırmaktır. Bu tür yaklaşımların ise kimseye hizmet etmeyeceği, aksine insanlığı Klein gibi iyi niyetli bir insanın teorilerinden mahrum bırakarak insanlığın geleceğine zarar verme gayesi güttüğü aşikardır. Zira çocuğun aynı nesnenin aynı anda ve/fakat işte duruma göre hem iyi hem de kötü nesne olarak algılamasının, çocuğun iyi ile kötü arasında ayrım yapabilecek yetkinliğe ulaşmışlığının göstergesi olduğunu bizzat Klein’ın kendisi söylemiştir, ki sanırım bu da Klein’ın kendisine yöneltilen eleştirileri peşinen çökerttiğinin göstergesidir.Bence Klein içim mühim olan yapılan hatalardan olumlu sonuçlar çıkarabilmek ve hastayı olumlayıcı dönüşümlere tabi kılmaktır. Çünkü görüyoruz ki Klein’ın teorisi nefret üzerine değil, sevgi üzerine, olumsuzlama üzerine değil, olumlayıcılık üzerine kurulmuştur. Ama bununla beraber Klein’ın sevgiye giden yolda düşe kalka ilerleyen bir insanın, özellikle de bir çocuğun, işlemediği bir suçtan, büyüklerin aklı ile düşünülünce işlemiş gibi görünebileceği bir suçtan ötürü vicdan azabı duyması gerektiği yönündeki saptaması kendi teorisinin özüne ters düşmektedir. Zira büyüklerin dünyasında, yaptığı her hareketin suç sayıldığı bir dünyada çocuğun bu vicdan azabını duyabileceği pek de ikna edici değildir. Klein’a katılmadığım nokta işte budur: Bence özne suçlu doğmaz ama suç işlemek zorunda bırakılarak büyür. Ama bununla beraber şunu da söylemeliyim ki Klein’ın teorisi oldukça pratik ve kullanışlıdır everensel bir eleştirel teorinin gelişimi için, tabii eğer hataları olumlayıcı bir biçimde dönüştürüp geçmişten ders almayı öğrene ve öğrete/bilirsek.Nitekim aslen Cezayir kökenli bir Yahudi olan ünlü Fransız düşünürü Jacques Derrida metin analizleri esnasında suç işlemeyi olumlu bir şey olarak görür. İşe suç denilen şeyin önceden belirlenip özneye empoze edilen değerler ve kanunların bir ürünü olduğundan hareketle başlayan Derrida edebi yazarlarla eleştirel yazarlar arasında bir ayrım yapmaz ve ikisinin de yaratıcılıkla yokediciliğin içiçeliğinin bir sonucu olduğunu defalarca vurgular. Kendisine bu yüzden çok saldırılmıştır iki kesim tarafından da. Yaratıcı yazarlar işte Klein’ın an önce sözünü ettiğim o paranoid-şizoid ve depresif pozisyonlar arasında gidip gelen kişilerdir. Yaratıcılık, olanı, yani elde olan başka kitapları okuyarak, hatta yanlış okuyarak anlamını bozmayı ve daha sonra da bu yapısı bozulmuş anlamı yeniden kurarak ilerleme kaydedilmesini sağlar. Yani yaratıcılık yıkıcılığı içinde barındıran bir şeydir. Belki bir şey yapmak için başka bir şey yıkmak gerekmeyebilir, evet, ama eski bir şeyi yıkmış bulunmak yeni bir şey yaratmış olmanın bir sonucudur genelde.Derrida’nın deconstruction diye tabir ettiği ve anlamını tam yansıtmasa da Türkçe’ye yapıbozumculuk olarak çevrilmiş bulunan okuma tekniği aslında bir yazılmış olanı bozup yeniden yazma tekniğidir. Derrida metnin önce bildik, herkesçe kabul edildiği varsayılan anlamını gözler önüne serer, hemen akabinde ise bu egemen anlamın kendi içinde barındırdığı göz ardı edilmiş veya bilerek görmezlikten gelinmiş öteki-anlamlarını deşifre ederek mutlak anlamın kendi kendisini çökerten bir şey olduğunu gözler önüne serer. Derrida dil oyunları vasıtasıyla mutlak anlam denilen şeyin belirlenemezliğini ve ne denli kendi kendisiyle çelişen bir kavram olduğunu vurgular. Görüldüğü gibi Derrida’nın yaptığı aslında Klein’ın depresif pozisyonundan paranoid-şizoid pozisyona dönmek ve bu vesileyle de paranoid-şizoid pozisyona has bölme, parçalara ayırma, kırıp dökme eğilimini metin okumalarına uyarlamaktır. Bunu yapmakla aslında Derrida depresif pozisyonun varolabilmesi için paranoid-şizoid pozisyonu da kendi içinde barındırabilmesi gerektiğini gösterir. Derrida metnin kendi içinde bölünmüş olduğunu göstererek metni yeniden kurmuş olur ve böylelikle de mevcut ve alışılagelmiş bütünlüğün yapısını bozar. Bu yapıbozma, yani metni kendi içinde bölme ve parçalama işlemiyle biz okuyucular anlarız ki yaratıcılık ve yokedicilik, iyilik ve kötülük, çocukluk ve yetişkinlik, akıllılık ve akılsızlık, ilerleme ve gerileme, geçmiş ve gelecek, ve hatta ölüm ve yaşam içiçedir ve bütünlük denilen şey aslında bir yanılsmadan ibarettir. Zira parçalanmışlık bütünlüğün koşuludur. Ve her yetişkinin içinde bir çocuk ve her çocuğun içinde de dışarı çıkmayı bekleyen bir yetişkin vardır. Tıpkı bazı iyiliklerin içlerinde kötülüğü ve bazı kötülüklerin de içlerinde iyiliği barındırdığı gibi... (Demek ki Hegel haklıymış ve diyalektik materyalizm denilen şey dünyayı anlamak ve anlamlandırmak için gerçekten de son derece faydalı bir aygıtmış. Ama Marx, Hegel’den daha haklıymış çünkü Marx dünyayı anlamanın yetmediğini, anlama işlemini takiben dünyayı değiştirmek gerektiğini söylemiş Felsefi El Yazmaları adlı kitabında.)Egemen anlamlandırma biçiminin yapısıdır aslında bozulan ve Derrida bozduğu bu yapının yerine yenisini koymanın anlamsız bir çaba olacağını düşündüğü içindir ki pek çokları tarafından nihilist ilan edilmiştir. Oysa Derrida’nın yaptığı aslında yapıyı bozmak değil yapının zaten bozuk olduğunu ve onarılması için de yeniden bozulması gerektiğini göstermektir. Yani Derrida bozukluğun kendisini bozmak suretiyle egemen çarpıklığı düzeltmeye çalışmaktadır. Derrida’nın tersine çevrilmiş ve ucu açık diyalektiğinin yaptığı aslında mutlak bütünlüğün zaten mümkün olmadığını göstermek ve bu vesileyle de hiçliğin yüceltimesi anlamına gelen nihlizmin büyük bir saçmalıktan başka bir şey olmadığının altını ve üstünü aynı anda çizmektir. Tüm bunların ışığında diyebiliriz ki Derrida’nın nihilist olarak nitelendirilmesi hem kaygı verici hem de sevindiricidir.Derrida ve Klein tüm yaşamlarını tüm insanlara yanlış yazılmış metinleri doğru okumayı ve doğru yazıldığını iddia edenlerini de yanlış yazmayı öğretmeye adamış birer eğitimci olarak hepimize kendimizden bile daha yakın, sorunlarımız üzerinde bizden çok düşünmüş ve bize gerek politik, gerek a-politik, gerekse anti-politik liderlerimizden çok daha faydalı olabilecek kişilerdir diye düşünüyorum. Zira hepimiz bir zamanlar çocuktuk ve şiddetin, savaşın ve ölümün hüküm sürdüğü büyüklerin dünyasında daha başka dünyalar yaratabilmek için biraz küçülmekte, veya en azından yaşlanmayı biraz ertelemekte, bırakın kötülük ve zarar olmasını, sanırım ki iyilik ve fayda vardır...&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;em&gt;Çok önemli, en az üstteki yazı kadar, hatta belki de üst-yazıdan daha önemli dip-not:&lt;/em&gt; Burada Jacques Derrida ve Melanie Klein’ı sadece birer örnek olarak kullanıyorum. Onlar gibi daha pek çok “yabancı,” yani yaban ellerde doğup daha yaban ellerde büyümüş yazar mevcuttur bize bizden daha faydalı olabilecek. Altını çizmek istediğim konu odur bu kısa notla. Amacım kendimi kendimden çok az şey, neredeyse hiçbir şey kalacak kadar küçülterek kısmen yok ederken Klein ve Derrida’yı öne çıkarıp olduklarından belki biraz daha büyük göstermek, böylelikle de insanımız için önemlerinin üstünü değil, altını çizmektir sevgili okur; çok değil ama, birazcık...&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;(c) cengizerdem, 23 Nisan 2007, afrikapazar&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-4605880933651878334?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/4605880933651878334/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/oyunu-bozmak-oyunu-kurmak-ve-buyuklerin.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/4605880933651878334'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/4605880933651878334'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/oyunu-bozmak-oyunu-kurmak-ve-buyuklerin.html' title='Oyunu Bozmak, Oyunu Kurmak ve Büyüklerin Saçmalıkları'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Se4HUbBXBrI/AAAAAAAAABA/ffu5JOdqU-M/s72-c/da+vinci-womb.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-9127113634271979564</id><published>2009-04-21T03:40:00.000-07:00</published><updated>2009-04-21T07:33:11.054-07:00</updated><title type='text'>İdeolojinin Körleştiriciliğinden Kurtulmak: Soldaki Bireysel Farklılıkları Tanımak</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Se2oDVy0-0I/AAAAAAAAAA4/BIlh3oyfdLs/s1600-h/knk4_7_2001_FOTO1.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5327098709592570690" style="DISPLAY: block; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 320px; CURSOR: hand; HEIGHT: 303px; TEXT-ALIGN: center" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Se2oDVy0-0I/AAAAAAAAAA4/BIlh3oyfdLs/s320/knk4_7_2001_FOTO1.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Büyük çaplı dönüşümler geçirmeyen, tarihsel kopuş yaşamayan, parçalanmayan toplumumuzun bütünlüğünün gerekliliği her fırsatta gereksiz yere vurgulanırken, bu ülkede "ne iktidarın muktedir olduğu, ne de hilafın muhalif olduğu" üzerinde pek durulmuyor her ne hikmetse!&lt;br /&gt;Hakkı Yücel “Hamamböcüleri” adlı dijital dergide yayınlanan “Yaşananlar ve Sorumluluklar” başlıklı yazısında bunu şu şekilde dile getiriyor:“…Normal demokrasilerde doğal kabul edilebilecek talepler ve eleştiriler, "hainlik" suçlamaları ile cezalandırılmak istenir..Özgür bir siyasal toplum olmaktan çok, bir mahalle halkı gibi kabul edilen Kıbrıslı Türk'ün siyasal iradesi büyük oranda dışardan belirlenmeye ve yönlendirilmeye çalışılır; askeri güç sistem üzerindeki ağırlığını iyice hissettirmeye başlar..Siyasal iktidar ise neyin suç neyin hak olduğuna bir türlü karar veremez...Özetle ülkede artık "ne iktidar muktedirdir, ne de hilaf muhaliftir…"(1)&lt;br /&gt;Hakkı Yücel’in bu sözlerinin altını iki kere çizmekte ve bununla da kalmayıp bu sözlere şunları eklemekte cemaatimizin menfaati icabı fayda görüyorum:&lt;br /&gt;Radikallik fetişizminin ele geçirmekte zerre kadar güçlük çekmediği “muhalif” olma bilinci, görüntü formundaki bir reklam kampanyasından başka bir şey olmayan Kıbrıs Türk siyasi geleneğinin kendi kendini her fırsatta yeniden yaratan görüntüde farklı totaliter söylemlerinin oluşturduğu anlamsız monologlar karmaşasının anlamlıymış gibi görünen bir oyun formunda sahnelemesine zemin hazırlamaktan öteye gidememektedir. Sahneleme yetisinin, yani işte kurmacayı gerçek belletme yetisinin, “idare etme” beceriksizliğini gizlerken aynı zamanda kitleye kandırıldığını çaktırmamakta da kullanılması sonucu ortaya çıkan, kronik koma hali olarak nitelendirebileceğim bir durum, yani asıl iktidarın hükümeti gerçek iktidar olarak lanse etme eğilimi mevcuttur. “İktidara gelmek” fiilinin “çoğunluğu temsil etmek”le eş anlamlı bir duruşa talip ve sahip olmaması, bu başı sonu belli olmayan “şimdi”den bağımsız sanal statükonun ve bu sanal statükoya karşı geliştirilen sanal anti-statükocu söylemlerin dölleyicisi ve besleyicisidir.&lt;br /&gt;Mevcut durum dediğimiz şey yıllardır değişmediği için durumun zamana bağlı mevcudiyetinden söz etmek bir anlam ifade etmez. Hiç değişmeyen mevcut siyasi yapıya bakakalıp da içi boş söylemlerle ve sadece kendi içinde yasal olan “yasadışı” bir oluşumun “yasal” uzantılarıyla boğuşmak anlamına gelen “anti-statükocu” tavırların varlığından söz etmeye başlamak yalan söylemeye başlamak anlamına gelecektir. Yalanın doğruyla, yasal olanın yasadışı olanla yer değiştirdiği mevcut yapıda tanımlanmamış, ne olduğu ve ne olmadığı ayırdedilemeyen statükoculuk ve anti-statükoculuk terimleri içi boş birer kavram olmaktan öteye gidememektedir.&lt;br /&gt;Ekranın parçalanması ve cam duvarın arkasındakilerin ortaya çıkması envai çeşit krize sebep olurken bayraklara ve mücadele tarihlerine ışık tutmak moda haline geliyor cephelerin birinde. Diğer cephenin modası farklı: Kendisini “muhalefet” olarak tanımlayan bu “diğer” cephede bayrak ışıklandırılmasına alternatif olarak kötü günlerin sona ermesi için sadece çok paraya ihtiyacımız olduğunun dile getirilmesi moda. Sonra birden iş kızışıyor ve sorun bu ülkede hangi bayrağın dalgalanmasının daha mantıklı olduğu meselesine dönüşüyor. Yani sorunun görüntüsü kimin yöneteceğinden kimin bayrağının dalgalanacağına dönüyor. Görüldüğü gibi sorunun aslına dair en ufak bir iz bile yoktur bu tabloda. Sorunun aslı şudur:&lt;br /&gt;“Toplumu "Anavatan-Yavruvatan" edebiyatı ile besleyen "Milli Dava", mistifikasyon ile idealize ettiği "siyasi hedef"i, farklılık değil türdeşlik temelinde gerçekleştirmeyi ilke edinen ve bu nedenle "Milli birlik ve milli irade" diyerek tüm toplumu toptancı bir yaklaşım içinde aynileştiren ve buna uymaya zorlayan zihniyetin bu yapıyı bozacak "farklılık" taleplerini hoş karşılamayacağı açıktır ve zaten öyle de olmuştur.”(2)&lt;br /&gt;İktidarın farklı olana mevcut siyasi yapı içerisinde varoluş alanı tanımaması muhalif söylemin gelişip, genişleyip, dallanıp budaklanıp yeni perspektifler geliştirmesini oldukça zorlaştırır. Bu da kitlesel bir muhalefetin doğal, özgün ve organik oluşumunu imkansızlaştırarak, toplumun kendi kaderini tayin yetkisini eline almasını zora sokar. Kısır bir döngü içerisinde iktidara yönelik eleştirel bakış açıları üretmeye çalışan muhalefetin büyük bir kısmı, çeşitli düşünce sitemlerinin içinde hapsolmuş bir vaziyette, gerçeklerden ve mevcut duruma bağlı gerçek sorunlardan uzaklaşmaktadır. Gittikçe radikalleşen “statükocu ve anti-statükocu” söylemler böylelikle koptukça kopuyor dünyadan ve işte “kronik kriz” diye nitelendirilebilecek “statükoyu” yani o “hiç değişmeyen mevcut durum”u yaratıyor.&lt;br /&gt;İşte bu noktada yaşanması gereken teorik ve söylemsel bir farklılaşmaya duyulan ihtiyaç göz kırpıyor. Kırpılan göz gördükleri karşısında önce afallıyor, sonra ağlamak suretiyle çapaklarından arınıp görüntünün yanıltıcılığından nasıl kurtulunabileceğini bulmaya girişiyor. Statüko yeniden tanımlandıktan sonra ne muhalefetin, ne de iç-siyasi iktidarın varlığından söz edilebileceğinin altı çiziliyor ve radikallik fetişizmine inat oldukça sıradan ve doğal bir kopuşun yaşanmakta olduğu gözler önüne seriliyor. O kopuş şudur: Statüko ve anti-statüko kavramlarının 1974’ten sonra ani ve şiddetli bilinç kaymasına maruz kalmış insanlar için çok farklı anlamlar ifade etmeye başlaması…&lt;br /&gt;Bilinç kaymasının başlangıcından itibaren veya kaymanın ileri safhalarından başlayarak içinde bulunulan mekan ile kişilerin yaşamakta oldukları zaman dilimi arasındaki uçurum algılama biçiminin radikal bir biçimde değişmesine ve oldukça farklı bir bilinçle, doğrudan statükocuların ve anti-statükocuların oluşturduğu totaliter ve “tek yol”cu düşünce sistemlerine yönelik, ya çok ciddi ve sert, ya da alaya alma düzeyine varacak derecede gayrıciddi ve yıkıcı eleştirilerin, Federasyon tezinin resmi makamlarca rafa kaldırılmasından sonra gelişen yeni-muhalif söylemin merkezine oturmasına sebebiyet veriyor.&lt;br /&gt;Farklı zihinsel gelişim süreçlerinin bir ürünü olarak oldukça farklı bir dünya görüşü edinen bu yeni insan türü, doğal olarak mevcut durumu bir bütün olarak görebilmekte ve dolayısıyla da satatükocu ve anti-statükocu terimlerinin içini doldurarak onlara yeni anlamlarını kazandırabilmektedir. Coğrafyaya hapsolmuşluktan kurtulma çabasının bir ürünüdür bu yeni insan türü. Geçmişin gölgesinden kurtulmaya niyetli, kendinden farklı düşünenin katlinin vacip olduğunu düşünmeyi sevmeyen, düşündüğünü söylemek için her bahaneyi değerlendirmeyi vacip sayan, farklı düşünceleri dinlemeyi daha da vacip sayan, üretmeyi ve düşündüğünü söylemeyi değil, suskunluğu, hiçe sayılmayı ve karşılığını vermeden tükettikçe tüketmeyi ayıp sayan ve işte bunları içine sindiremeyen bir toplumda yaşamak arzusunda olan, doğruya ulaşmak yolunda küçük de olsa bir adım atmaya hevesli, dünyanın iki gözün gördüklerinden ibaret olmadığının farkında olan ve kafasının karışıklığını lehine çevirmeyi bilen insandır bu. Şunu söyler: Cennet de içimizdedir, cehennem de… Seçim bizim!&lt;br /&gt;Statüko dediğimiz, artık her yönüyle yeniden yapılandırılması gereken mevcut siyasi yapının ve yapılanmaların oluşturduğu bir kısır döngü durumunun adıdır. Bu bağlamda anti-statükocu olmak işte bu sonu gelmez kısır döngüsel statükonun sona ermesi yönünde çaba harcamaktır. Yeni anlamıyla muhalif olmak iktidarıyla-muhalefetiyle mevcut sosyal, siyasi, ekonomik ve kültürel yapıya dair her şeyin yeniden oluşturulması gerektiğini idrak etmek ve buna dayanarak “anticilik” fetişizminden kurtulup alternatif-statüko modelleri sunabilmek demektir. Kıbrıslı Türk aydınlar alternatif-statükocu perspektifler geliştirerek her türlü yasadışılığa karşı durmak suretiyle yasal olanı yeniden tanımlayıp “çıkış yolu” arayışlarına ciddi biçimde katkı koymalıdır. Geçirilmesi gereken ciddi bir değişimdir bu, zira durum hiç olmadığı kadar kritiktir. Kurallar değişti, koşullar değişti; oyun ve oyuncular da değişmeli. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;(1),(2)Hakkı Yücel.“Yaşananlar ve Sorumluluklar”, 14 Mayıs 2001, Hamamaböcüleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karikatür anafikri: (c) Turhan Selçuk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(c) cengizerdem, 21 Mayıs 2001 (Hamamböcüleri)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öteki Yazılar&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.stwing.upenn.edu/~durduran/hamambocu/authors/knk/knk4_7_2001.html"&gt;http://www.stwing.upenn.edu/~durduran/hamambocu/authors/knk/knk4_7_2001.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.stwing.upenn.edu/~durduran/hamambocu/authors/knk/knk4_29_2001.html"&gt;http://www.stwing.upenn.edu/~durduran/hamambocu/authors/knk/knk4_29_2001.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.stwing.upenn.edu/~durduran/hamambocu/authors/knk/knk4_1_2001.html"&gt;http://www.stwing.upenn.edu/~durduran/hamambocu/authors/knk/knk4_1_2001.html&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-9127113634271979564?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/9127113634271979564/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/ideolojinin-korlestiriciliginden.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/9127113634271979564'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/9127113634271979564'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/ideolojinin-korlestiriciliginden.html' title='İdeolojinin Körleştiriciliğinden Kurtulmak: Soldaki Bireysel Farklılıkları Tanımak'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Se2oDVy0-0I/AAAAAAAAAA4/BIlh3oyfdLs/s72-c/knk4_7_2001_FOTO1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-1990175251250175533</id><published>2009-04-19T12:19:00.000-07:00</published><updated>2009-04-19T12:26:45.219-07:00</updated><title type='text'>Sadede Gelmenin Yolları</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Sevk ve idare mekanizmamızın karanlık yönünü yakından tanıyan ve yazılarımızı dikkatle takip eden okuyucularımızın gayet iyi bileceği üzere devletin kötü yönetilmesinin insanların sinirlerinin bozulmasında oynadığı önemli role daha önce pek çok yazımızda değinmiştik. Lâkin değişen ülke koşulları gereği bu konuyu bir kez daha, fakat bu kez farklı bir biçimde yeniden ele almakta fayda gördük. Zira bizim durduğumuz yerden bakılınca görülen odur ki devletimiz artık bırakın kötü yönetilmeyi, yönetilmiyor bile. Yani bir sevk ve idare mekanizması olarak devletin yönetici kadrolarını işgal edenlerin bizzat kendileri yönetme işini bir tarafa bırakmış, yönetilmeyi marifet beller hale gelmiş ve hatta bununla da kalmayıp lâf ebeliğiyle gün geçirmekten başka bir iş yapmamayı seçmişlerdir seçildikleri günden beridir. Meselâ zannımızca şu diyalog pek manidardır yurdumuzun içinde bulunduğu kaygı verici ve bir o kadar da düşündürücü, hatta tabiri caizse akıllara durgunluk verici durumu gözler önüne sermesi bakımından:&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Merhaba efendim.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Merhaba, merhaba... Lâkin fazla uzatma, sadede gel. Son durum nedir? &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Onyedi öğretim görevlisini, iki, altı ve dokuzluk gruplar halinde ve üç seferde işten attık efendim. Gerekçe olaraksa yaptıkları grevi “izinsiz olarak işe gelmeme vakası” olarak lânse ettik.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Pek iyi etmişsiniz ama bence bu sayı son derece yetersiz; mümkünse hepsini işten atın; böylelikle üniversitelerin kapatılmasını sağlayın, suçu da her zaman olduğu gibi gene öğretim elemanlarına atın. Öğretmenlerin grevi ne oldu peki?Grev sürüyor efendim. &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Eğitim kurumları felç olmuş vaziyette; veliler endişeli, öğrencilerin sinirleri ise son derece bozuk.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Güzel. Peki tüm diyalog kapılarını sonuna kadar kapadınız mı?Kapadık efendim. Sendikanın bizimle diyalog kurmasını imkânsız hale getirdik. İnadımız keçi inadı...&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Harika. Grevin bir ay daha sürmesi ve böylelikle de sınavların iptal edilip eğitim sisteminin tamamen felç olması, bu vesileyle de işte geleceğin karartılması için ortada gaspedilen bir hak olmadığını söyleyip herkesi sinir edin. Biliyorsunuz sinirli insan doğru düşünemez ve hata yapar.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hakların gaspedilmediğini, daha doğrusu ortada gasp edilen bir hak olmadığını zaten söyledik, söylüyoruz ve söylemeye de devam edeceğiz efendim.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Pek yerinde. Peki ya askerlik yasası ne oldu?&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;O konuda hiçbir endişeniz olmasın efendim. Asker sivil el ele öyle bir yasa hazırladık ki yurtdışında yaşayan yurttaşlarımızın adaya dönmesini imkânsız hale getirdik. Ölene kadar askerlik yapmak zaruretini doğurduk. Ayrıca sivillerin askeri mahkmede yargılanabilmesinin önünü daha da açtık. Vatandaşı yapay suçlarla itham edip askeri mahkemelerde süründürmeyi plânlıyoruz. Sistematik bir biçimde yoklama kaçağı durumuna düşürdüklerimizin cezalarını da enflâsyona paralel olarak arttırdık. Vatandaşlarımız adaya ayak basar basmaz asgari ücretin dörtte biri kadar ayakbastı parası topluyoruz. Vicdani, akli, felsefi, fiziki, ruhi, yani işte her tülü reddin de önünü tıkadık. Askerliği reddeden olursa hücreye tıkıp ölüme terkedeceğiz. Kısacası siyasetimize ve birbiriyle çelişen maddeler ihtiva eden yasalarımıza karşı olanları askere havale ettik de denebilir sanırız. Tabii biliyorsunuz bunu söyleyenleri allah acısa da asker acımaz. Yani her şey tıkırında...&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Muhteşem. Kıbrıs sorunu nasıl gidiyor?Öyle bir sorun yok efendim. Rum tarafı ve AB, askerin adadan çekilmesini istiyor o kadar.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hımm, demek öyle? O halde asker sayısını seksen bine çıkarın. Hem böylece adadaki asker sayısıyla Kıbrıslı Türk sayısı da eşitlenmiş olur, kişi başına bir asker düşer.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Düşer efendim. Bu arada unutmadan hemen belirtelim, toprak da istiyorlarmış ama onlara bunun sorun olmadığını, gerekirse kendilerine kamyonlarla toprak verebileceğimizi söyledik.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İyi etmişsiniz. Saçmalığa daha büyük bir saçmalıkla karşılık vermek pek yerinde bir davranış olmuş. Bu arada Rum mallarını yağmalamayı ve memleketi ona buna peşkeş çekmeyi de sürdürün. Rum mallarının üstüne bal döküp yalamayı ise ihmâl etmeyin. Gündemimizde daha başka neler var?&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Eem, hah, geriye kalan Kıbrıslı Türkler’in adayı bir an önce terketmesi için gerekli koşulları yaratmakla meşgulüz şimdi.Evet, evet, yes be annem! Barra be annem. Mümkünse Kıbrıslı Türk olarak sadece CTP parti meclisi üyeleri kalsın bu kaymak adada.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Haklısınız efendim; CTP parti meclisi üyleri yeter de artar bile KKTC’yi sonsuza dek yaşatmaya.Fazla bile gelir hatta. Herneyse, dediğim gibi, Kıbrıslı Tükler’in yokoluş sürecini daha da hızlandırın. Otel, kerhane, kumarhane yapın, sağa sola beton yığın, dağlardaki ağaçları sökün, yerlerine bayrak dikin. Ormanları yakın, yerlerine taşlar koyup kırmızı beyaza boyayın, boyadığınız bu taşları ışıklandırın, Rum’u rencide ve sinir edin. Karpaz eşeklerinin neslinin tükenmesi yolunda bölgeye silah sevkiyatı yapın. Kıbrıs sorununun çözümünü mümkün mertebe zorlaştırın. Görüşmelerde neler olup bittiğini ise halktan gizleyin. Çözümsüzlük için Rum’u ve dünyayı suçlayın. AB yasalarının yanı sıra kendi yasalarımızı da hiçe sayın, anayasayı çiğneyin, kimseye çaktırmadan geviş getirin. Adaleti ayaklar altına alın ve bununla yetinmeyip onu ezim ezim edin. KKTC’yi sonsuza dek yaşatmak için ne gerekiyorsa yapın işte, bunları söylemem gerekmesin artık size...&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bugün pek histeriksiniz efendim.Öyleyim evelallah, lâkin kes sesini, konuşma... Şimdi git askerin önünde el pençe divan eğil, anavatana şükran çek, KKTC’yi sonsuza dek yaşat, üstüne bir de otuzbir çek, vebugibi...&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Yaşatayım efendim, çekeyim efendim. Ama sanırım önce diriltmem gerekecek söz konusu hilkat garibesini.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Saçma sapan konuşacağına insanımızın yokoluş sürecini daha da hızlandır. Durma, bas gaza... Bunu yaparken de “farklılıklarımıza rağmen birlikte yaşamayı öğrenmeliyiz” söylemini ağzında sakız et. Tekrar geviş getir, gerekirse bu dünyayı dize getir.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Size çay da getireyim mi efendim?Çay da getir bana; ama tavşan kanı değil, Kıbrıslı Türk kanı olsun, hem de ince belli cam bardakta; yanına bir de simit koymayı ise sakın unutma...&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Peki ya tasma?&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Ma daha durun be, hade barra, barra be barraa, varraa, zorraa, lôrra da gorraa!&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Son derece kutsal lâflar ettiniz, dolayısıyla da işte veledallin amin, ey ulular ulusu ve de hangi vesileyle olursa olsun kadimliğinin boyutlarını dillendirmeyi anlamsız kılacak derecede kadim olduğunu düşündüğümüz pek muhterem efendimiz!&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;(c) &lt;a href="http://www.afrikagazetesi.net/modules.php?name=Kose_Yazilari&amp;amp;op=listarticles&amp;amp;secid=19"&gt;Cengiz Erdem&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;28 Mayıs 2008 (Afrika Gazetesi)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-1990175251250175533?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/1990175251250175533/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/sadede-gelmenin-yollar_19.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/1990175251250175533'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/1990175251250175533'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/sadede-gelmenin-yollar_19.html' title='Sadede Gelmenin Yolları'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-5149661573609983506</id><published>2009-04-19T10:02:00.000-07:00</published><updated>2009-04-19T10:05:40.478-07:00</updated><title type='text'>Durumun Geldiği Nokta: Şiddete Açılan Kapı</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Yaklaşık beş yıl önce Kuzey Kıbrıs’ta gerek toplumun, gerekse de devletin köklü bir yapısal değişimi için gerekli koşullar mevcuttu. O dönemde çeşitli kesimlerin desteğiyle başa gelen CTP ve Talat, toplumun anti-statükocu dinamizmini değişimin dinamosu olarak kullanmak yerine Türkiye Cumhuriyeti ve Türk ordusuyla ilişkileri pekiştirmek yoluna gitti. Böylelikle kendi insanına akıl almaz bir ihanette bulunan CTP ve Talat, değişimden ziyade aynı kalışın, hatta daha da kötüye gidişin baş aktörleri oldu. Oysa CTP ve Talat ilk iş olarak Anayasa’nın Geçici 10. Maddesini kaldırmalı ve hemen akabinde de Türkiye Cumhuriyeti’nin sivil ve askeri otoritelerine şunu söylemeliydi: “Bakınız, burada kendini Avrupa Birliği’ne ait hisseden ve sivilleşmek isteyen bir halk vardır, oysa siz henüz kendi içinizde bile ne sivilleşebildiniz, ne de demokratikleşebildiniz. Sizin bir tarafınız asker, diğer tarafınız dindar; biz artık sizinle muhatap olmak istemiyoruz, dolayısıyla da askerinizi çekiniz ve içişlerimize karışmayınız.” Ama bunu söylemek yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin askeri ve sivil kadroları önünde el pençe divan eğilip bol miktarda şükran çekmeyi marifet bellediler. Bugün geldiğimiz noktada CTP ve Talat’ın devlete aşırı personel alımı neticesinde ortaya çıkan ekonomik açığı giderebilmek için Türkiye’den para almak yoluna gitmesi ve bu yolda anti-demokrasi ve militarizm tüten söylemlere kayması Kıbrıslı Türkler arasında infiâle sebep olmaktadır. Ancak bilinmelidir ki eğer devleti idare edenler vatandaşların sözlerini kaale almaz ve kendi insanına ihaneti bir yaşam biçimi haline getirirse akıbetleri hiç de iyi olmaz. Eğer devlet sağlıklı iletişimin yollarını tıkarsa vatandaşın sağlıksız iletişim yöntemlerine baş vurmasının yolunu açar. Meselâ sendikal hakkı ortadan kaldırırsanız mağdur kesimler yasal yolları bir tarafa bırakıp şiddete baş vurmaya sıcak bakar. Veya meselâ yasalar mantıklı ve tutarlı olmaktan uzaksa ve üstelik de başına buyruk kişiler tarafından hiçbir gelecek kaygısı güdülmeden, keyfi bir biçimde yeni yasalar yapılırsa, yasalar ve adalet arasında bir uçurum oluşur. Böylece yasalar adalet sağlamaktan ziyade adaletsizliğe hizmet eder hale gelir. Vatandaş adaletin olmadığına ve yasaların kendilerini korumadığına kâni olursa tek çıkış yolu olarak şiddeti görür. Yani sevgili idari kadro, elinizi ayağınızı denk almazsanız o ellerin ve ayakların kırılması kuvvetle muhtemel hallere gelir, ki nitekim gelmektedir de işte zaten. Özetleyecek olursak CTP ve Talat, halkın değişim arzusunun önüne set çekti ve kendine karşı dönen bu değişim arzusu gün geçtikçe bilinçli bir arzu olmaktan çıkıp bilinçdışı bir dürtüler toplamına dönüştü diyebiliriz. Nefret, haset, saldırganlık gibi duygulanımların genel adı olan bilinçdışı dürtülerin hakimiyeti altındaki kitlenin iletişim için kullanmaya muktedir olduğu tek yol ise şiddettir, ve öyle durumlar vardır ki şiddet kullanımının son derece yerinde bir davranış olduğunu dile getirmeyi gerektirir (mudilerin meclis baskınını hatırlayınız). Herneyse, tarih bize göstermiştir ki eğer halkın değişim arzusunu devlet eliyle ölüm dürtüsüne dönüştürürseniz bundan ilk nasibi alan siz olursunuz. Çünkü bilinmektedir ki değişmekte olan yapıları aynı tutmak değişime katkı koymaktan çok daha fazla enerji ve maddi kaynak gerektirir. Unutmayınız ki değişmekte olan bir toplumsal ve siyasi yapıyı zorla aynı tutmaya çalışırsanız bu size çok pahalıya patlar, ki nitekim işte patlamaktadır da zaten. Nefreti hem besleyen, hem de nefretle beslenen mevcut sevk ve idare mekanizmasındaki çarpıklıklardan kaynaklanan yasa ve ihlâlin hastalıklı kısır döngüsünü kırmak suretiyle mevcut durumun ötesindeki sevgi alanını açabilmek için katedilmesi gereken yolsa ancak akıldışı yasalara akılcı müdahalelerle aşılabilir. Aksi takdirde yasalar ve adalet arasındaki uçurum büyüdükçe büyür, adeta bir boşluk halini alır ve bir kara delik misâli hepimizi yutarak hiçliğe mahkûm eder.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;(c) &lt;a href="http://www.afrikagazetesi.net/modules.php?name=Kose_Yazilari&amp;amp;op=listarticles&amp;amp;secid=19"&gt;Cengiz Erdem&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;25 Haziran 2008 Çarşamba (Afrika Gazetesi)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-5149661573609983506?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/5149661573609983506/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/durumun-geldigi-nokta-siddete-aclan-kap_19.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/5149661573609983506'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/5149661573609983506'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/durumun-geldigi-nokta-siddete-aclan-kap_19.html' title='Durumun Geldiği Nokta: Şiddete Açılan Kapı'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-2524704008216666118</id><published>2009-04-19T09:32:00.000-07:00</published><updated>2009-04-19T09:40:26.888-07:00</updated><title type='text'>Medyanın Güdümündeki Ret ve Uzlaşı Cepheleri</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Kıbrıs’ın Kuzeyindeki ret cephesini mercek altına aldığımız takdirde göreceğimiz üzere söz konusu cepheyi oluşturanlar KKTC’nin sonunun geldiğine inandıkları anda efelenmeye başlarlar. Rauf Denktaş ve şurekasının "Tek Egemenlik ve Tek Vatandaşlık" prensibi sebebiyle kopardığı yaygaranın son derece yersiz olduğunu anlamak içinse ermiş olmak gerekmez. Yıllardır Kıbrıs sorunu çözülmesin diye uğraşanlar çözüm olsa sorun çıksın, barış sağlansa savaş çıksın diye uğraşacaklardır. Yurdumuzdaki ret cephesi mensuplarının en önemli özelliği ne yapıp edip saldıracak bir hedef, yokedilmesi gereken bir düşman, yaratılıp büyütülmesi gereken bir sorun yaratmaktaki becerileridir. Sanki her an Rum tehditi altındaymışız ve bizi katletmek için bekleyen gözü dönmüş canilerce kuşatılmışız gibi bir hava estirir durur bunlar. Bunun ardındaki sebep ise kendileri öyle olduğu için tüm ötekileri de öyle sanmak gafleti içerisinde olmalarıdır, ki kendileri gibi olan ötekiler göz önünde bulundurulduğunda bunda haklıdırlar da. Hemen belirtelim, tüm bu söylediklerimiz aynen Kıbrıs’ın Güneyindeki ret cephesi mensupları için de geçerlidir. Yani aslında bu ret cepheleri birbirlerinin yansımasıdırlar ve korktukları şeye karşı duydukları nefret korktukları şeyin yaratıcısıdır. Çünkü kendi sebep oldukları felâketleri kaçınılmaz sonuçlar olarak görmek ve göstermek eğilimindedirler; yani nedenleri sonuç, sonuçları neden olarak lânse ederler. Oysa biz biliyoruz ki insanlar başlatmasa savaşlar olmaz, olamaz. Diğer yandan uzlaşı cephelerimize baktığımız zaman göreceğimiz üzere bunlar da asıl düşmanları olan ret cepheciler, yani faşistler karşısında son derece pasif ve ezik duruşlar sergilemektedir. Meselâ Kuzeydeki ret cephesinin Tek Egemenlik, Tek Vatandaşlık prensibine karşı efelenmesine tepki olarak Talat, Alithia gazetesindeki röportajında çözümün hem KKTC’den hem de Kıbrs Cumhuriyeti’nden unsurlar içereceğini söylemiştir. Her ne kadar burada Talat’ın söylediklerinin çarpıtılmış olması kuvvetle muhtemel olsa da Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nin gerçekten de KKTC’den unsurlar içereceğini söylemiş olma olasılığı da göz ardı edilmemelidir. KKTC’ye olan antipatimden ötürü olsa gerek ben şahsen Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nde hiçbir KKTC unsurunun yer almaması taraftarıyım. Ama asıl önemli olan benim neyin taraftarı olduğumdan ziyade söz konusu unsurların neler olduğudur. Sanırım hem Talat’ın, hem de Hristofyas’ın en büyük hatalarından biri de ortaya yuvarlak lâflar ve içi boş kavramlar atmak suretiyle hem birbirlerinin hem de kitlenin kafasının karışmasına sebep olmalarıdır. Medyadaki manipülasyon ve çarpıtmanın had safhalarda zuhur edegeldiği ülkelerden biri olan Kıbrıs’ta çözümün önündeki en büyük engellerden biri de sanırım liderlerin zaten çelişkili ve tutarsız söylemlerinin medya tarafından manipüle edilerek daha da tutarsız ve çelişkili hallere getirilmesidir. Örneğin geçen hafta da Hristofyas gazetenin birine verdiği demeçte “Talat’la işgale karşı savaşıyoruz,” demiş. Aradan bir hafta geçmeden Talat, “Çözüm KKTC’den unsurlar içerecek” diyor. Kuzeydeki retçilerin “işgal” kelimesinden, Güneydeki retçilerinse “KKTC” kelimesinden ne denli tiksindiklerini akılda tutarak iki taraftaki ret cephelerinin bu sözler karşısındaki öfkesini de siz düşünün artık, ki düşünmenize gerek bile yok, söz konusu öfke gazete sayfalarından ve televizyon ekranlarından fışkırmaktadır zaten. Herneyse, liderler birbirlerine “medyada okuduklarına sakın inanma, sen benim doğrudan sana söylediklerim doğrultusunda belirle siyasetini, aksi takdirde bu işin içinden çıkamayız,” şekline sözler söylemiş olabilir, bu mümkündür, lâkin bence yetersizdir, çünkü her iki liderin de asıl yapması gereken söyledikleri sözlerin öteki taraftaki ret cepheciler üzerinde yaratacağı etkiyi hesaba katarak konuşmak ve birbirlerini ret cepheciler karşısında zor duruma düşürmekten şiddetle kaçınmaktır. Yani kendi taraflarındaki ret cephecileri dindirecekler diye öteki taraftaki ret cephecileri galeyana getirmekte olduklarını unutmamaları lâzımdır. Diğer yandan medya mensuplarının da bu işleri ciddiye alması ve ölüm dediğimiz şeyin tersine çevrilemez bir sürecin neticesi olduğunun idrakiyle yazıp çizmesi gerekmektedir yazıp çizeceklerini. Tabii tüm bu talep ve temenillerin belki de sadece umut dolu birer hayâl olduğunu da ayrıca akılda tutmak gerekir. Gelinen nokta öyle bir noktadır ki en çok ihtiyacımız olan şey saflık ve masumiyet olmaktan ziyade dürüstlük ve samimiyettir. Söylemeye gerek bile yok belki ama eğer bu adada bir gün bir çözüm olacaksa bu ancak birbirimizin kuyusunu kazmaktan vazgeçtiğimiz gün gerçekleşecektir. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;(c) cengizerdem&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-2524704008216666118?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/2524704008216666118/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/medyann-gudumundeki-ret-ve-uzlas.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/2524704008216666118'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/2524704008216666118'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/medyann-gudumundeki-ret-ve-uzlas.html' title='Medyanın Güdümündeki Ret ve Uzlaşı Cepheleri'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-6801279796802443847</id><published>2009-04-19T08:21:00.000-07:00</published><updated>2009-05-06T03:12:57.322-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KIBRIS SORUNU'/><title type='text'>Kıbrıs Sorununa Yeni Açılımlar</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Ben aslen ne evet’çi, ne de hayır’cıydım. Ben doğrudan referandumun kendisine karşıydım aslen. Hatta referanduma karşı olduğumu söylediğim zaman beni anti-demokratik olmakla suçlayanlar olmuştu. Benim şuurumu yitirip faşizme meylettiğime kâni kılmıştı bunlar kendilerini. Oysa ki durum bunun tam tersiydi. Gel zaman git zaman, bir deniz pıhtılaşmadan benim anti-referandumcu duruşum referandum süreci ilerledikçe ve ben insanımızın fikir beyan etme, tartışma, düşünme ve yazma yetilerinin ne denli geliştiğini gördükçe değişecek ve neticede ben de referanduma sıcak bakmaya başlayacaktım o süreçte. Bariz bir şekilde görülüyordu ki referandumun olumlu yanları da vardı. Ama son tahlilde bu olumlu yanlar bile referandumu meşru kılmayacktı, zira referandum hem iki toplumu kendi içinde bölecek, hem de iki toplumu birbirinden daha da uzaklaştıracaktı.Referandumun akabinde ortaya çıkan netice gösterdi ki referanduma karşı olmak pek de öyle marjinal veya yersiz, mantıksız, ipe sapa gelmez, manadan yoksun değildi aslında. O kadar ki benim duruş ve görüşüm faşizan bir düşünceyi yansıtmıyor, bilâkis son derece açılım sağlayıcı yeni bir mantığı muştuluyordu. Gerçi bunu farketmek benim bile aylarımı aldı ama sonuçta ortaya kaçınılmaz olarak şu çıktı: Benim görüşüm Annan Plânı’nın zorla empoze edilmese bile en azından referanduma gidilmeden, yani plân manipulasyona açılmadan, şu veya bu şekilde ama kesinlikle baskı, zulüm ve şiddete baş vurmadan, daha ziyade ikna yoluyla yürürlüğe konulması yönündeydi. Böylece Annan Plânı daha ön yargılar oluşturulmaya başlamadan doğrudan gündelik hayatta yaşanacak aksaklıklara bakılarak Kıbrslı’lar tarafından madde madde yeniden yazılacak ve Kıbrıs’ın gerçekleriyle uyumlu hale getirilecekti.Yani ben plânın bir süreç halinde yaşanarak ortaya çıkan sorunlar doğrultusunda revize edilmesi taraftarıydım; taraftarıydım denemez aslında zira başka kimse böyle düşünmediğinden, herkes “evet mi hayır mı?” sualine yanıt aramakta olduğundan ortada taraf olunabilecek herhangi bir oluşum yoktu.Bu arada ben Annan Plânı’nın ilerleyen zaman ve karşılaşılan sorunlara bulunacak somut çözümlerle yeniden yazılarak hayata geçirilmesini temenni ediyordum. Bu süreçte Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası da gözden geçirilecek ve 1960 Anyasası ile Annan Plânı arasında bir yerde buluşulacaktı. Özetleyecek olursak benim Kıbrıs sorunu konusundaki görüşüm 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tekrar masaya yatırılarak güncelleştirilmesi ve Annan Plânı da akılda tutularak yazılacak yeni bir anayasayla birlikte derhal hayata geçirilmesi yönündeydi, yönündedir ey kara kelimesi bahtının karalık dercesini tanımlamakta yetersiz kalan okur.Kıbrıs Cumhuriyeti ve Annan Plânı arasındaki yerde zuhur etmesi muhtemel yeni bir oluşum elbette ki kendi içindeki çelişkilerden kaynaklanan bir dizi sorunla karşılaşacaktır ilk etapta. Sen de takdir edersin ki bu kaçınılmazdır sevgili okur, zira yeni doğmuş bir bebek ne denli çaresizse kendini içinde bulduğu bu bilinmezlerle dolu zalim dünyada, şimdilik adlandırılamayan bu yeni oluşum de işte öyle yürümeyi ve konuşmayı bilmez bir çaresizlik içerisinde olacaktır. Ama biz yıllardır Kıbrıs sorunuyla yatıp kalkan kişiler olarak bileceğizdir ne yapılması gerektiğini bu yeni oluşumun ayağa kalkıp yürüyebilmesi ve derdini dünyaya anlatabilmesi için. Dünyadaki tüm devletlerin anası dünyadır zira. Ve eğer dünyaya derdini anlatamazsan üzülerek söylemek zorundayım ki aç ve susuz kalır, tıpkı Trainspotting filmindeki bebek gibi kendi dışkın içerisinde boğulur ölürsün sevgili okur.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Hatırlayacaksın ki Kıbrıs Cumhuriyeti ile Annan Planı arasında bir yerde buluşulması gerektiğini söylemiş ve bir fikirler dizisini ortaya çıkacak yeni oluşum üzerine yürütmüştüm sevgili okur. Şimdi de lâfı fazla uzatmak suretiyle değerli vaktini gereğinden ziyade kullanmamak maksadıyla kaldığım yerden devam ediyorum spekülasyonlarıma.Sen de takdir edersin ki Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası ve Annan Planı yeniden gözden geçirilirken dikkat edilmesi gereken en önemli sorun şu olarak çıkacaktır karşımıza ey üstündeki lânet gün geçtikçe açıklanamaz bir şekilde artan okur: Adadaki AB vatandaşı olmayan askeri ve/veya sivil birey-kitle-kurumların konumu ne olacaktır yeni Kıbrıs Cumhuriyeti’nde?İlk bakışta nereden çıktı şimdi bu denebilir. Lâkin söyleyeceklerim duyulunca eminim ki bunun şimdi nereden çıktığını soranlar da görecektir söz konusu sorunun çıkış noktasını.Önce yeni Kıbrıs Cumhuriyeti’nde AB vatandaşı olmayan yasal şahıslar kimler olacak ona bakalım:1)AB vatandaşı olmayan KKTC vatandaşları,2)Hem AB, hem de KKTC vatandaşı olmayıp da KKTC’de ikâmet ve çalışma izni bulunduranlar,3)AB vatandaşı olmayan ülkelerden olup da Kıbrıs Cumhuriyeti’nde ikâmet ve çalışma izni olanlar.Bu üç gruptan ilk ikisi Kuzey Kıbrıs’la ilgilidir, üçüncüsü ise Güney Kıbrıs’la. Yeni Kıbrıs Cumhuriyeti bir hakikat olunca bu üç grup aynı kategoride ele alınacaktır. Yani AB vatandaşı olmayıp da Kıbrıs’ta şu veya bu şekilde yasal olarak yaşam hakkı bulunan kimseler kategorisinde... Tek bir yasayla bu kişilere aynı haklar verildiği takdirde Kıbrıs sorununun çözüm sürecinde yeni bir açılım sağlanmış olacaktır.Dikkat ettiyseniz Kıbrıs’a 1974’ten sonra gelmiş olan gerek Türk, gerek Kürt, gerek Suriyeli, Filsitinli, Pakistanlı kişilerle, Kıbrıs’ın yerlileri (Rum-Türk-Ermeni-Maronit) arasındaki yasal farktır burada söz konusu olan. Sakın ola bunu ayrımcılık diye damgalamak gafletine düşmeyin. Zira burada mevzu bahis kılınan, Kıbrıs Türkleri ve Kıbrıs Rumları arasındaki bölünmüşlüğün yeni bir Kıbrıs Cumhuriyeti çatısı altında birleşmekle AB vatandaşı olan Kıbrıs sakinleri ve AB vatandaşı olmayan Kıbrıs sakinleri arasındaki bir başka bölünmüşlükle yer değiştirmesiyle ortaya yepyeni bir durumun çıkacak oluşudur. Ortaya çıkacak bu durum Kıbrıs’taki parametreleri yerinden oynatacağından, yeni bir Kıbrıs Cumhuriyeti’nde birleşildiğinde ne olacağının şimdiki zamanın bakış açısıyla görülebileceklere indirgenmemesi gerekir. Akılda tutulmalıdır ki bir hadise başa gelmedikçe o hadisenin başa gelmesinin nasıl bir durum yaratacağı önceden kestirilemez; bu hadisenin yaratacağı durum üzerine ancak speküle edilebilir.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Kıbrıs meselesinin çözümü yönünde, barışın sağlanması için Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar’ın birbirlerine karşı aşk ateşiyle yanıp tutuşmalarının gerekmediği sanırım artık su götürmez bir gerçek halini almıştır. Zira sen de takdir edersin ki aşk ateşiyle yanıp tutuşmanın nefret ateşiyle yanıp tutuşmaktan pek de farkı yoktur; ikisinin de kişiyi çılgınlığa varacak derecede körleştirdiği, daha doğrusu hormonal dengeyi bozarak kişinin olanı olduğundan farklı bir biçimde, deforme olmuş, çarpıklaşmış, yüceltilmiş veya ayaklar altına alınmış bir biçimde algılamasını kaçınılmaz hale getirmekte inanılmaz bir başarı kaydettiği barizleşmekle kalmayıp son derece aleni bir hal almıştır gelinen noktada.Eminim ki sen de biliyorsundur, yaşayarak öğrenmişsindir bunu, bazen öyle hallere girer ki insan aşık olduğu zaman, arzuladığı kişi onu reddettiğini beyan ettikçe, aşık şahsiyet bir o kadar daha arzular kendisini reddeden kişiyi. Buna histeri deniyor psikanalizde. Belki de histeriyle arasındaki bu yakın ilişkiden ötürü “aşkın gözü kördür” denmiştir, kim bilir; ama söylediğim gibi, gene iki kez çiziyorum altını, Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar arasındaki ilişki aşk ve nefret ilişkisi ekseninden çıkarılmalı ve siyasi literatürün ruhani olmaktan ziyade materyalist terimleriyle masaya yatırılıp tekrar ve dikkatle gözden geçirilmelidir. Zira siyaset şahsi hislerin üstünde bir yerdedir, değilse de en kısa zamanda o yeri alarak Kıbrıs’ın ortasındaki boşluğu doldurmaya ve kanayan bu yarayı deşip durmak yerine iyileştirmeye meyletmeli, en azından buna teşebbüs etmeye yeltenecek sabrı, cesareti ve samimiyeti gösterebilmelidir.İmkânsız olan her şey yapılması öncelikle şart olan şeylerdir aslında. Belki de bu yüzdendir bu şeylerin imkânsız diye nitelendirilmesi. Bu imkânsız diye nitelendirilen çözümler o kadar güç, cesaret ve sabır gerektirir ki, bırakın sorunları çözmeye yeltenmeyi, insanlar gerçek sorunları bile görmezlikten gelir. Bir tarafa itilen bu sorunlar birbiri üstüne yığıla yığıla, damlaya damlaya kanlar işte göl ola ola damladıkça, ve beyine gideceğine donup durdukça kan damarda, sorunlar çığ gibi büyüyerek çözümden kaçanları zaman içerisinde kendi donmuş kanlarında boğar. Yara iyileşmez ama, sadece kan pıhtılaşır ve derinin altında enfeksiyon oluşmaya ve vücuda yayılmaya devam eder. Derinin üstündeki pıhtı yaranın gerçeğini görünmez kılarak düşüncenin felcine ve ölümün kaçınılmazlaşmasına sebebiyet vererek hastayı yokoluşa sürükler, ki nitekim işte sürüklemektedir de zaten. Hastalığın ortadan kalkması yara bantlarıyla değil, doğru teşhisi takiben sabırla ve/fakat mümkün mertebe seri bir şekilde gerçekleştirilmesi gereken geniş çaplı ve soruna derinlemesine nüfuz edecek cerrahi bir operasyonla mümkün kılınabilir ancak.&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;(c) cengizerdem&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-6801279796802443847?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/6801279796802443847/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/kbrs-sorununa-yeni-aclmlar.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/6801279796802443847'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/6801279796802443847'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/kbrs-sorununa-yeni-aclmlar.html' title='Kıbrıs Sorununa Yeni Açılımlar'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-7686440052231097133</id><published>2009-04-19T08:19:00.000-07:00</published><updated>2009-04-19T08:21:37.177-07:00</updated><title type='text'>İki Başlı Bir Balık</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Eğer balığın iki başı varsa hangi yöne gidecektir balık? Balığın başları farklı düşünüyorsa ortak bir beyin mi gereklidir ille de balığın “doğru”yu bulabilmesi için? Başların birinin kesilmesi mi gerek balığın hayatta kalması için? Neden iki ayrı düşünceyle iki farklı dünyayı aynı anda varlığında barındırıp yaşatamıyor ve yaşayamıyor balık?&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;İç ve dış dünyaların arasında bir başka dünya vardır ki bu dünya zamanla insanı içine alır ve işte o zaman insan verimli düşünce üretmek yolunda emeklemeye başlar. Aklındaki soru şudur söz konusu insanın: Biz kendimize nasıl daha güzel bir ortam yaratabiliriz bizi her bakımdan tatmin eden ve/fakat başkalarının da kendilerini tatmin etmesini engellemeyen bir hayat yaşamak için?Kişinin yaşadığı hayatın ötekilerin yaşadığı hayatlarla doğrudan ve sürekli bir alışveriş içerisinde olduğunu akılda tutarsak görürüz ki Yunus Emre’nin “bir ben var ki benden içeri,” sözleri son derece doğrudur. İçimdeki benin dışa yansımasıyla zuhur eden öteki, benim nezdimde kendimden de içeri bir yere sahip.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Benim de bir idealim vardı eskiden ve bu ideal de zihnimdeki bir fikirden ve bu fikrin imgesinden ibaretti. İdeal demek fikirsel demektir zaten. Yani fikir formunda zuhreden o mükemmel şey. Bu fikir zaman zaman bir imgeye dönüşürdü benim kafamda; ve bu imge de işte o fikrin görüntüsüydü. Beyinle görülen fikirlere verilen addır imge; gözle göremezsiniz imgeyi ama beyninizle görürsünüz. Beyin bir ekrana dönüşür, düşünceler film şeridine...Platonikti benim idealimle ilişkim. Plato’nun “idea” ve “ideal” kavramlarının ardında yatan düşüncenin benim tarafımdan algılanışıydı bakış açımın bana sunduklarını ve bunların içeriğini şekillendiren. Bu tek taraflı ilişki gün geçtikçe büyüdü, büyüdü ve beni de içine aldı; artık o benim idealim değildi, ben onun yaratısıydım. İdealin kölesi olmak denebilirdi buna, ki nitekim işte denmişti de zaten.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Dönüp dolaşıp kutsallaştırıyordu yarattığı güzellikleri ve dönüp dolaşıp özü aynı dinler yartıyordu insanoğlu yıllardır. Düşünceden ziyade boş bir inanç hakim olagelmişti zira eyleme. İdeale ulaşmak istemişti insan hep ve/fakat ulaşılmazdı ideal, çünkü ideal değildi toplum. İnsan hem sosyal bir varlık, hem de siyasi bir hayvandı. Sosyal hayat ve hayvani hayatsa ancak birbirlerinin dışında varolabilirlerdi. En yüksekteymiş gibi görünen idealler aslında en diptekilerdi.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bu balığın iki başı var; ikisi de ötekine sen benim dışımdasın diyor ve ikisi de sürekli ağrıyor. Ne öyle oluyor, ne de böyle... Biri başka düşünüyor kafaların, diğeri başka… Düşünce ortada, öyle havada, iki baş arasında asılı kalıyor boşlukta… Sorun balığın kendisi olduğu halde, çözümleri hep balıktan bekliyoruz… Kim bilir, belki de hatamız budur işte. Yıllardır düşünüp düşünüp de yeni dinler yaratmaktan başka bir şey yapmıyor insanlık; hapsolmuş kısır bir düşünce sistemine, öyle dönüyor olduğu yerde…&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Gidip kendini akvaryumun camına vuran, neden dışarı çıkamadığını anlamlandıramayan ve önündeki şeffaf engel karşısındaki aczine yenik düşen balıklar gibiydik. İçine düştüğümüz o sonsuz labirentten kurtulmaya çalıştıkça daha da derinlere düşüyorduk bu karanlık dehlizlerde. Varlık düşmekten ibaret olursa yokoluş elbette ki labirentin karanlık dehlizlerinden çıkmak anlamına gelecekti. Bu son sözleri söyleyen ise elbette ki ne sadece bir “ben,” ne sadece bir “sen,” ne de sadece bir “o” olabilirdi. Olsa olsa tüm insanlık ölümün gözünün içine baka baka hep bir ağızdan ve/fakat sessizce fısıldamış olabilirdi bu son sözleri:&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bizi bu dışarıdan çıkarın,&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Bağırarak değil ama, sessizce...&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;(c) cengizerdem&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-7686440052231097133?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/7686440052231097133/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/iki-basl-bir-balk.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/7686440052231097133'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/7686440052231097133'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/iki-basl-bir-balk.html' title='İki Başlı Bir Balık'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-5818250635302852844</id><published>2009-04-19T08:14:00.000-07:00</published><updated>2009-04-19T08:16:15.270-07:00</updated><title type='text'>Hiçbir Yerde, Hiç Kimseyle, Hiçbir Şey Yapmayan Adam</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Michelangelo Antonioni’nin Hollywood için söylediği, “hiçbir yerde olup hiç kimseyle, hiçbir şey hakkında konuşmak gibi," sözünü akılda tutarak içinde bulunduğum duruma bakacak olursam görürüm ki ben aslında içindeki boşluğu bir başka boşlukla doldurmaktan başka hiçbir şey yapmayan bir hiçim. O kadar ki benim kendimle olan ilişkim bir boşluk üzerine kurulmuştur. Böyle bir durumda her an bu temelsiz yapının altında kalma ihtimalimin had safhada olması sen de takdir edersin ki pek de öyle şaşılacak bir hakikat formunda zuhretmiyor sevgili okur.Başıma gelenlerin tek sorumlusu ben değilim ama tabii? İstesem de olamam zaten? Neden? Çünkü ben sosyal bir varlık ve siyasal bir hayvan olarak yaptığım her eylem ve dillendirdiğim her söylem üzerinde yüzde yüz kontrol sağlamaktan son derece aciz bir insanım. Pek çok şeyi oluruna bıraktığım için olsa gerek son tahlilde içimdeki boşluğu kat kat büyütmüş buluyorum kendimi hep.Arada karartı nöbetleri geçirdiğim oluyor. Uyandığımda gördüklerimin mi, yoksa karartı nöbetleri esnasında yaşadıklarımın mı hakikate daha yakın olduğuna karar veremiyorum bir türlü. Kurmaca olanla gerçek olan arasındaki boşluğun gün geçtikçe dolduğunu hissediyorum. Kurmaca ve gerçek arasındaki boşluk dolarken benim içimdeki boşluk daha da boşalıyor, boşaldıkça büyüyor. O kadar ki neredeyse beni içine alıyor. Ben öyle boşlukta sallanan adamı oluyorum Saul Bellow’un. Dolguları tekrar boşlukla doldurmaya vakfediyorum sonra kendimi. Ediyorum kendimi vakıf ki içimdeki bu sonsuz boşluk biraz olsun küçülsün.İşin içindeki bit yeniklerini saymaktan bitap düştüğüm zamanlar oluyor. O zamanlarda kendimi kaybetmeye meylediyorum, meylediyorum kendimi kaybetmeye ki kendime geri gelebileyim, kendime geri gelince kendimi bulmuş olayım. Sonra aslında kendimi bulmadığımı, aslında sadece alt-benliğimi yok edip hükümdarlığı tamamen üst-benliğime devrettiğimi idrak edeyim. Daha da sonra pek çok insanın gidip de gelemediğini göreyim.Daha dikkatli olmalıyım diyorum kendime bunun üzerine. Böylece kendimle aramdaki ilişkiye yeni bir boyut katmış oluyorum. Kendimle aramdaki ilişkiye kattığım bu yeni boyut çevremle ilişkilerimde yeni açılımlar sağlıyor. Çözümü sevgide buluyor, gene mutlu oluyorum, ta ki bir sonraki dehşetengiz hadiseler zincirine kadar, kendimi kendi içimde kaybedeceğim güne kadar, içimdeki boşluğu boşlukla boşlukta bir boşluk olarak yaşatmaktan kendimi alamıyorum.Hiç değilse sen söyle, ne ola ki benim aynı anda hem içimdeki, hem de dışımdaki boşlukları küçültmekten aciz oluşumun sebebi?Neyim var ki benim içimdeki boşluktan başka?İçimdeki boşluktan başka hiçbir şeyimin olmaması olabilir mi acaba benim aynı anda hem içimdeki, hem de dışımdaki boşlukları küçültmekten aciz oluşumun sebebi? Bu yüzden bir hiç olabilir miyim ki ben?Hiçbir kimse? Bir hiç kimse o işte!&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;(c) cengizerdem&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-5818250635302852844?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/5818250635302852844/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/hicbir-yerde-hic-kimseyle-hicbir-sey.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/5818250635302852844'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/5818250635302852844'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/hicbir-yerde-hic-kimseyle-hicbir-sey.html' title='Hiçbir Yerde, Hiç Kimseyle, Hiçbir Şey Yapmayan Adam'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-5827276672203483357</id><published>2009-04-19T08:13:00.000-07:00</published><updated>2009-04-19T08:14:32.441-07:00</updated><title type='text'>(‘,)Durağan Dünyanın Son Sahnesi(‘,)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Hayatı kilitlenmiş bir adamın kendini içinde bulduğu ruhsal ve fiziksel durumlara karşı giriştiği amansız mücadeleyi anlatan ve Türkçe’ye Durağan Dünya diye çevirebileceğimiz Wereld Van Stilstand filmi Hollanda’lı yönetmen Elbert Van Strien’in yazıp yönettiği 2002 yapımı oldukça deneysel 30 dakikalık bir film. Siyah beyaz fotoğraflardan oluşan film kareleri üzerine hikâyeyi üçüncü tekil şahısta anlatan bir ses eklenmiş. Anlatıcı “O” diye hitap ediyor yani kahramanımıza. O gitti, bu geldi, vebugibi…Filmin Kafkaesk bir havası var aslında. Boğucu bir düşünme biçiminin girdaplarında boğulan bireyin kendi yarattığı labirentte kayboluşunun öyküsü… Kafka adamın kafasının içinde, adam Kafka’nın Dava romanının. Yani bir kısmı Amsterdam’da, bir kısmı da Brüksel’de geçen filmin ana-teması bireyin kendini içinde bulduğu acımasız sistem tarafından yokoluşa sürüklenişi. Van Strien öznenin kendi içinde bölünme sürecini durağanlık ve akışkanlık temalarını işleyerek yeniden ele almış film vasıtasıyla.Kendini içinde bulduğu anlamsız rutinin pençesinde kıvranan bir gazeteci olan kahramanımız kendisine bir komplo kurulduğundan emindir. Çevresinde gelişen her olayı kendi kafasında kurduğu komplo teorilerinin süzgecinden geçtikten sonra gören bu adsız kahraman, adeta hiçkimse, veya bir hiç olmuş kimse, yani işte bu biçare düşmüş gazeteci henüz hiç kitap yayınlamamış olduğu için, aşkta başarısız olduğu için, hayatta istediği noktadan çok uzakta olduğu için gittikçe nefretle dolmaya başlar çevresine karşı. Psikoz zuhur etmiş, kahramanımız paranoyak senaryolarla doldurmaya çalışmaktadır hayatındaki boşluğu. Bu senaryolar ona kendisini önemli hissetirmektedir. Aslında o kadar önemsiz hissetmektedir ki psikozdaki kişi kendisini, ölmek isteyecek noktaya gelmiştir artık. Ama filmde hiç beklenmedik bir biçimde yaşam dürtüsü devreye girmiş ve kişi kendini çok büyük bir komplonun kurbanı olarak görmek ve göstermeye çalışmak suretiyle önemli kılmıştır kendi gözünde. Kişi ölmemek için paranoyaya sürüklenmiştir bir başka deyişle. Yani depresyona karşı bir savunma mekanizması olarak paranoyaya meyletme durumudur burada söz konusu olan. Filmin siyah beyaz fotoğraflardan oluşuyor olması ve bu fotoğraflar arasındaki geçişlerin de genellikle alışılagelmiş mantık kurallarına uymaması da işte bu parnoyak-psikoz halini, yani çevreden kopmuşluğu ve hayatın birbirinden kopuk bir fotoğraflar serisine dönüşme sürecini ekrana taşıyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Korkunç canavaraların istilası altındaki paranoyak dünyaya has en ayırdedici özellik iç düşmanların dışa yansıtılarak benliğin sürekli tehdit altında olduğu saplantısıdır. Paranoyak şahsiyet korkunç canavarlar tarafından istila edilmiş olsa da kendi iç dünyasını çok daha korkunç olduğunu düşündüğü gerçek dünyaya tercih eder ve kendisini işte bu iç dünyasına hapsederek dış dünyaya karşı geliştirdiği bir savunma mekanizmasının kölesi olur. Yani iç dünyasında olup bitenleri dış dünyada oluyormuş gibi görür ve dolayısıyla da saldırganlaşır. İşin aslını farkederse şiddeti kendisine yöneltir. Paranoyak dünyada iç ve dış dünya arasındaki boşluk ortadan kalkmakla kalmamış, araya düşmanlık girmiştir. Paranoyak düşünce dış dünyada gerçekleşen her şeyi kendi kendisini besleyecek şekilde yorumlar. Dış dünyada ne olursa olsun paranoyak zihniyet bunu kendi düş aleminin küçük penceresinden görüp indirgemeci, volontarist ve hatta determinist tavırlar takınır düşman bellediği dış geçeklik karşısında.Paranoyak bir insan kendisini o kadar örselenmiş ve kırılgan hisseder ki kendi yarattığı ve normal bir insanın en korkunç kabuslarından bile daha korkunç olan bir iç dünyada acıya, eleme, ıstıraba mahkum bir yaşam sürdürür. İşte bu nedenledir ki ötekilerin mutluluğunu hasetle kıskanır ve şiddete yönelir. Ötekileri acıya mıhlamak suretiyle kendi rezil ve iğrenç dünyasından kaçabileceğini sanır. Ne var ki bu boş bir çabadır ve neticede pranoyak insan kendi dışkısında boğulur ölür. Ancak film bu döngüyü kırıyor ve psikozdan kurtulmanın imkânsız olmadığını söylüyor.Durağan Dünya depresyondan psikoza oradan da yeniden doğuşa geçiş sürecini anlattığı için doruk noktasına kahramanımızın sembolik intiharıyla ulaşıyor. Alter-ego’sunu yok eden kahramanımız eski benliğini geride bırakıp yeni bir benlikle yeniden doğmaya hazırdır artık.Film paranoyak dünyanın çöküşü nefret edilen şeyin aslında dışsal değil içsel olduğunun keşfini hem beraberinde getirir hem de bu keşfin neticesidir şeklinde özetlenebilecek bir tesbit yaptıktan sonra ise paranoya denen bu illet hastalıktan kurtulmanın ve bu berbat durumdan çıkmanın yolunu gösteriyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;***&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Filme yakından bakıldığında sadece anlamsız bir fotoğraflar yığını görülüyor, ama ekrandan biraz uzaklaşılıp perspektif genişletilince anlaşılıyor ki tüm bu fotoğraflar anlamlı bir bütünlük oluşturacak şekilde sıralanmış aslında. Oluşturulan bu anlamlı bütünlükse son sahneyle birebir örtüşüyor, hatta zaten son sahnedir açığa çıkaran fotoğrafların oluşturduğu o anlamlı bütünlüğü. Zira son sahnede fotoğraf karesi çözülüyor, görüntü hareket etmeye başlıyor ve yatakta ying-yang şeklinde yatan bir adamla bir kadın birbirlerine sevgi dolu bakışlar fırlatıyor, şevkatli ve/fakat kaçamak dokunuşlar yapıyorlar. Çözümü sevgide bulan kahramanımızın yüzündeki mutluluk ifadesiyle ise seyirciye bu korkunç kördüğümün çözüldüğü, kilidin kırıldığı ve her şeyin tatlıya bağlandığı mesajı başarıyla verilmiş oluyor. Yani sevgili okur, monoton hayatın bir sonraki ruhsal çöküntüye kadar aksamadan süreceği su götürmez bir biçimde garanti altına alınmış oluyor bu son sahneyle. Böylece de işte insanın çelişkilerle dolu yapısına rağmen, hatta bu çelişkili yapıdan güç alınarak hayatın rastlantısallığı karşısındaki aczin üstesinden gelinebileceği son sahnenin tüm filme damgasını vuran motifi açığa çıkarmasıyla altını çizmeye bile gerek olmayacak derecede bariz bir gerçeklik halini alıyor.&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt; &lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;(c) cengizerdem&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2024004410506464197-5827276672203483357?l=cengizerdem.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://cengizerdem.blogspot.com/feeds/5827276672203483357/comments/default' title='Post Comments'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/duragan-dunyann-son-sahnesi.html#comment-form' title='0 Comments'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/5827276672203483357'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2024004410506464197/posts/default/5827276672203483357'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/duragan-dunyann-son-sahnesi.html' title='(‘,)Durağan Dünyanın Son Sahnesi(‘,)'/><author><name>Cengiz Erdem</name><uri>http://www.blogger.com/profile/16052752251080757095</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='24' height='32' src='http://1.bp.blogspot.com/_1Z6iq-ijO9g/Sf2lA50a-nI/AAAAAAAAAFE/7jPxTEEEgrI/S220/cengizerdemgazete.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2024004410506464197.post-4025395724721204138</id><published>2009-04-19T08:10:00.000-07:00</published><updated>2009-04-19T08:12:10.722-07:00</updated><title type='text'>"Prozac Toplumu"</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;Sinir haplarıyla yaşayan dengesiz bir kızın hayatını anlatan Prozac Toplumu adlı pek popüler romanı artık hepimiz biliyoruz. Doksanlar’ın sonlarında yayınlandığında satış rekorları kırmış bu Elizabeth Wurtzel romanını sinemaya da adapte etmişler geçtiğimiz yıllarda. Genel kültür olsun diye söylüyorum, 1 €’ya satılıyor film
