Showing posts with label BENİ BU DIŞARIDAN ÇIKARIN. Show all posts
Showing posts with label BENİ BU DIŞARIDAN ÇIKARIN. Show all posts

Tuesday, April 28, 2009

“Zeno” Kimdir, Kim’(ler)in Hikâyesidir?


Hakkı Yücel


Yazar Cengiz Erdem’in ikinci kitabı “Zeno (Filozofun Bir Ölümlü Olarak Portresi)” (Cinius Yayınları) geçtiğimiz aylarda yayımlandı ve bir okuru olarak tıpkı birinci kitabı “Beni Bu Dışarıdan Çıkarın”da olduğu gibi elime yapışıp kaldı.. Kendi adıma bu vazgeçilmez ilişkinin hangi kurucu ve sürükleyici ögelerden oluştuğunu bir çırpıda söylemek belki zor.. Ancak yine de bunun, Erdem’in “gerçek hayatla kurmaca hayat” arasındaki boşlukta dolanıp duran metninin; ‘geleneksel/gerçekçi’ roman anlayışının lineer bir zaman akışı içinde seyreden, somut bir gerçeklik olarak orada anlam kazanarak okur tarafından kolay alımlanmasına ve duyumsanmasına yol açan o bütünlüklü “zaman-insan-mekân” birlikteğini bozmasından ve kurgusal yapısını altüst etmiş olmasından; bu bütünlüklü gerçeklik anlayışının çok ötesinde, dahası artık parçalanmış ve belirsizleşmiş hale gelen yeni bir gerçekliği önceleyen, bu gerçekliği gerek dil ve gerekse biçim çeşitlemeleriyle yeniden üreten ve bunu yaparken de karşılığını, sadece “dış dünyada” (dış gerçeklik olarak) değil, “iç dünyada” (iç gerçeklik olarak), yani hem bilinç, hem bilinçaltı ve hem de bilinçdışının uzayıp giden karanlık labirentlerinde arıyor, bu bağlamda okuruna yeni ‘ okuma alanları’ ve ‘özgürlükleri’ yaratmış olmasından kaynaklandığını söylemem mümkün..

Aslında tam da burası, geleneksel okurun (galiba hepimiz biraz öyleyiz) , modern ve modern sonrası (postmodern) romanın (edebiyatın) farklılığıyla yüzleştiği, ana yörüngesine belirsizliğin, göreceliğin ve aynı anda gün yüzüne çıkmaya hazır ihtimaller çokluğunun (çoklu hikâye/metin ihtimallerinin) yerleştiği ve buradan beslenerek yeni bir “yazar-metin-okur” ilişkisinin başladığı; bir bakıma yazarın ve yazdığı metnin performansı ve açtığı alanlarla ilintili olarak, okuru(nu)n onu ya yolun hemen başında terkettiği ya da peşine düşerek sonuna kadar onunla gittiği zor dönemeçtir...Yazar Cengiz Erdem ve metinleri, yaygın ifade biçimi ile söylersek, geleneksel/gerçekçi roman (edebiyat) anlayışına dair “ezberler”in bozulduğu , bir o kadar da tehlikeli bu zor dönemeçte doğuyor, çarpıcı bir gelişim gösteriyor, giderek özgünleşiyor ve en azından kendi adıma benim elime yapışıyor..

Yeni bir yazarın doğuşu olarak da nitelendirilebilecek olan bu yazı(n) serüveni hakkında kesin hükümler vermek için belki biraz erken..Ancak Erdem’in yayımlanmış iki kitabını yanyana koyunca (ve öncesinde yazdıklarını da düşününce) bunların, genç bir yazarın raslantısal ve iki atımlık baruttan ibaret yazı(n) serüveninin yapıtları olmadığını; aksine kendini sürekli besleyen donanımlı bir bilincin ve bilinçli bir seçimin, gelişmeye açık ve bir o kadar da doğurgan ifadesi olduklarını söylemek mümkün..Kurgusundan diline, biçeminden biçimine farklı metinler yazıyor Erdem ve bu farklılığını da, bu tür anlayışların kimi marjinal örneklerinde olduğu gibi, kör bir başıbozukluk, denetimsiz bir dağınıklık ya da saçma bir anlamsızlık ve yüzeysellik olarak değil; aksine yazı(n) serüvenini besleyen kök damarların ayırdında olarak ve bir bakıma “zamanın (değişen) ruhu”yla örtüşen kurmaca tekniklerini zorlayarak ve çoğaltarak sergiliyor.. İtiraf etmek gerekir ki bu, yüzeyde ve derinde farklı boyutlarda seyreden kaygan bir zemindir ve gerçe(kli)k de bu zeminde kayar, dağılır ve parçalanır..Bu yüzden okur onun tutamaklarını kolay kolay yakalayamaz, belki daha çok alttan alta hissedebilir (zaten yazarın yapmak istediği de herhalde büyük oranda budur); metnin kendisinin bu bağlamdaki farklılığı ise kaçınılmaz olarak farklı bir okur tipini – metnin kendisine katılacak ve onu yeniden üretecek- gereksinir.. “Zeno”yu okuduktan sonra başa döndüm ve bunları düşünerek sona doğru bir kez daha yürümeye başladım..

Erdem kitabına verdiği “Zeno” üst başlığına, “Filozofun Bir Ölümlü Olarak Portresi” alt başlığını ilave ederken, bilinçli olarak J.Joyce’un “Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi” romanına gönderme yapmakta ve bir bakıma durduğu başlangıç yerini belirlemektedir.. Burası ‘geleneksel/gerçekçi roman’ anlayışından ‘modern roman’ anlayışına geçişin yaşandığı, bu bağlamda ‘fay hattı’nın kırıldığı yerdir ve kök damarları da başta Joyce olmak üzere Woolf, Beckett vb. gibi yazarlardır ki, Erdem’in Joyce’a gönderme yapması da bu nedenle anlamlıdır..Devam etmektedir Erdem ve bu kez de Einstein’a göndermede bulunmaktadır ki bunun da anlamı; ‘gerçekçi’ romanın üzerine oturduğu ve hem kurgusal bütünlük, hem zamanın lineer akışkanlığı, hem mekânın üç boyutluluğu, hem romanın hikâyesinin ‘zaman-mekân-insan’ bütünlüğü ve hem de bütün bu sürecin arkasında yer alan Newton fiziğinin pozitivist mantığının; yirminci yüzyılın ilk yarısında gelişen ‘modern roman’da artık yirminci yüzyılın fiziği olan Einstein’le, onun zamanın lineer akışkanlığını bozan, ışık hızına göre değişkenlik kazanan, mekânın ve maddenin farklı koşullarda ve farklı boyutlarda görünümlerinin oluşabileceğini ima eden ve nihayet göreceliği öne çıkaran mantığıyla değiştiğinin ifade edilmiş olmasıdır..Erdem’in bir başka göndermesi ise Freud’adır ki, bunun da anlamı, onunla birlikte modern romanda insanın görünmeyen dünyalarına ısrarlı yolculukların başladığı, düşlerde ve fantazilerde gezinmelerin söz konusu olduğu, gerçe(kli)ği sadece dış dünyada ve dış dünyadaki haliyle değil, aynı zamanda bilinçte, bilinçaltında ya da dışında aranması ve yeniden üretilmesi bağlamında bir arayışa girildiğidir..Burada da bitmez Erdem’in göndermeleri ve onun sürekli beslendiği bir başka kök ana damara, Nietzsche’ye yönelir ki bunun da anlamı, onun dilin ‘metaforik bir yapı’ bir “seyyar metaforlar ordusu” tespitine özel bir vurgu yapılmasıdır..Aynı anda Kafka’nın ortaya çıkması ise, yalın ve kolay okunan bir dilin nasıl ‘metaforik’ bir zenginlik ve çağrışım yoğunluğu içeriyor olduğunu göstermesi bakımından önemlidir ve Erdem’in dilinin de benzer bir yalınlık ve ‘metaforik’ bir yoğunluk içermesi, Kafka ile kurulabilecek dil akrabalığını ortaya koyması açısından dikkat çekicidir..Ve sonra Foucault’ya yapılan gönderme gelir ki bu da kanımca Erdem’in ‘modern’ romanla ‘modern sonrası’ (postmodern) roman (ve dünya kuşkusuz) arasındaki gidiş gelişlerini açıklaması bağlamında değerlendirilmelidir..Uzatmak pahasına yazarın referanslarının burada da bitmediğini, örneğin “Zeno’nun Psikanalizden Felsefeye Meyleden Bir Sinemasever Olarak Portresi” ara başlığının zımnen “felsefe-psikanaliz-popüler kültür (sinema)” üzerinden okumalar yapan ve açılımlar sergileyen Zizek’e göndermeler içerdiği de söylenebilir..Ve kuşkusuz diğerleri..

İyi de bütün bu göndermelerle ne yapmak istemektedir Cengiz Erdem; bir malûmatfuruşluk mu, arapsaçı bir kolaj mı, entelektüel ukalalık mı, marjinal bir çıkış mı..? Kanımca hiç de böyle değil..Bu yolla yazar daha kitabın ilk sayfasında “Hayatın ve edebiyatın var olabilmesi için aralarında bir mesafe olması şarttır....yazıyla hayat arasındaki boşluk ortadan kalkınca” kitabın(ın) da (hayatın mı yoksa) sona ereceğinden söz ederken; bir bakıma parçalanarak belirsiz hale gelen gerçe(kli)ğin arkasında bıraktığı ‘boşluk’u işaret etmekte, ve belki de bu kadar parçalı hale gelen gerçe(kli)ğin sadece Cengiz Erdem’le değil, bu çokluğa ve parçalılığa denk düşecek çoklu yaklaşımlarla (farklı yazarlar, görüşler) ve metinlerle (kimi zamanlar bazı metinlerden alıntılar yapması da bundan) kuşatılabileceğinin altını çizmek istemektedir..Nitekim bu yaklaşım bugünün romanında ‘metinlerarasılık’ adıyla sıklıkla kullanılan bir yöntem olarak uygulana gelmektedir.. Erdem bununla da yetinmemekte, bu ürpertici ve bir o kadar da heyecan verici ‘boşluk’un doldurulması bağlamında bir başka yöntemi, ‘üstkurmaca’ yöntemini kullanarak kendi metnini nasıl yazdığını anlatmakta, bizatihi metnin kendisini metnin ana konusu –belki kahramanı- haline getirmekte (bu aynı zamanda gerçe(kli)ğin kurgusallığına da bir göndermedir) ve bu arada da o çok sık kullandığı, kâh sevgiyle okşadığı kâh lânetlenmiş olduğunu haykırdığı (ama aynı anda lânetinden arındırmak istediği), “Ey sevgili ve lânetli okur”una da bir yerde metne katılma ve o metni yeniden üretme çağrısı yapmaktadır..

Sonuç itibarıyla denilebilir ki, Cengiz Erdem’in metni biçimden biçeme, dilden ( o dil ki yazar onunla kökünden kesip koparacak ve bir sessizliğin içinde yeniden kurmaya soyunacak kadar cebelleşmektedir) kurguya varan bir çeşitlilik içinde yol almaktadır..Bu çeşitliliğin ve farklılığın okurla metin arasında özel bir ilişkiyi gereksindiği ise çok açıktır..Bir bakıma metnin alımlanmasını zorlaştıran bu durum, kanımca Erdem’in başından beri bilinçli tercihidir..Çünkü bu yolla yazar, bir yandan okuru metne ve metin üzerinden gerçe(kli)ğin kendisine yabancılaştırırken ve onunla metin arasına adeta aşılması zor bir mesafe koyarken (çoğu zaman okur tam da burada yazarını ve metni terk eder) ; bir yandan da bîzatihi bu yabancı(laştır)manın (bugünün insanının yabancılaşmış halinin) onu hayatla ve gerçe(kli)ğin bu haliyle yeniden yüzleşmesi gerektiğinin esas nedeni olduğuna işaret etmektedir..Ve bu yüzden metin boyunca çeşitli göndermelerde bulunup alıntılar yaparken (derin sularda yüzerken) , motifler çizip ürkütücü ve de grotesk karşıtlıklar oluştururken, dil biçem ve biçim oyunlarına girerken, hasılı onu neredeyse içinden çıkılmaz labirentlerde dolaştırırken, aynı zamanda kendisi geriye çekilerek (metin artık sona ermiştir ve şimdi yazar sözü okuruna bırakmıştır) ona “Ey sevgili/lânetli okur, engel diye gördüğün şeyler senin bu metne (hayata) katılacağın ve orada gerçe(kli)ği yeniden üreteceğin özgürlük alanlarıdır” çağrısında bulunur..

Belki bu yüzden metnin sonuna gelip de Cengiz Erdem aradan çıkınca, kendi kendime şu soruyu sordum: Zeno kimdir ve burada anlatılanlar kim(ler)in hikâyesidir..? Her ne kadar yazar başlangıçta kahramanının kök ağacını Antik Yunan’a kadar uzatıp akademiadan geçiriyor ve sonra da arka kapağa “içe dönük infilâklardan medet uman garip bir düşünme biçiminin girdaplarında boğulan bireyin kendi yarattığı labirentte kayboluşunun ve çözümü sevgide bulmak suretiyle yenden doğuşunun öyküsü..” diye not düşerek, sonuçta isimsiz ‘birey’in varlığında Zeno’yu ve hikâyesini çoğaltıyorsa da; doğrusu ‘Zeno’ bende ‘kseno’ (yabancı) sözcüğünü çağrıştırarak, onun dolayımıyla anlatılanların bir yabancılaşma ve ona dahil olanların hikâyesi olduğu düşüncesini uyandırdı..

Cengiz Erdem çağrışımı yoğun, ucu açık metinlerini çarpıcı bir biçimde kurguluyor; bu yolla görünür ve gündelik hayatlarımızın ve ilişkilerimizin arkasındaki gizli dünyalara dalıp çıkıyor, oradaki yapaylığın ve yüzeyselliğin altındaki derin öze vurgu yapıyor, gerçe(kli)ği (yıkarak) yeni gerçek(lik)ler için ‘özgür’ alanlar açıyor ve okurunu da bu serüvene katılmaya çağırıyor..İtiraf etmeliyim ki bu hikâye(ler)den etkilendim ve ilk kitabı “Beni Bu Dışarıdan Çıkarın”ın ardından yazdığım yazının sonunda onun için yaptığım “bu genç yazara dikkat” uyarısında haklı olduğumu anladım..

Şimdi bir kez daha hatırlatmak istiyorum ki, bu genç adam işini iyi yapıyor.

(c) Hakkı Yücel, Afrika Pazar, 2008.

Monday, March 9, 2009

Diyaloglar

Faize Özdemirciler’in Cengiz Erdem’le Afrika Pazar İçin Yaptığı “Beni Bu Dışarıdan Çıkarın” Röportajı

Faize Özdemirciler: “Kara bahtlı okur” seni ”Avrupa” ve “Afrika”daki yazılarından biliyor, ben de öyle. Ben senin yazılarını okurken, yazmaktan başka bir şey yapamayacağını ve aslında yapmaman gerektiğini düşünürüm. Yine de sormak isterim: Yazı senin için nedir? Bir ev mi, bir oda mı, kitabında da olduğu gibi bir hücre mi yoksa? İlhan Berk yazıyı cehennem olarak tarif eder, katılır mısın buna?

Cengiz Erdem: Ben daha ziyade cennetle cehennemin kesiştiği yer olarak görüyorum yazıyı. Yani sadece cehennem, veya sadece cennet değil, hem ikisi hem de hiçbiri. Yazı benim için hayatı olumlamanın yoludur. Öyle garip bir şeydir işte yazı, ki ben şahsen ölmemek için yazıyorum, yazmasam cansıkıntısından ölürdüm herhalde, yazarken bile ölüyorum zaten cansıkıntısından, bilmiyorum, bilemiyorum, yazsam vay yazmasam vay... Ama doğrudur, senin de dediğin gibi ben yazmak için yaratıldım yüce Tanrı tarafından (bu noktada gülünmüştür, gülüşmeler). Yazmaktan başka bir şey gelmiyor elimden, aşırı derecede yoksunum yazı dışındaki hayattan. Normal bir hayat değil benimki, hayat bile değil hatta, başka bir şey... Olay yok hayatımda, sadece bazı rutin ritüeller var. Sadece çıplak kemiklerden ibaret minimalist bir yaşam sürdürüyorum. Aynen Beckett’in oyunlarındaki gibi yani, toplumsalın dışında bir varoluş serüveni. Yazarak bu anlamsız varoluşu anlamlı kılmaya çalışıyorum. Çok karamsar bir insanım, o kadar ki karamsarlığımın patolojik boyutlara vardığı oluyor zaman zaman. Aktif bir karamsarlık ama bu; felç etmiyor yani kişiyi. Aklım karamsar, irademse son derece iyimser. Anlatabiliyor muyum? Bu gerçekçi karamsarlık beni pasifize etmiyor, bilâkis kötü şeyleri iyiye dönüştürmek için eyleme geçmeye sevkediyor. Neticede karamsarlığımın bile mizahi bir yanı var, o yüzden de şikayetçi değilim halimden, kendimi ve insanları affedeli çok oldu.

“Beni Bu Dışarıdan Çıkarın” senin ilk kitabın ama herhangi bir ilk kitap gibi durmuyor. Sen yıllardır zaten yazıyla uğraşıyorsun. Bu kitabın 1997-2007 arasında tecrübe ettiğin acı, keder, elem ve ıstırapların beynine yansımasıyla zuhur ettiğini söylüyorsun. Nietzsche’nin etkisi bu değil mi? Sanki, acının yaratıcılık için gerekli olduğunu söylemiş gibi değerlendirilir Nietzsche. Oysa O, çekilen acıların insana güç kattığını söylemek istemedi, güçlü olmak için acı çekmek gerektiğini de söylemedi. Bunlarla epeyce meşgul olduğun anlaşılıyor ve kitabına da Nietzsche ile başlıyorsun zaten. Ben senin kitabını okurken “kara bahtlı bir okur” olarak bazen ıstırap ve elem sözcüklerini ironik olarak kullandığın hissine kapıldım, sonra “ironi”nin kendisi de kederlidir dedim… Sen daha iyi bileceksin bunları…

Doğrudur, ironiktir tüm bunlar, ama bunların ironik olması daha da ironiktir, zira insanın kendi acısına, elemine, kederine, ıstırabına gülmesi söz konusudur burada. Gerçektir bu acılar ama bu acıların gerçekliği onlara boyun eğmemizi, hayatın gerçeklerine yenilmemizi gerektirmiyor, bilâkis üzüntüsü o boyutlara varır ki insanın ölmemek için kendi haline, biçareliğine kahkahalar atmaktan başka çaresi kalmaz. İki meşhur laf vardır bu konuda; birini Kafka söylemiştir bu lafların, ötekini Beckett. Kafka “İşler daha kötüye gidemez hale gelince daha iyiye gitmeye başlar” demiştir, Beckett ise “Mutsuzluk dünyanın en komik şeyidir.” Nietzsche konusuna gelecek olursak, Nietzsche ıstırabın yaratıcılık için şart olduğunu değil, yeni bir şey yaratmış bulunmanın genellikle ıstıraplı bir sürecin neticesi olduğunu söylemişti. Eserlerine bunalımının damgasını vuran Nietzsche’nin yaşamı boyunca maruz kaldığı ıstırapları nasıl bir vecd hali içerisinde kaleme aldığını düşünürsek kendisinin kemale ermek için acı çekmenin gereğine değil, kemale ermiş kişinin genellikle kemale eriş sürecinde acı çekmiş olduğuna vurgu yaptığını idrak ederiz.

Hastalığım yeni teşhis edildiğinde sevgili Hakkı Yücel’in önerisiyle o günlerde yeni çıkan Irvin Yalom’un bir Nietzsche alegorisini, “Nietzsche Ağladığında” isimli kitabını okumuş ve çok yararlanmıştım. Daha sonra da, eskiden okuduğum Nietzsche’yi yeniden okumaya başladığımı hatırlıyorum. Ben özellikle “Beni öldürmeyen şey bana güç verir” sözü psikanalizin çok işine yaradığını düşünüyorum, ne dersin?

“Nietzsche Ağladığında” adlı kitap benim de hayatımda derin izler bırakmış bir eserdir. O kadar ki bu izleri hala daha taşıyorum. Sen yararlanmıştın bu kitaptan, bense yaralanmıştım sevgili Faize. Hatırlıyorum, köpek gibi yaşıyordum o günlerde, Schindler’s List filminin soundtrackını dinleyip Nietzsche Ağladığında kitabını okuyordum bütün gün bütün gece. Oturma odasına bir şilte çekmiş, o örtüsüz şiltede yatıp kalkıyordum, üstelik halı da yoktu yerde. Yemeklerimi bile orada yiyordum, insan kılığından çıkmıştım, hayvanlaşma gerçekleşmişti; hatırlamak istemiyorum o günleri. Beni öldürmeyen şey hiç de güçlü kılmamıştı beni, aksine yavaş bir ölümün kölesi kılmıştı. Psikanalizin işine yarayabilir bu söz ama bence sadece geçici bir teselli verebilir kişiye. Bizi öldürmeyen şeylerin bizi güçlü kılacağına inanmıyorum ben şahsen. “Beni öldürmeyen şey beni güçlü kılar” demek suretiyle Nietzsche aslında başımıza gelmiş kötü hadiseler karşısında umutsuzluğa kapılıp yenilgiye uğramak yerine bu hadiselerin şu anda gerçekleştireceğimiz eylemler vasıtasıyla uzun vadedeki anlamlarına kavuşacaklarını, dolayısıyla da bu kötü hadiseleri lehimize çevirmek yolunda çaba sarf etmemiz gerektiğini söylemek istemektedir. Yani evet benim başıma bu son derece üzüntü verici şey geldi ve/fakat ben bunun beni güçsüz kılması yolunda değil, bilâkis gücüme güç katması yolunda hareket etmeliyim ki bu hayatta mutlu olabileyim. Ancak belki böyle yorumlanırsa bir işe yarayabilir bu söz, ki sanırım bu yüzden yaramıştı senin işine.

Şu anda son rötuşlarını atmakta olduğun doktora tezinin konusu, yaratıcılıkla yıkıcılık arasındaki ilişki ve kitabında da paralel gidiyor yaratmakla yıkmak. Diliyle, kurgusuyla özellikle Kıbrıs’taki okurlar için yeni ve farklı bir kitap olduğunu düşünüyorum… Dil konusunda kendini sınırlamıyorsun, konuşma dilini çok iyi yerleştirmişsin… Sen neleri yıktığını düşünüyorsun?

Aslında ben pek bir şey yıktığımı düşünmüyorum. Daha doğrusu belki de yıkmışımdır bazı şeyleri ama neyi yıktığım beni pek ilgilendirmiyor, zira ben şunları şunları yıkacağım diye çıkmadım yola, bazı şeyleri yıkmış bulunmak benim yazma eylemimin yan etkileriydi sadece. Yani işte yıkmış olmak yaratmanın bir sonucudur aslında. İnsan yaratma sürecinde bazı şeyleri yıkmış bulur kendini, yıkmak yeni bir şey yaratmış olmanın bir sonucudur genellikle, ama dediğim gibi ben neyi yıktığımdan ziyade ne yarattağımla ilgileniyorum. Yaratma sürecimde yıkmışsam bazı şeyleri, vatana millete hayırlı olsun bu yıkım işlemi demekten başka bir şey gelmiyor içimden.

Dışarı içeri kavramlarını da yıkıyor ve ikisinin arasında bir başka yeri işaret ediyorsun “kara bahtlı okur”a. Giriş bölümünde Panopticon adlı gözetim ve denetim mekanizmasından yola çıkarak, kitabının da bu mekanizmanın bir kitap olarak zuhur edişi olduğunu söylüyorsun. İçerisi de bir dışarısı da bir, içeri ile dışarı arasında fark kalmadı mı demek istiyorsun? Bu kitabı hayatın yazıya nüfuz ettiği o yerde yazdın sen, ne içerde ne dışarıda yani, arada… Neresi o ara?

O ara ölübölgedir sevgili Faize. Ölübölge ki son derece dehşetengiz bir korku filminin seti olacak potansiyele sahiptir. Ama işte mizah en dehşet verici olaylara bile tahammül etmemizi sağlıyor. Yazının hayata, hayatın da yazıya nüfuz ettiği yer sözün bittiği yerdir. Bitmek derken burada hem sona ermek hem de başlamak kastediliyor. Anlamsızlıkla anlamın, düşle gerçeğin iç içe geçtiği yerdir ölübölge. Kitabın panoptikon adlı gözetim ve denetim mekanizmasını andırması mevzusuna gelince, biliyorsun bu kitabın gözleri var, okuyucu kitabın içine baktıkça kitap da okuyucunun içine bakıyor. Nietzsche’nin “Dipsiz bir kuyunun içine baktığınız zaman, kuyu da sizin içinize bakar” sözü geliyor akla. Karşılıklı bir yansıtma gerçekleşiyor okuyucuyla kitap arasında, dinamik bir etkileşim şeklinde gerçekleşiyor böylece okuma süreci. Buna kısaca interaktif edebiyat diyebiliriz sanırım, ki nitekim işte dedik de zaten.

“Karşı taraf oluştu, bu taraf oluştu, iki ayrı taraf oluştu, ortası var bir de ama kimse farkında değil” derken Arabölge’ye gönderme yapıyorsun. Arabölgeden yazılmış bir kitap diyebilir miyiz senin kitabına? Ancak Arabölgeden bakarak anlayabiliriz iki tarafı, ama insanlar kendi kendilerini hapsettiklerine göre, birilerinin onları hapsetmesine gerek kalmadığına göre, o “Ara”ya da hapsolmayacaklar mı?

Ara, eşik, araf... Bunlar hapishanenin dışındadır. Araya hapsolmaz insan. Ara içerinin de dışarının da dışıdır, bir çıkış noktasıdır. Her şey arada başlar ve arada biter. Hayat bile arada yaşanır, gerisi ölümdür. Doğumdan öncesiyle doğumdan sonrası aynı şeydir, yani hiçliktir. Evet, bu kitap arada yazıldı, içindeki her anlatı hayata ara verdiğim bir kesintiyi sembolize ediyor. Yeni yaşam biçimlerinin ortaya çıkması için gereken delikler açan bir şey olmalıdır bence edebiyat hayatta. Yeni anlatım tarzları yeni yaşam biçimlerine kapılar aralar bence.

Kitabın parça parça, her metin bir oda ama bir bütün aynı zamanda. Postmodern demişti sevgili Hakkı Yücel, katılır mısın buna? Bu postmodern bir kitap mı oldu? Yoksa?..

Hakkı Yücel’in yazısı kitaba benim de farklı bir gözle bakmamı sağladı. Daha önce aklımdan geçmeyen şeyler geçmeye başladı aklımdan yazıyı okuduktan sonra. Mesela kitaptaki dil kullanımının geleneksel yazından farklı bir dil anlayışına yöneldiği konusundaki saptama "keşke dil mevzusuna biraz daha çok değinseydim önsöz ve giriş kısmında" dedirtti bana. Ayrıca zannettiğimden daha postmodern olduğumu da gösterdi, ki ben aslında o kadar postmodern olmak istemiyorum. Postmodernizm yerelliği öne çıkarıyordu, oysa ben evrensel konulara daha yakın olduğumu düşünüyorum şimdi. “Beni bu dışarıdan çıkarın” yerellikle evrensellik arasında bir yerdeydi sanırım, ve yönelişimin özellikle doktoradan sonra evrenselliğe doğru bir seyir izlediği kanaatindeyim. İkinci kitapta postmodernizmi atlatmış bir modern olarak çıkmayı umuyorum "piyasaya." Ama Hakkı Yücel’in saptamasının da yerinde olduğunu düşünüyorum, zira kitabı belirli bir bağlam içerisine oturtup değerlendirmiş, ve tarihsel süreçte bu kitabın postmodern olarak nitelendirilmesi gayet normaldir. Ama neticede akımlar gelir geçer, kalıcı olan kelimelerdir. Ve kelimeler geçen zaman içerisinde kaçınılmaz olarak yeni anlamlar kazanırlar, işte bu yüzdendir edebiyatın sürekli dönüşen bir şey olması. Sanırım Hakkı Yücel o yazısında postmodern tanımını kitabın farklılığını ve yeniliğini vurgulamak için kullandı.

Kitaptaki metinler birer hücre olduğuna göre, sen aslında okura, oku ve dışarı çık mı diyorsun, yoksa içeri çık mı?

Ben okura kendini dışarıdan gösteriyorum. Oku ve böyle olma diyorum. Bak bu zavallı karakterler kendilerini bu hücrelere tıkıyorlar, sen bunlar gibi olma, özgürlüğü ve hayatı seç diyorum, seni sevdiğim için söylüyorum bunları sana, seni yargılamak için değil demeye çalışıyorum okura.

Okuru metinlerin içine çekerek biraz da Brecht’in yaptığını yapıyorsun gibi geldi bana?

Brecht seyircilerini kendilerine ve yaşadıkları hayata yabancılaştırmaya çalışıyordu. Onlara yabancılaşmaktan yabancılaşmanın yolunu göstermekti Brecht’in amacı. Benim amacım da budur. Ben okurun karakterle özdeşleşmesini değil, bilâkis yabancılaşmasını istiyorum. Ben bu değilim, böyle olmamalıyım demesini sağlamak istiyorum. Brecht’le Beckett arasında bir yerlerde geziniyorum işte, atımın adı Nietzsche...

Yazar var, okur var, bir de metinler var, sanki hayat ve hayata dair her şey yazmak içindir, gibi bir hisse kapılıyor insan? Ne dersin?

Doğrudur. Dünya var, insanlar var, Tanrı diye bir şey var. Hayat anlamsızdır, yazı hayata anlam katar, veya bu anlamsızlığı deşifre eder. Yazı hayatın yan etkisidir, hayat da yazının. Yazılan asla yaşanan değildir. Bence kelimelerle kurduğumuz dünyalar yaşam olanaklarını çoğaltmaya hizmet etmeli. Bizi bilmediklerimize yaklaştırırken bildiklerimizi sorgulatmalı.

“Bazı bireyler toplumun iyileşmesi yolunda hastalanırlar, onların hastalanması topluma terapidir” diyorsun. Peki bizim toplumumuzda kendini böyle bir toplum terapisine adamış olanlar var mıdır, yoksa, olmadığı için mi toplum iyileşemiyor… Toplumların iyileşmek için kurbanlara ihtiyacı vardır, anlamını çıkarabilir miyiz buradan?

Çıkarabiliriz ve çıkarmalıyız da, ki nitekim işte çıkardık da zaten. Bizim toplumumuzda kendini böyle bir toplum terapisine adamış olanlar elbette ki mevcuttur. Mesela sen bunlardan birisin. Toplumsa iyileşmek istemediği için iyileşemiyor. Hastalık hastası bir toplum var bu adada. Ruhsal ve fiziksel hastalık fetişizmi had safhada...

Kıymetleri çok sonra anlaşılacak elma kurtlarını ve marjinalleri konuşalım mı biraz… Kitabını bu elma kurtlarına ve marjinallere adadın, bir de kara bahtlı okurlara… Okurun bahtı neden kara, bu kitabı okumak zorunda kalacağı için mi? Neden lanetlidir okur?

Okur bu kitabı okusa da okumasa da kara bahtlıdır. Bu gerçeği hiçbir kuvvet değiştiremez. Ayrıca lanetlenmiştir de okur, zaten kara bahtlı olmasının sebebi de üstündeki bu lanettir. Peki ama nedir bu okuru lanetlenmiş ve kara bahtlı kılan? Evet, öncelikle bu kitabı eline almış olmakla lanetlenmiştir okur, okuyacak olduğu içinse kara bahtlıdır, tabii eğer okursa. Ama tabii tüm bunlar işin esprisi. Asıl lanet Kıbrıs denilen bu adada, Kıbrıs copper’dan, yani bakırdan geliyor zaten. Lânet olsun!

Alışılagelmiş kahramanlar değil, kurban kahramanlar yarattın, anti kahramanlar da diyebiliriz bunlara, dolayısıyla insanı çok da fantastik bir dünyaya taşımıyorlar. Okur onların yerinde olmak istemeyecek, çünkü onlar kendisinden farksız. Klasik roman kahramanlarından bu noktada ayrılıyorlar, daha çok Beckett’in kahramanları gibi…

Son derece doğru bir tesbit. Kahramanların, daha doğrusu kurban-kahramanların kendilerine güvenleri yoktur. Mantıklı düşünebilme, doğru kararlar alma, cesaret gibi vasıflardan yoksun oldukları için kişisel değer yargılarını oluşturup kaderlerini çizebilecekleri veya geleceklerini yaratabilecekleri hiçbir yol yoktur. Sanki Takamuro Kootaro’nun dediği gibi “yol yoktur önlerinde ve onlar yürüdükçe yol arkalarında oluşmaktadır.” Ama onlar tüm bunların farkında bile değildirler. Tüm zamanlarını anlaşılmaz bir dünyayla umutsuzca mücadele etmekle geçiren karakterleri ayakta tutan tek şey kendilerini kurtaracağını ümit ettikleri ve/fakat ne olduğunu bile bilmedikleri bir şeyin veya bir kimsenin gelip onlara yardımcı olacağıdır. Durumlarını daha kötü kılan şey ise güvenilir bir hafızaya sahip olmamalarıdır. Hafızaları kötü olduğu için geçmişe bakıp, geçmişten dersler çıkarıp bugünkü konumlarını belirleyememekte ve sorgulayamamaktadırlar.

“Geçmişlerini anlatmaktan aciz olan kurban kahramanlar”la doludur değil mi Kıbrıs? Ve sessizce fısıldarlar beni bu dışarıdan çıkarın diye…

Evet. Lâkin kimse yoktur onları dışarıdan çıkaracak, herkes dışarıdadır çünkü ve herkestir aslında beni bu dışarıdan çıkarın diyen. Her insan diğer insanların dışındadır çünkü. Yaşamlarının tarihini, yani geçmişlerini anlatmaktan aciz olan bu kurban-kahramanlar ise bu günkü durumlarının analizini de yapamazlar ve kim olduklarını kavrayamazlar. Kendilerini bile tanıyamayacak bir halde olan bu karakterlerin varoluşla ve anlamsızlıkla başa çıkma girişimleri ve başa çıkma biçimleri bu sıradışı anlatılarla zuhur eden doğaüstü hadiselerin izleğini meydana getirir. Kendilerinin dışında yaşayan, asla kendileri olamayan insanlardır bunlar. O kadar yabancılaşmıştırlar ki kendilerine, yabancılaşma doğru kelime değildir adeta içinde bulundukları durumu tanımlamakta.

“Bok da yerim belki” diyen kahramanın Pasolini’nin filmlerinden çıkmış gibi, orada bok yediriliyor, seninse kahramanın kendi isteğiyle yapacak bunu…

Bir o kaldı çünkü yapmadığı. Onu da yaparsa tamam olacak, başı göğe erecek. Bazı şizoid vakalara gönderme var orada. Ağır şizofrenlerde bok yeme olayı gözlenmiştir. Kendi bokunu yer bunlar.

İkinci hücrede Şekspir’e faks çekiyorsun. Olmamak, hiçbir şey olmamaktan daha iyi olamaz diyorsun. Bütün mesele olmak ya da olmamak değil, mi demek istiyorsun?

Eşik adlı anlatıdan bahsediyorsun. Orada faksı çeken ben değilim, karakterlerim. Ben faksı çektirtenim. Ama gene de faksı çeken benmişim gibi yanıtlayacağım sorunu. Bu faksla demek istediğim olmamanın her türlü oluş biçiminden daha iyi olduğudur. Acıdır bu ve/fakat gerçektir. Ama tabii bu olmamamızı, kendimizi yok kılmak yolunda eyleme girişmemizi, yani intihar etmemizi gerektirmiyor. Bilâkis olmamak olmaktan daha iyi olduğu halde, buna rağmen olmayı seçmeliyiz ve sevgiyle sarılmalıyız hayata. Ben şahsen insanları kucaklamayı pek seven bir insanım. Bazıları bunu abartılı buluyor, ama onlar da öyle işte, oldukları gibi kabul etmek lazım insanları, ama bu yanlışlıkları görmezden gelmemiz gerektiği anlamına gelmemeli, ki gelmiyor da zaten. Bir insanı kucaklamak için onu sevmemiz gerekmez, tıpkı hayatta kalmak için yaşamayı sevmemiz gerkemeyebileceği gibi. Sevsek de sevmesek de hayatımızı, sonuna kadar yaşamalıyız onu, zira ölüm nasıl olsa kaçınılmaz olarak çalacaktır kapımızı bir gün ve ölüm sonsuzdur, yaşamsa bu sonsuzlukla sınırlandırılmıştır; kıymetini bilmek lâzım.

Kitabını “roman” olarak değerlendirenler var. Sen daha çok metin ve anlatı diyorsun… Peki ya Picasso’nun resimlerine bakarken sorduklarına benzer bir soru sorarlarsa… “Bunun neresi roman” derlerse, “Bu zaten roman değil hapishane” mi diyeceksin?

Hah, hah, hah! (Gülünmüştür) Evet kadının biri Picasso’nun “Balık” adlı bir resmine bakıyormuş, Picasso da oradaymış, kadın Picasso’ya “bunun neresi balık?” diye sormuş, Picasso da “zaten o balık değil ki, resim” demiş, çok akıllı bir adammış bu Picasso. Keşke “bunun neresi roman” deseler de ben de “bu zaten roman değil ki, hapishane, daha doğrusu panoptik hapishane modelinde bir tımarhane” desem. Kahkaha, kihkihi!

“Benim Adım Kıbrıs”ta, ben, annem babam ve garantör akrabalarımız diyor ve Kıbrıs’a sesleniyorsun: “Kıbrıs, buradaysan elini kaldır!” Kaldırdı mı elini, kaldıracak mı, yoksa bu sadece bir şaka mı?

Şaka değil, çok ciddiyim o konuda. Aile boyu alem, ahkâm ve ötesi... Kıbrıs’ın eli kolu bağlı. Ve Kıbrıs’ın elini kolunu bağlayan da bizzat Kıbrıs’ı çok sevdiğini iddia edenler. Bu şartlar altında Kıbrıs’ın elini kaldırması namümkün görünüyor. Ama unutmamak lâzımdır ki zincire vurulu olmak Kıbrıs’ın suçu değil, Kıbrıslılar’ın suçudur. Ah şu lânetlenmiş ada, vah şu kara bahtlı adalılar, ve onların bu durumunu garanti altına alan akrabaları ki Akdeniz’deki bu parçalanmış leşin üstünde uçuşan akbabaları andırıyorlar...

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...