Showing posts with label CENGİZ ERDEM. Show all posts
Showing posts with label CENGİZ ERDEM. Show all posts

Tuesday, July 12, 2011

Rhizome: Ölümsüzlük Düşüncesi, Kaotik Otonomizasyon, Komünizm ve Dinamik Sistemler Teorisi

Ölümsüzlük düşüncesini saplantı haline getirmiş olmamızın siyasi sebepleri olduğunu artık açıkça ifade etmek istiyoruz. Sayfalardır ölümsüzlük üzerine kestiğimiz ahkamlar sadece tek bir amaca hizmet etmekteydi. Bu amaç ise komünizmin eşitlik fikrinin dini inanışların eşitliği ölümden sonraya erteleyen anlayışına son derece ters düşen bir fikir olduğunu kesin ve net bir şekilde ortaya koymaktı. Bununla da kalınmayacak ve ölüm/yaşam dürtülerinin sömürüsü üzerinden kendini besleyen kapitalizm ölüm ve yaşamla kurduğu ilişki bağlamında, aynı bağlam içerisine yerleştirilmiş bir komünizmle karşılaştırmalı olarak eleştirilecekti. Lakin elbette ki bu eleştiri kendisiyle sınırlı kalmamalı ve komünizmin neden gerekli, geçerli ve mümkün bir otonomizasyon modeli (kendini hayata geçirip yöneten dinamik sistem) olduğunu ortaya koymalıydı, koymalıdır.

Bu noktada altını çizmekte fayda gördüğümüz iki sözcük dizisine değinmeden geçemeyeceğiz. Söz konusu sözcük dizileri “dinamik sistem modeli” ve "kaotik otonomizasyon"dur sevgili okur. Gerek dinamik sistem modelinin, gerekse de kaotik otonomizasyonun en güzel örneği ise doğanın işleyişinin ta kendisi olarak çıkmaktadır karşımıza. Doğa bünyesinde sonsuzluğu barındıran bir oluşumdur. Bizzat doğanın kendisi kısır olmayan sonsuz bir döngüdür zaten. Bu döngüyü dairesel haraketlerle sembolize etmeye çalışmak ise son derece boş bir çabadır, zira söz konusu döngü dairesel olmaktan ziyade her yöne doğru yayılan çoğulluğun kaotik otonomizasyonuna sahiptir.

Doğa ile komünizm arasındaki ilişkinin yeniden ele alınması bizi doğrudan komünizmin sonsuzluk ve ölümsüzlük kavramlarıyla eşitlik kavramı arasında kurduğu ilişkiye getirir. Bu ilişki biçimi diyalektiği aşan niteliklere sahiptir. Komünizm ölümlülük ve ölümsüzlük arasında bir ikili zıtlaşma olmadığını, bu kavramların halihazırda birbirlerini bünyelerinde barındırdığını öne süren ve bu ikisinin birbirlerine içkin olduğu hükmünden hareketle eşitliğin ölümün sonrasına, yani ölümsüzlüğe ertelenmesini eleştirerek sonsuz adalete dayalı mutlak eşitliğin bu dünyada, yaşayanların ve ölümlülerin dünyasında hayata geçirilmesini öneren dinamik bir sistem modelidir. Lakin akılda tutulmalıdır ki burada bahsettiğimiz komünizm Sovyetler Birliği veya Çin Halk Cumhuriyeti örneklerinde karşımıza çıkan ve gerek adaletten, gerekse de eşitlikten son derece uzak olmalarına rağmen komünizm adıyla anılan totaliter sistemlerden tamamen farklı nitelikler sergileyen bir komünizmdir. Bizce Sovyetler Birliği ve Çin'deki sistemler devlet kapitalizminden başka bir şey değildi, değildir. Oysa bizim burada kullandığımız anlamıyla komünizm kaotik otonomizasyon tabir edebileceğimiz bir işleyiş biçimine sahiptir ve totaliter olmaktan son dereece uzaktır. Zira bizim kullandığımız anlamıyla komünizm zamanın paraya, paranın da zamana dönüşüp yaşamın sanal bir değerler sistemi üzerine kurulmasının hem sebebi, hem de sonucu olan kapitalizme son derece ters düşen bir biçimde sanal değerleri doğaya empoze etmek yerine gerçek değerleri doğanın kendisinin yaratmasına zemin hazırlayan dinamik bir sistem modelidir.

Bizim bu yazı boyunca yaptığımız Stalin'in otonomizasyon kavramını çarpıtarak kendi emellerimize alet etmektir. Bunu yaparkenki maksadımız ise komünizmi yeniden anlamlandırmak yolunda ontolojik(varlıkbilimsel) bir bağlama yerleştirip ölüm, yaşam ve sonsuzlukla ilişkilendirmek suretiyle günümüzün politik, ekonomik, psikososyal ve psikosomatik sorunlarının çözümü için ne denli gerekli ve mümkün bir dinamik sistem modeli sunduğunu göstermektir. Gelecekte bir gün, "dünyada bu güne kadar insan ile doğa arasında kurulmuş en uyumlu ilişkinin bir temsili" olarak nitelendirilebilmesine yetecek potansiyele sahip olduğunu düşündüğümüz komünizmin amacının ölümsüzlüğü (sonsuz adaleti ve mutlak eşitliği) içinde yaşadığımız bu fani dünyada hayata geçirmek olduğunu ise bilmiyoruz bu raddeden sonra kendimizi tekrarlayıp sözlerimize eklemeye gerek var mı, ama gene de tüm bunları yapıyor ve ediyoruz işte belki vardır diye...

Bu yazıda komünizmin sadece eşit üretim ve eşit tüketime dayanan bir ideoloji olmaktan ziyade insanı merkeze almayan bir düşünce biçiminin dünyamıza yansımasıyla zuhur eden bir varoluş modu olduğuna vurgu yapıldığı son derece aşikar. Bu vurguya vurgu yapmak yolunda diyebiliriz ki komünizmin sonsuz adalet ve mutlak eşitlik kavramlarını günümüz için anlamlı ve alakalı kılan söz konusu kavramların sadece insanlar arasındaki maddi alış-verişlere atıfta bulunmaktan ziyade dünyamızdaki canlı-cansız tüm varlıklar arasında tezahür eden bir ilişkiye atıfta bulunuyor olmalarıdır. İnsanlar ile öteki varlıklar veya nesneler arasında hiyerarşik olmayan bir eşitlik ilişkisinin hayata geçirilebilmesi için öncelikle ölümlü bir insan gibi düşünmekten vazgeçilmesi gerekir. Ölümsüzlük düşüncesi işte bu anlamda insanı merkeze almayan komünist teorinin itici güçlerinden biri olarak çıkar karşımıza. Dürtülerin kısır-döngüsünü kırarak insanın içindeki aşkınsal düzeyi açığa çıkarmak ve sonsuz adalet ile mutlak eşitliği tanrıya atfetmek yerine doğaya iade etmek ise sadece komünistlerin değil, gezegenimizde yaşayan tüm insanların birincil vazifesi olmalıdır.

© http://cengizerdem.wordpress.com - Temmuz 2011, Girne.


Monday, February 28, 2011

J.G. Ballard: Icarus and the Dying Fall into Nothingness (Dark Chemistry)

"For Bataille, the reason why people see the foot as inferior to the head is their habit of attributing a higher status to the vertical forms of thought. Man should fall on his four legs, otherwise he will never be able to write himself out not only as the writer but also as the written, not only as the seer but also as the seen."
     - Cengiz Erdem

J.G. Ballard in the final story of his illustrious career let his protagonist utter the words of a man who was still haunted and defeated by the power of the natural life-death drives: 

"I escaped, but that expression of triumph on Elaine's face still puzzles me. Had she seen me pushing against the tower and assumed that I was responsible for its collapse? Was she proud of me for hating her so fiercely, and for at last stirring from my impotence to take my revenge? Perhaps only in her death did we truly come together, and the Tower of Pisa served a purpose for which it had waited for so many centuries." [1]

J.G. Ballard: Icarus and the Dying Fall into Nothingness via Dark Chemistry

Saturday, January 23, 2010

Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı

Fantezi Makinesinde Hakikat Sızıntısı, ironinin doruklarında gezen teorik bir anlatı. Dünyadaki tüm televizyon ekranlarının yanı sıra daha başka ekran mekanizmalarının da bilinmeyen bir sebepten ötürü bir anda beyaza bürünmesi neticesinde gelişen düşündürücü ve bir o kadar da kaygı verici hadiseleri konu alıyor. Tekvin adındaki baş-karakter, yazılmış ama henüz yayımlanmamış kitabında tüm bu olanları öngörmüş bir bedbahttır. Televizyonsuz dünyadaki sistem hızlı bir biçimde çökerken, Tekvin de kitabıyla gerçek hayat arasındaki bu kaygı verici benzerliğin kaynağını araştırmak üzere Amsterdam şehrine doğru yola koyulur. Acaba Amsterdam’da neler olmuş, hangi doğaüstü güçler işin içine bit yenikleri serpiştirmiştir?

Yazar: Cengiz Erdem

Sayfa Sayısı: 137
Dili: Türkçe
Yayınevi: Geniş Kitaplık

Friday, June 12, 2009

The Subject Turning Against Itself

Cengiz Erdem

With Dead Ringers (1988) Cronenberg shows the consequences of an attempt to get rid of the space between the me and the not me. The illusory absence of difference between Mantle twins Beverly and Elliot is their own creation. They identify with one another so much that they think they are one split soul living one life in two different bodies. When they are discussing the deteriorating condition of Beverly, Claire says to Elliot that he shouldn’t identify with Beverly, distance himself from him, and live his own life separate from Beverly. In response to Claire’s suggestion Elliot says, “But the drugs he takes are running in my veins.” Beverly and Elliot are twice split. They are not only split from their mother by birth, but also from one another. They are divided within and against themselves. Let us start from the beginning to make more sense of what happens in Dead Ringers.
Right at the beginning of the film we see Beverly and Elliot, in childhood, talking about the difference between the copulation of fish and humans. One of them suggests that fish are able to reproduce without having sex, and that if humans were living under the water they wouldn’t need to have sex to copulate. They would simply internalise the water through which they would copulate. At the prospect of copulation without touching, the other twin responds by saying, “I like the idea.” The next scene shows Beverly and Elliot approaching a girl and asking her if she wanted to have sex with them in a bathtub as an experiment. They are aggressively rejected and accused of talking dirty.
From the very beginning Beverly and Elliot see science as a means to attain sex objects and sex objects as means to carry out their scientific projects. A further hint at their tendency to see the female body as something to be experimented upon is given in the following scene where they are seen operating on a plastic doll pinned down on the table. This is their play. For them the object of desire is at the same time the object of science, and science is a form of play. Their diagnosis concerning the patient is intra ovular surgery.
From the year 1954 we shift to the year 1967. Beverly and Elliot are in the faculty of medicine in Cambridge, Massachusetts. We see them applying their surgical instrument, their own invention, on a cadaver in the autopsy room. In stark contrast to the professor’s negative attitude towards their radical new instrument, the next scene shows Elliot receiving a gold plate model of their instrument as a prize for their contribution to gynaecology. At home Beverly is working on their future contributions to the field.
The differences between Beverly and Elliot become more obvious with the entry of Claire to their life. Beverly comes to understand that he is different from his brother through his different way of being in relation to Claire. While Elliot sees Claire as merely an object of play (sex and science), rather than as another person, Beverly is more affectionate and wants to sincerely engage in a profound interaction with Claire. And yet Claire’s sexual identity, that is, her masochistic tendency to occupy a passive and submissive position in the relationship makes it impossible for Beverly to escape from the double bind situation he finds himself in. The whole film is a narrative of how one falls into a double bind situation and why it is impossible to escape from this double bind without having to die.
In Dead Ringers the Mantle twins are locked in the mirror stage. Death emerges as the only way to escape from this entrapment in an endlessly self-perpetuating process of projective identification. Their minoritarian nature, having been born identical twins, leads them to study the womb as the monster that gave birth to them. The Mantle twins’ fascination with deformed wombs, and the instruments they invent to act upon those deformations reflect their deviant relation to birth, motherhood, and sexuality.

At the culmination of the historical effort of a society to refuse to recognize that it has any function other than the utilitarian one, and in the anxiety of the individual confronting the ‘concentrational’ form of the social bond that seems to arise to crown this effort, existentialism must be judged by the explanations it gives of the subjective impasses that have indeed resulted from it; a freedom that is never more authentic than when it is within the walls of a prison; a demand for commitment, expressing the impotence of a pure consciousness to master any situation; a voyeuristic-sadistic idealization of the sexual relation; a personality that realizes itself only in suicide; a consciousness of the other than can be satisfied only by Hegelian murder.[1]

In the relationship between Beverly and Elliot, the other consciousness is at the same time the consciousness of the self. Beverly and Elliot think that they are the same and yet different from one another at the same time. An impossible situation is situated in the context of gynaecology and the psychic life of a male gynaecologist’s relation to a female patient is used to show what happens when art-sex-science become one. The “voyeuristic-sadistic idealization of sexual relation” Lacan is talking about is precisely the Mantle twins’ relation to the female body and sex. Because they see themselves as a deviation from the norm, they see their mother as the birth giver of an abnormality. Their fascination with the ill-formed female body thus gains a significance in terms of their relation to their mother and birth.

The very existence of imagination means that you can posit an existence different from the one you’re living. If you are trying to create a repressive society in which people will submit to whatever you give them, then the very fact of them being able to imagine something else—not necessarily better, just different—is a threat. So even on that very simple level, imagination is dangerous. If you accept, at least to some extent, the Freudian dictum that civilization is repression, then imagination—and an unrepressed creativity—is dangerous to civilization. But it’s a complex formula; imagination is also an innate part of civilization. If you destroy it, you might also destroy civilization.[2]

Cronenberg is a much more Freudian director than he would dare to admit.

Writing was in its origin the voice of an absent person; and the dwelling-house was a substitute for the mother’s womb, the first lodging, for which in all likelihood man still longs, and in which he was safe and felt at ease.[3]

Freud says that reality and fantasy, external and internal, the self and the world, the psychic and the material are in conflict and that this conflict is always experienced as pain. To compensate for the pain of this fragmentary existence man writes and tries to form a unity which he believes to have once been present and after which he is destined to strive. In Freud’s vision the subject is always in pursuit of an unattainable sense of wholeness, what he calls the “oceanic feeling.” And yet, Freud says, the subject can turn this negative situation into a positive one by creating works of art and literature in the way of producing at-one-ment with the world, although for Freud, this at-one-ment is impossible to attain, and if literature has any therapeutic effect at all, it is only to the extent of turning indescribable misery into ordinary unhappiness. Freud says, “the substitutive satisfactions, as offered by art, are illusions in contrast with reality, but they are none the less psychically effective, thanks to the role which phantasy has assumed in mental life.”[4]
Freud’s idea that imagination in general and writing in particular is a desperate attempt to return to the womb, to the state of being before birth, is clearly manifest in Dead Ringers. In the womb Beverly/Elliot was one and their choice of profession is a sign of their striving for that long lost oneness within themselves, with each other, and with their mother. What Freud, in Civilization and Its Discontents, calls the “oceanic feeling,” that is, the security of existence within the womb, tied to the mother with the umbilical cord, and swimming in the placental waters in foetal shape without the danger of drowning, is what the Mantle twins are striving for. According to Cronenberg they wish they were fish. Cronenberg sees barbaric regress as an inevitable consequence of progress.

This gives us our indication for therapeutic procedure – to afford opportunity for formless experience, and for creative impulses, motor and sensory, which are the stuff of playing. And on the basis of playing is built the whole of man’s experiential existence. No longer are we either introvert or extrovert. We experience life in the area of transitional phenomena, in the exciting interweave of subjectivity and objective observation, and in an area that is intermediate between the inner reality of the individual and the shared reality of the world that is external to individuals.[5]

Freud’s and Winnicott’s methods of therapy are based on the pursuit of a lacking sense of unity of self and the world. This form of therapeutic procedure forces the subject to ego formation, normalization, and submissiveness to the existing order of meaning. Freud considers the state of being in harmony with the world as the sign of health and development of the capacity to repress the drives and making sharp distinctions between the internal and external worlds, and between the conscious and the unconscious mind as a sign of progress. Although Winnicott, like Freud, assumes that there is an originary split between the internal and the external worlds, he at the same time differs from Freud in that his therapeutic process involves some kind of a journey that the therapist takes with the patient. In this kind of therapeutic relationship the therapist engages in a spontaneous interaction through playing with the rules of the game itself. In this process the role of the therapist is to render the patient capable of learning to play. In turn the therapist himself learns to relate to the patient through a kind of unconscious communication.
What we have both in the Mantle twins and Freud and Winnicott then, is a will to transcend the material world through material tools. Mantle twins’ aim is to go beyond the material world and unite with one another in a dimension where the psychic and the material, the self and the other become one. The surgical instruments Beverly invents after Claire goes away for two weeks, are parallel to his mental deterioration. As he turns against himself, so do the surgical instruments turn into weapons against the patients. The sharp and pointed instruments represent Beverly’s regressive movement towards aggressive barbarism. The Mantle Retractor is replaced by objects to dig into the body. These instruments are a result of Beverly’s attempt to externalise the illusory space created by loss of the object of love. By digging holes he thinks he will have restored himself. The instruments he creates eventually turn against him and his brother, destroying both in the process.
It is a recurrent theme of Cronenberg films that what the subject himself created turns against the subject and becomes the very cause of the subject’s death. In Videodrome (1982) for instance we see Max, the victim of a video program which is inserted into the subject’s body and possessed, the subject acts unconsciously in the service of the monstrous forces behind the screen. All Videodrome tapes do is to bring out what’s already in the subject. That is, make the subject’s unconscious fantasies appear on the surface of the screen. In other words it turns the subject into a projection-introjection mechanism. At the end of the movie we see Max’s hand turning into the gun he was holding. He is seeing himself on the screen killing himself, and in the next scene he is killing himself in front of the screen onto which he had already projected the scenario of his own death. He introjects what he himself projects, and what he projects is already an effect of what he had introjected. What we have here is a deconstruction of the relationship between the screen and the mirror. Not only the screen is a mirror, but also the mirror is a screen. The Videodrome tapes are the partial-objects which, when united through the subject’s body, take over the body and manifest themselves in the actions of the subject. The subject becomes, in a way, an object of violence against itself and others.

[1] Jacques Lacan, Écrits: A Selection, trans. Alan Sheridan (London: The Hogarth Press and the Institute of Psychoanalysis, 1977), 7
[2] David Cronenberg, Croneberg on Cronenberg, ed. Chris Rodley (London; Faber and Faber, 191992), 169
[3] Sigmund Freud, Civilization and Its Discontents, trans. James Strachey (London: Penguin, 1985), 279
[4] Sigmund Freud, Civilisation and Its Discontents, 262
[5] Donald Winnicott, Playing and Reality, (London: Tavistock, 1971), 64

Passing Across The Dead Zone and Moving Towards The Dread Zone

Cengiz Erdem

It is early 1974, “in Washington, Richard Nixon was being pressed slowly into a corner, wrapped in a snarl of magnetic tapes. […] In Room 619 of the Eastern Maine Medical Center, Johnny Smith still slept. He had begun to pull into a fetal shape.”[1]
In Stephen King’s novel The Dead Zone, adapted to cinema by David Cronenberg, the main character Johnny Smith stays in a coma for five years. He wakes up to a cold winter to find himself with a limp, and separated from his girlfriend. Johnny starts to see evil everywhere; he reads the consequences of the evil thoughts in people’s minds across time. A sense for evil, together with an ability to see the past, the present and the future, means it becomes impossible for Johnny to bear the burden of being in the world. He comes to realize that what he thought was an extraordinary psychic power is in fact an evil curse which makes life inordinately painful. Willing to escape from this unbearable situation that is turning him into the playground of good and evil, he falls deeper into the trap of a monstrous man, Gregg Stillson, the embodiment of evil in the world, who finds out Johnny’s secret and wants to abuse it. Johnny takes the wrong turn, because he didn’t know that “the dreadful had already happened.” Directed by the monstrous man he “wills nothingness rather than not will,” and dies a tragic death at the end.
Little by little this brawny young dock-walloper had severed his connections with the world, wasting away, losing his hair, optic nerves degenerating into oatmeal behind his closed eyes, body gradually drawing up into a fetal position as his ligaments shortened. He had reversed time, had become a fetus again, swimming in the placental waters of coma as his brain degenerated. An autopsy following his death had shown that the folds and convolutions of his cerebrum had smoothed out, leaving the frontal and prefrontal lobes almost utterly smooth and blank.[2]

Johnny’s rearrival, his return from the unconscious to the conscious state, from the land of the dead to the world of the living, with extraordinary psychic powers, a sense of omnipotence which turns out to be the source of death, is described by King in terms of a rebirth, a coming out of the womb after the second (nearer) death experience.
Johnny Smith is at first almost exactly the opposite of a clinical and criminal psychotic. Johnny does not identify, he refuses to believe in other worldly things, there is no struggle between good and evil in his world, in his world there is no evil, no third party. In Johnny’s world there is only him, Sarah, and their “eternal love.” Living in an illusory heaven, Johnny is unaware of the dangers surrounding him, but in King’s world the evil shall surely show his multiple faces to scare the hell out of those people.
After the tragic and yet banal accident Johnny becomes a clinical but not a criminal psychotic. Johnny identifies himself with Jesus, he refuses to believe in the world as it is, there begins a constant struggle between good and evil in his mind. He has lost Sarah and their eternal love, and the evil forces surrounding their earlier happiness prevail. Johnny’s illusory heaven becomes an illusory hell. As usually happens in King’s world the evil shows his multiple faces and scares the hell out of the reader.
King’s novels are cathartic in a very Aristotelian sense of the word. And yet it’s precisely this cathartic effect disguised as subversive and critical of the established order that reproduces the order and produces psychotic replicas. King is a very unique example of how monstrous a unification of the therapeutic and the critical can be. There are two traumatic incidents leaving their traces on his life as Johnny goes along the way towards death. In this novel which is difficult to categorize as “horror” unless that is what horror actually is, Johnny Smith finds himself in an unbearable situation that sends him to an early grave. What seems to him to be a gift of life turns out to be a gift of death. Johnny is cursed by a “second sight” after two banal accidents, one in early childhood, one in adolescence, which submit him to the domination of the “power” of his wounds. And with the already there circumstances, that is, a society dying to believe in “the power of the wound,” “apocalypse,” “return of the living dead,” “transcendental experiences” and so on, Johnny becomes a tragic, Christ-like hero who feels compelled to sacrifice himself for the deliverance of salvation to the people. His mother sees it as an occasion for celebration that Johnny is mortally wounded when they tell her that he is in a coma: “God has put his mark on my Johnny and I rejoice.”[3]
Choose, something inside whispered. Choose or they’ll choose for you, they’ll rip you out of this place, whatever and wherever it is, like doctors ripping a baby out of its mother’s womb by cesarian section.[4]

And in accordance with the demands of his “inner voice,” Johnny Smith, in The Dead Zone, chooses resurrection. After five years of deep coma Johnny wakes up to a nightmare and finds himself as the one whose destiny it has become after two banal accidents of life to set things right and prevent heaven’s becoming hell. King knows that the reader’s assumption is that there is something inside to be protected from the external threats. The desire of the reader is the desire of the threat as external rather than internal to the self. King satisfies the reader’s desire by giving him/her the most beloved son Johnny as the gift: “the gift of death” as Derrida would have put it. Johnny fulfils the reader’s desire not only for an external threat but also for a saviour hero from within, one of “us.” Johnny emerges from his coma as the embodiment of the Christ-like figure, King’s son, whose mission it is to die and preserve the heaven-like qualities of this small American town in particular, and the universe in general.
Upon his return to the symbolic order, from the unconscious state of coma, Johnny finds himself surrounded by people who are trying to exploit his extraordinary psychic powers, confronted with what Freud, in On Narcissism, calls “hallucinatory wishful psychosis” on a social level. It’s as though the whole society is in the grip of a paralysis and through their collective hallucination they cling to life. And Johnny becomes not only the thread tying them to their illusions, but also the one who preserves those illusions by sacrificing himself. Since this aspect of Johnny’s melodramatic story is more precisely expressed in David Cronenberg’s adaptation of the novel, I now turn to Cronenberg’s film.
Cronenberg emphasizes that Greg Stillson is the man who is the manipulator, the one who creates and sells illusionary images of himself. In Cronenberg’s film Johnny’s visions are placed directly in opposition to Stillson’s fantastic images of self. Towards the end of the film, Johnny, no more able to stand the half-dead life he is living in isolation, decides to put his visions to a good use. He attends one of Stillson’s campaigns and shakes Stillson’s hand to see into him. What Johnny sees is Stillson as the evil president of the future, who has the fate of the whole world in his control. Johnny sees him pressing the button of a nuclear bomb behind closed doors. Finally Johnny makes up his mind and at a later Stillson campaign, this time in a church, attempts to assassinate Stillson. Sarah is there with her baby, and she notices Johnny just as he is about to pull the trigger. Distracted by Sarah’s cry, Johnny misses the target. Stillson takes Sarah’s baby and holds it up as a shield against Johnny’s bullets. Meanwhile Johnny is being shot by Stillson’s guards. A photographer takes Stillson’s picture while he is using the baby as a shield and this picture becomes the front cover of the Time magazine, not only ending Stillson’s career as a politician but also leading him to suicide.
In the film the atmosphere is extremely melancholic. Johnny is portrayed as a much more repressed, melodramatic individual who at the same time has a romantic vision of life. The traumatic incident, the time he spends in the dead zone, magnifies his will to transcend his body which he sees as a source of agony. He pushes himself further towards isolation to escape from the increasingly sharpening visions. Remember that Johnny sees in the past, present, and future of other people through touching them. Touching another person is a cause of pain for Johnny. As his visions sharpen and turn into sources of pain he moves away from intersubjectivity and towards introversion. It is one of the characteristics of Romanticism to consider trauma, suffering, pain, disaster as possibilities of transcending the flesh. In Cronenberg’s “romanticism turned against itself” we see exactly the opposite. In Cronenberg after the traumatic incident it is a regressive process that starts taking its course, rather than a progressive movement towards eternal bliss. The problem with Cronenberg’s inversion of romanticism is that he still sees the movement towards eternal bliss, towards jouissance as progressive; the difference between the classical romanticism and Cronenberg’s inverted neo-romanticism is that Cronenberg considers that progress to be impossible.
It is at the sight of their condition, upon the realization of the situation they are caught in, that Cronenberg’s characters recoil in horror. And it is at the sight of this that Cronenberg expects the spectator to recoil in horror in a fashion similar to his characters.

[1] Stephen King, The Dead Zone, (London: TimeWarner, 1979),100
[2] King, 82
[3] King, The Dead Zone, 71
[4]King, 111

Friday, June 5, 2009

Bedensiz Organlar ve Daha Başka Paradokslar

Cengiz Erdem
http://cengizerdem.wordpress.com/

Büyük evlerin küçük odalarında yaşadım, yüksek yerlerdeki alçak adamlarla tanıştım. Çocukluğum can sıkıntısıyla mücadele ederek geçti. Can sıkıntımı yenmek için savaş filmleri izlerdim. O dönemlerde Vietnam savaşı yeni bitmişti ve Amerikanlar savaş filminden başka film çekmiyordu. Savaştan dönüp de topluma adaptasyon sorunu çeken travma kurbanı, üzgün, gücünü yitirmiş, haksızlığa uğradığını düşünen bilge kurban-kahramanlar pek modaydı o zamanlar. Vietnam savaşından dönen bunalımlı bir gazi olmadığım halde gençliğimde kendimi o kurban-kahramanlardan biri olarak gördüm hep. O kadar çok savaş filmi izlemiştim ki bu savaş filmlerinin travmatik bir etkisi oldu üzerimde ve kendimi hayatta tutabilmek için mevcut yaşam biçimlerini eleştiren düşünceler üretmeye başladım. Bu düşünceler beni topluma yabancılaştırdı çünkü toplum bireye kıyıcı bir ilişkiler yumağından başka bir şey değildi.
***
“Ben” dediğiniz şey kendiniz değildir aslında. Zira “siz” ancak kendiniz olmayan bir şey olarak var olabilirsiniz toplum içerisinde. Daimi suretle kendinizden farkınız olarak sürdürürsünüz yaşamınızı. Buna toplumsallaşma uğruna saçmalamak da diyebiliriz herhalde. Toplumsal yaşamda kişi olayları bedensel olarak tecrübe ettiği halde zihinsel olarak kendisini topluma ait hissetmezken, çok sevdiği bir filmi seyrederken kendisini filmdeki karakterlerin yerine koyarak bedensel olarak hadiseleri yaşamadığı halde zihinsel ve duygusal olarak filmin içerisindeki olaylar zincirinin bir parçası haline gelebiliyor. Zaten işte budur film seyrederken insanın zevk almasını sağlayan şey; toplumsal kimliğinin dışına çıkmak, kendin olarak bildiğin “ben”in senin toplumsal kimliğinden sıyrılarak bağımsız olarak sürdürdüğü kişisel olmayan bir ötekileşme. Tabii burada bu ötekileşmenin ötekiyle özdeşleşme, yani ötekinin içinde kendinden bir şeyler, kendinde de ötekinden bir şeyler bulma ve bu benzerlikerden ötürü duyulan kendini kendi dışındaki dünyanın bir parçası gibi hissetme, öyle görme fantezisi olduğunu söylemeye bile gerek yok. Bu tür bir fantezi terapötiktir; kişi kendini dünyaya ait hisseder, ötekilerle bağ kurar, mutludur. Bu durumun öteki tarafında ise insanın kendini dünyayla bir olarak görmesinden duyduğu sıkıntı sonucu ortaya çıkan, filmlerdeki karakterlerin kendinden ne kadar da, o kadar ki son derece bile yetmez o farklılık derecesini tanımlamaya, farklı olduğunu görme ve gösterme eğilimi hakimdir. Bu kişi kendini film karakterleriyle özdeşleştiren kişiden farklı olarak film seyrederken kendini filmdeki karakterlerle özdeşleştirip onların hissetiği gibi hissetmekten hiç hoşlanmaz, bilâkis bu kişi kendini filmdeki karakterlerin gerçek hayattakinden ne derece farklı olduklarını ve kendisinin asla bu film karakterleri gibi düşünüp, hissedip, bu düşünceler ve hislerle hareket etmeyeceğini, onlar gibi olmayacağını, olamayacağını söyler. Bu iki farklı seyir tipini terapötik, eğlence amaçlı seyir ve eleştirel gözle seyir diye de ikiye ayırabiliriz, ki nitekim işte ayırdık da zaten. Ne yapacağını ve ne diyeceğini çevreyi gözlemlemek suretiyle tartıp biçmeden hayata geçiren kişi kaybetmeye ve kendi dışkısı içerisinde boğulmaya mahkûmdur sevgili okur. Kişi kendisine şunu sormalıdır: Bu hareketim neleri doğuracak, bu sözler nelere sebebiyet verecek? Yaptığımız eylemlerin ve sarf ettiğimiz sözlerin etkilerini önceden kestirebilmenin yolu geçmişte ettiğimiz sözlerin ve giriştiğimiz eylemlerin şimdinin gerekliliklerinden hareketle gözlemlenmesinden ve geleceği geçmişten daha iyi kılacak biçimde yeniden yorumlanmasından geçer.
Hepimiz bu hayatta birer aktör ve aynı zamanda birer seyirciyiz. Zira bu hayatta çevremizdeki olayalarla ilişkilerimiz gözlem ve eylem boyutlarında gerçekleşir. Yani işte göz görür can çeker. Özdeşleşmeye karşı duruşuyla tanınan, özdeşleşme nesneleri ve arzu nesneleri arasındaki ilişkiyi sıradışı bir yaklaşımla ele alan Gilles Deleuze ise bu konuya ilginç bir biçimde en olmadık yerden parmak basar. Deleuze pek çok kitabında arzunun kendine karşı dönüşünün nasıl gerçekleştiğini deşifre etmekle kalmamış, aynı zamanda arzunun üretici bir eylem olduğunun da altını çizmiştir. Buna göre arzulamak nesnesini kendisi üreten yaratıcı bir eylem biçimidir. Deleuze varlığı yaratıcılıkla eş tutar. Yaratıcılık olabilecek her şeyi var kılandır.
***
Bedensiz Organlar adlı kitabında Slavoj Zizek’i Deleuze’ü yanlış okurken okuyoruz. Bu arada Zizek, Deleuze’ü zaten herkesin yanlış okuduğu Hegel’i yanlış okurken okuyor. Bu yanlış okumalar silsilesi içerisinde doğru kalan tek şey eleştirel teorinin ilk şartının yanlış okumayı bilmek olduğu ortaya çıkıyor. Zizek’in bir dizi histerik provokasyondan ibaret Deleuze eleştirisi Deleuze’ün felsefesinin temel emelini tespit ederek başlıyor işe. Zizek’e göre Deleuze’ün felsefesinin temel emeli yeninin ortaya çıkış sürecini teorik olarak açıklamaktır. Bu doğru tespitten sonra Zizek, Deleuze’ün felsefesini Deleuze I ve Deleuze II diye ikiye ayırıyor. Deleuze I, Deleuze’ün Guattari’yle birlikte yazdığı Anti-Oedipus: Kapitalizm ve Şizofreni adlı kitaba kadar olan dönemi kapsarken, Deleuze II, Deleuze’un Guattari’yle işbirliği içerisinde kaleme aldığı kitapları kapsıyor. Gilles Deleuze ve Felix Guattari iki ciltlik Kapitalizm ve Şizofreni: Anti-Oedipus adlı kitaplarında Marx-Nietzsche-Freud üçgeni içerisinde değerlendirdikleri geç kapitalizmin kendine karşı güçleri hem üretip hem de yok ettiğini yazacaklardır yetmişlerin sonlarına doğru. Her ne kadar şizofreninin sadece kapitalizmin bir ürünü olduğuna katılmasam da Deleuze ve Guattari’nin kapitalizmin ürettiği anormallikleri bastırarak canına can kattığını ve radikal anormalleşmeye götüren bir üretim-tüketim-ilişkileri-kısır-döngüsüne dayandığını itiraf etmek durumunda hissediyorum kendimi.
Zizek, Deleuze’ün felsefesine siyasi bir bağlam oluşturmak maksadıyla kendi özgün felsefesini Guattari’nin politik anti-psikiyatri söyleminin süzgecinden geçirmek suretiyle kolaycılığa kaçtığını iddia ediyor. Zizek, Deleuze’ün felsefeyi siyasileştirme çabasına denk gelen bu ikinci dönemi bir talihsizlik olarak nitelendiriyor ve Deleuze’ün Hegel’ci diyalektiği aşma çabalarının başarısızlığa mahkûm oluşunun göstergesi olarak lânse ediyor. Zizek’e göre Deleuze hem Hegel’ci diyalektiğin ötesine geçemiyor, hem de Hegel’i olduğundan farklı gösterip çarpıtıyor. İşte bu noktada “farklılığın filozofu” olarak bilinen Deleuze’un sanat ve yaratıcılık üzerine kestiği ahkâmları inceleyecek olursak Zizek’in ne demek istediğini daha iyi kavrayabilecek zemini yaratmış oluruz sanırım kendimize.
Deleuze için sanat yaratıcılığın en radikal biçiminin yaşandığı bir uzam, değişim sürecinin en uçta yaşandığı bir etkinlik, sanatçı ise statükoya düşünsel dinamizmiyle direnen, kendi varoluş alanını kendisi yaratmak zorunda olan radikal bir varlıktır. Bu tablo iyi ve insanlık için faydalı bir şey olmaktan öte, önüne geçilmesi hemen hemen imkânsız evrimsel bir sürecin de yansımasıdır.
Denebilir ki sanat iyinin ve kötünün ötesinde olan bir şeydir. Bu da demek oluyor ki klasik veya daha genel bir tabirle geçmişe ait sanat yapıtlarının bugünün koşullarına bakılarak, bugünün algılama biçimiyle değerlendirilmesi ve bunun neticesinde de iyi veya kötü diye nitelendirilmesi bir anlam ifade etmekten yoksundur, ve zaten böyle bir nitelendirme çabası gereksizdir. O yapıt, o günün koşullarında, o çağın düşüncesiyle anlamsal olarak şekillenmiş ve içerik kazanarak, bu içeriğe uygun bir biçimle insanlığa sunulmuş bir yapıt olarak ele alınmalı ve ondan mümkün mertebe yararlanılmalıdır; onu ait olmadığı bir çağda kötü veya iyi diye yargılamak ona yapılmış bir hakarettir. Gerek geçmişle alay eden, gerekse geçmişi ironik bir şekilde yücelten, geçmişte kullanılan dilin yapısını bozan, hem biçimsel, hem de içeriksel olarak yeni tarzlar deneyen, içerik-biçim ilişkisine yeni boyutlar katan, kısacası anlam aktarımında kullanılan araç gereci ve teknikleri değiştirmek suretiyle anlam kavramına da yeni anlamlar katan, değişen ve değişmekte olan insanların bu değişime paralel olarak değişen beklentilerini deneme yanılma yöntemiyle karşılamaya yönelik, kendinden emin, deneysel eserler üretilmektedir. Bu eserler bizi içinde bulunduğumuz mevcut-duruma hapsolmuşluktan kurtarmakta işe yarayabilir. Durum dışında düşünce üretip duruma dıştan müdahale etmek, ona içindekileri tersyüz ederek dışa dönmesini sağlayacak şekilde yaklaşmakla mümkün kılınabilir. Kendimizi kaybedene kadar kendimizden kaçmaya değil, bilâkis bu durumun olanaksızlıklarını birer olanak haline getirip değerlendirmek arzusuna meyletmeliyiz bence. İmkânsızlıklar elimizdeki imkânlardır, dolayısıyla da eldekini en iyi şekilde değerlendirmek bir sorumluluktur. Zira eskiden var oluşun bir anlamı olmadığı düşüncesi kendi içinde bir anlam ifade ediyor ve sanatçılar da anlamsızlığın bu anlamını değişik şekillerde yeniden yaratmaya ve aktarmaya çalışıyordu. Belli ki artık tıpkı var oluşun bir anlamı olmamasının anlamı gibi, duygu ve düşünce arasındaki ayrım da ortadan kalkmıştır. Çağımızda bilimden bağımsız olarak düşünülemeyecek sanat, bilimdeki gelişmelerle beraber hem teknik hem de içerik olarak elbette ki değişime uğrayacaktır. Bilim sanatı, sanat da bilimi değiştirir; neticede ikisi de temelde hayal gücüne dayanır. Belki bir çerçevesi vardır sanatın ama bu çerçeve tıpkı hayatın çerçevesi gibi şeffaftır ve sınırlayıcı bir çerçeve değildir. Zaten gerçek bir sanat yapıtı işte o çerçevenin görünmezliğinin bile ötesine geçmeyi başarabilendir; yani yaşamın görünen yanlarının ötesine... Onu çevreleyen şeffaf çerçevenin ötesine taşıdığı anlamla, hayatın her alanına yayılır sanat ve bu yüzyıllardır böyle süregelmiştir. Sanatsal yaratıcılığın amacı, çelişkilerle dolu insanın yapısını bozup, insanın dinamik özünü oluşturan sürekli değişim arzusuyla, bu arzuya direnen korku temelli güdünün aşılması ve ana hapsolmuş anlamın, uyumun ve bütünlüğün yakalanıp ölümsüzleştirilmesidir.

(c)cengizerdem, 2005.

Bilgi Perspektiftir: Nietzsche, Foucault ve Derrida


Bilgi Perspektiftir[1]

Ünlü Fransız düşünürü Michel Foucault’nun eserleri bizlere Modernizmin bazı yanlarının keskin ve köklü bir eleştirisini sunar. Modernizmin veya Modern diye tabir edilen bakış açısının tıkanma noktalarını saptayarak, “bilgi nedir?” sorusundan hareketle “aydınlanma nedir?” sorusuna yönelen ve bu soruyu What is Enlightenment? (Aydınlanma Nedir?) adlı yazısında yanıtlamaya girişen Foucault önce Kant’a alternatif ve sonra da “Geç-Modern” Habermas’ın karşı çıkacağı eleştirel fikirler üretir. Aydınlanma’yı eleştirel bir bakış açısıyla yorumlayarak yeniden anlamlandıran Foucault, daha sonra kendisini “genç-tutucu” diye nitelendiren ve modern bakış açısını kullanarak Modernizm karşıtı bir söylem geliştirdiğini öne sürerek eleştiren Habermas’a karşı, yeni algılanış biçiminin ışığında ele alınması gereken Aydınlanma ile Habermas’ın sözünü ettiği Modernizmin çakışan noktalarını desteklediğini belirtir. Habermas’la Foucault arasındaki bu tartışma(karşılıklı sorgulama) daha sonra Foucault’nun ortaya koyacağı yeni tarih anlaşıyla beslenecektir.
İşe “aklı” sorgulamakla başlayan Foucault, böylece Nietzsche’nin açtığı yolda insanın kendi kendisini sorgulamasını sağlayan ikinci filozof olmuştur. Kendine yönelik bir yıkıcı güdü gibi görünen bu düşünce biçimi aslında kendini tanımaya ve yeniden yaratmaya yönelik bir uğraştır. Bu konuda Foucault şöyle der:

Bence felsefenin ve eleştirel düşüncenin onsekizinci yüzyıldan beri merkezi
sorunu şu soru oldu, hala aynı sorudur ve gelecekte de aynı soru olacağını
umuyorum: Kullandığımız şu Akıl nedir? Bu aklın tarihsel etkileri nelerdir?
Kısıtlılıkları ve tehlikeleri nelerdir?[2]

1970’li yıllarda yazdığı kitaplarında Aklın kullanılış biçimine göre insanlığın lehine veya aleyhine işleyebileceğini iddia eden Foucault, Modern Aklı sınırlayıcı, tanımlayıcı ve kurallar koyucu bir tahakküm aracı olarak gösterir. İlk yazılarıyla bilginin doğası gereği perspektival olduğunu teorik olarak kanıtlamaya girişen Foucault’nun teorileri modernizmin aklı, bilgiyi ve gerçeği nesnelliğe ve evrenselliğe ulaşma araçları olarak görmesini eleştirerek, bunların iktidarın gücüne güç katmaktan ve tahakkümü meşrulaştırmaktan başka bir işe yaramadığını iddia eder. Her türlü totaliter düşünce biçimini farklılıkları yadsıyıcı birer olgu olarak tanımlayan Foucault, Aydınlanma’nın maske takmış gerçekler yaratan aklı savunan ve böylelikle de uzlaşmayı bir empoze ve tahakküm kurma nesnesine dönüştürerek bireyselliği ve farklılıkları kontrol altına alma eğiliminde olduğunu öne sürer.
Evrensellikten ziyade yerelliğe, karşılaştırmalardan ziyade kıyaslanamazlığa, bütünlükten ziyade parçalanmışlığa büyük bir değer atfeden Foucault, nesnellik maskesi takmış indirgemeci ve baskıcı teoriler olarak yorumlar modern teorileri. Bu noktadan hareketle, şekillendirilmiş birer özneye indirgenmiş olan bireylerin belirli bir özden veya belirli bir merkezden yoksun olduklarının altını çizen Foucault, öznenin özgürleşebilmesi için “yapay merkezlilikten” kurtulması, yani “merkezsizleştirilmesi” gerektiğine inanır.
Bu noktadan hareketle Foucault tarihsel süreci sorgulayıp özneyi merkezsileştirme yoluna gidilmesini önermiş ve böylece tarih anlayışının sorgulanmasına da bizzat iştirak ederek önayak olmuştur.
Foucault, “tarihi” art-zamanlı olmaktan ziyade eş-zamanlı bir dönüşüm süreci olarak yeniden tanımlarken, kişilerin olayları ve metinleri algılayış biçimlerine göre farklı yorumlayabileceklerini ve dolayısıyla da bir birkimin ürünü olan “bilgi”nin göreceli bir kavram olarak oluşum süreci göz önünde bulundurulduğunda “doğası gereği perspektival” olduğunun görüleceğini ortaya atar. Bu vesileyle aslında doğruluk arzettiği iddia edilen bilgilerin kesinlikten uzak oluşunu akılda tutarak birbirleriyle ilişki içinde ama birbirlerinden farklı etkileşimler neticesinde ortaya çıktıklarından hareketle bilgi diye adlandırılan bakış açısı yansımalarının birbirleriyle bağlantılı olmakla beraber birbirlerinden bağımsız oluşumlar olduklarını anlatmak ister. Bilgiyi bu şekilde tanımladıktan sonra insanlığın belleği diye tabir edebileceğimiz tarihsel sürecin gelişime dayanmayan ve rastlantıların etkileşim sürecinden ortaya çıkarak çizgiselliği(linear) aşan bir yapıya sahip olduğunu dile getirir. İşte bu noktada bilgi ve tarih arasındaki ilişkiyi tanıtlamak maksadıyla bu tür bir sorgulamaya girişitiğini anladığımız Foucault “tarih”i, bilgilerin birbirlerinden kopuk olarak eklemlendikleri bir alan veya süreç olarak yeniden tanımlar.
Kısaca tarih geleneksel olarak eskinin anıtlarını ezberlemeyle, onları
dökümanlara dönüştürmeyle ve sesi olmayan o izlere ses vermeyle uğraşırdı…;
zamanımızda tarih dökümanları anıtlara dönüştürmektedir…eskiden tarih insanlarca
bırakılmış izleri çözümlerken şimdi gruplandırılması gerelki bir yığın unsuru
bir plana göre yerleştirmekte, onları, birbiriyle ilintilendirmekte ve birlikte
bütünlükler sağlayabilecek bir şekilde onları yerlerine oturtmaktadır.[3]
İnsanlık bir çatışmadan öbür çatışmaya geçerek hukukun üstünlüğünün savaşın
yerine geçtiği bir evrensel karışıklığa verıncaya dek adım adım ilerlemez;
insanlık uyguladığı her şiddeti bir kurallar sitemine yerleştirir ve bir
tahakkümden öbürüne geçer.[4]

İşte yukarıda tanımlanan bu sürece dair bilgilerin üretim alanı olarak “tarih bilimi”nin de analizini mümkün kılarak tarih alanındaki bilgilerin gerçekliği yansıtmaktan uzak olduğunu savlayabilmemizi sağlayan Foucault böylece “gerçekliğe” ve gerçek kavramının içini dolduran öğelere öncellerinden farklı bir biçimde yaklaşarak Modernizm’den kopulduğunu ve içinde bulunduğumuz dönemin de bir kopuş dönemi olduğunu analiz eder.

Bizim mevcut kesintilerimizi on dokuzuncu yüzyılın tarihsel ve aşkın geleneği
içerisinde konumlandırmayı sürdürebileceğimize inananlar ile kendilerini bu
kavramsal çerçeveden ilk ve son olarak kurtarmak için büyük bir çaba sarf
edenler arasında bir ayrım çizgisi çekmek zorunlu değil mi?[5]

“Şimdi”yi geçmişten ve gelecekten bağımsız olarak ele almak suretiyle Kant’ın “Aydınlanma” tanımını yeniden anlamlandırmayı başaran Foucault, Kant’ın “Aydınlanma Nedir?” adlı metnini yeniden yorumlamak suretiylye “Aydınlanma”yı geleneksel algılanış biçiminden farklı bir biçimde anlamlandırarak ironik bir şekilde “aşkıncı” bir tavır olarak niteler. Böylece aydınlanmayı iktidarın karşısında yer alan muhalif bir tavır olarak ele alan Foucault, aklın iktidara hizmet etmekten ziyade iktidara karşı kullanılması gerektiğini ve işte ancak böylece aklın özgürleşip tahakkümün sınırlarını aşındırabileceğini öne sürer.[6]
Geleneksel anlamıyla Aydınlanma, “delilik, suç, ölüm, hastalık, cinsellik” gibi kavramların birer tahakküm aracı olarak ortaya çıkmasının sebebidir iddiasıyla insana “iktidar öldü” dedirtecek kadar ileri giden Foucault, modern iktidarı “bir çok kurumsal bölge ve pratikler boyunca yayılan bir yapıya sahip,sayısız noktadan hareketle icra edilen bağıntısal bir iktidar olarak tanımlar. Karakteri bakımından bir hayli belirlenmemiş durumdadır ve kazanılan, ele geçirilen ya da parçalanan bir şey değildir asla. İktidar’ın karşı çıkılabilecek bir kaynağı ya da merkezi olmadığı gibi, iktidarı elinde bulunduran özneler de yoktur; iktidar, öznelerin anonim oluklar ya da yan ürünler olarak rol oynadıkları arı bir yapısal faaliyet,”[7] olarak tanımlar.
Hem birer özneye indirgenmiş bireylerin şekillendirdiği, hem de bireyleri şekillendirip birer özneye çeviren işteş bir etkileşim alanı olarak karşımıza çıkan bu “iktidar” Foucault’ya göre “tahakkümün çok kapsamlı olmakla birlikte asla tamamen istikrarlı olmayan etkilerinin üretildiği çoğul ve akışkan güç bağıntıları alanı"[8]dır.
Derrida, Foucault’nun teorileriyle paralellik arzeden bir biçimde merkezsizleştirme nosyonu üzerinde durarak dilin ve Batı felsefesinin yapısını bozmuştur. Metinleri birer bilgi aktarım nesnesi olarak gören post-yapısalcı yaklaşımın önemli temsilcilerinden olan Derrida “there is nothing outside the text” ( metnin dışında hiçbir şey yoktur) diyerek metinlerde “gerçek”le ilişkisi bulunan bir gösteren olmadığını, dolayısıyla tez-antitez-sentez kuramının, yani çelişkilere dayanan ve zıtlıkların birliği diye tabir edebileceğimiz, karşıtlıklardan ortaya çıkabilecek bir şey olan göstergenin varolması için “gereken” bir gösterilenin de olamayacağını öne sürer. Her göstergenin aynı zamanda bir gösteren olduğunu açığa çıkaran Derrida böylece anlamın sonsuz alternatifler yumağı şeklinde varolabileceğini ve dolayısıyla da gerçeğin sonsuz biçimlerde karşımıza çıkabileceğini ortaya koyar. “Metnin dışında hiçbir şey yoktur” demekle Derrida’nın kastettiği şudur: Yıllardır arkasında koştuğumuz bütün söylemler, ki bunlara büyük anlatılar diyoruz, birer metin şeklinde konulmuştur önümüze. Bu metinleri anlamlı kılan onların birbirleriyle olan ilişkileri ve birbirlerinden farklarıdır. Her metnin aynı zamanda hem bir gösterilen (signified) hem de bir gösteren (signifier) olduğunu öne süren Derrida, anlam, gerçek ve tarih kavramlarını işte bu post-yapısalcı perspektifle ele alır. Derrida’nın dilin işleyiş biçimi ve mutlak anlamın imkansızlığı hakkındaki teorileri sayesinde aklın ve tarihin sorgulanmasına Nietzsche’den sonra en önemli katkıyı koyan Foucault’nun Nietzsche’nin “bilgi perspektiftir” sözünden hareketle yarattığı “ratlantısal tarih ürünü merkezsiz iktidar” kavramını daha iyi anlarız. Gerek bireylerin, gerek kitlenin, gerekse iktidarın merkezsizleştiği bir dönemde “metnin dışında hiçbir şey yoktur” sözünün önemi Derrida’nın bu sözle yazarın iktidarını yazardan alıp metne vererek “her metin kendi kendisinden sorumludur” düşüncesine zemin hazırlamış olmasından ve metinden çıkabilecek olası anlamları çoğaltarak okuyucunun okuma eylemi esnasındaki etkinliğini arttırmış olmasından ileri gelir. Tıpkı Foucault’nun dışlanmışların dışarıdan çıkmasını teorik olarak mümkün kıldığı gibi...

[1] Michel Foucault, Nietzsche, Geneology, History, The Postmodern History Reader, ed. Keith Jenkins (London and New York: Routledge, 1997), 125-126
[2] Michel Foucault, What is Enlightenment?, The Foucault Reader ed. Paul Rainbow (New York: Pantheon, 1984), 249
[3] Michel Foucault, The Archeology of Knowledge (Londra: Routledge, 1994)
[4] Michel Foucault. Language, Counter-Memory, Practice, (alıntıyı çev. Mehmet Küçük)Ithaca: Cornell University Press, 1977), 151 Kellner, Douglas – Best, Steven, Postmodern Teori, çev.: Mehmet Küçük (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1998)
[5] Foucault, 210
[6] Foucault, What is Enlightenment?, 101
[7] Kellner, Douglas – Best, Steven, Postmodern Teori, çev.: Mehmet Küçük, (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1998), 72
[8] Michel Foucault, Cinselliğin Tarihi, çev.: H. Tufan. (İstanbul: Afa Yayınları, 1993), 102
(c) cengizerdem, 2000.

Tuesday, April 28, 2009

“Zeno” Kimdir, Kim’(ler)in Hikâyesidir?


Hakkı Yücel


Yazar Cengiz Erdem’in ikinci kitabı “Zeno (Filozofun Bir Ölümlü Olarak Portresi)” (Cinius Yayınları) geçtiğimiz aylarda yayımlandı ve bir okuru olarak tıpkı birinci kitabı “Beni Bu Dışarıdan Çıkarın”da olduğu gibi elime yapışıp kaldı.. Kendi adıma bu vazgeçilmez ilişkinin hangi kurucu ve sürükleyici ögelerden oluştuğunu bir çırpıda söylemek belki zor.. Ancak yine de bunun, Erdem’in “gerçek hayatla kurmaca hayat” arasındaki boşlukta dolanıp duran metninin; ‘geleneksel/gerçekçi’ roman anlayışının lineer bir zaman akışı içinde seyreden, somut bir gerçeklik olarak orada anlam kazanarak okur tarafından kolay alımlanmasına ve duyumsanmasına yol açan o bütünlüklü “zaman-insan-mekân” birlikteğini bozmasından ve kurgusal yapısını altüst etmiş olmasından; bu bütünlüklü gerçeklik anlayışının çok ötesinde, dahası artık parçalanmış ve belirsizleşmiş hale gelen yeni bir gerçekliği önceleyen, bu gerçekliği gerek dil ve gerekse biçim çeşitlemeleriyle yeniden üreten ve bunu yaparken de karşılığını, sadece “dış dünyada” (dış gerçeklik olarak) değil, “iç dünyada” (iç gerçeklik olarak), yani hem bilinç, hem bilinçaltı ve hem de bilinçdışının uzayıp giden karanlık labirentlerinde arıyor, bu bağlamda okuruna yeni ‘ okuma alanları’ ve ‘özgürlükleri’ yaratmış olmasından kaynaklandığını söylemem mümkün..

Aslında tam da burası, geleneksel okurun (galiba hepimiz biraz öyleyiz) , modern ve modern sonrası (postmodern) romanın (edebiyatın) farklılığıyla yüzleştiği, ana yörüngesine belirsizliğin, göreceliğin ve aynı anda gün yüzüne çıkmaya hazır ihtimaller çokluğunun (çoklu hikâye/metin ihtimallerinin) yerleştiği ve buradan beslenerek yeni bir “yazar-metin-okur” ilişkisinin başladığı; bir bakıma yazarın ve yazdığı metnin performansı ve açtığı alanlarla ilintili olarak, okuru(nu)n onu ya yolun hemen başında terkettiği ya da peşine düşerek sonuna kadar onunla gittiği zor dönemeçtir...Yazar Cengiz Erdem ve metinleri, yaygın ifade biçimi ile söylersek, geleneksel/gerçekçi roman (edebiyat) anlayışına dair “ezberler”in bozulduğu , bir o kadar da tehlikeli bu zor dönemeçte doğuyor, çarpıcı bir gelişim gösteriyor, giderek özgünleşiyor ve en azından kendi adıma benim elime yapışıyor..

Yeni bir yazarın doğuşu olarak da nitelendirilebilecek olan bu yazı(n) serüveni hakkında kesin hükümler vermek için belki biraz erken..Ancak Erdem’in yayımlanmış iki kitabını yanyana koyunca (ve öncesinde yazdıklarını da düşününce) bunların, genç bir yazarın raslantısal ve iki atımlık baruttan ibaret yazı(n) serüveninin yapıtları olmadığını; aksine kendini sürekli besleyen donanımlı bir bilincin ve bilinçli bir seçimin, gelişmeye açık ve bir o kadar da doğurgan ifadesi olduklarını söylemek mümkün..Kurgusundan diline, biçeminden biçimine farklı metinler yazıyor Erdem ve bu farklılığını da, bu tür anlayışların kimi marjinal örneklerinde olduğu gibi, kör bir başıbozukluk, denetimsiz bir dağınıklık ya da saçma bir anlamsızlık ve yüzeysellik olarak değil; aksine yazı(n) serüvenini besleyen kök damarların ayırdında olarak ve bir bakıma “zamanın (değişen) ruhu”yla örtüşen kurmaca tekniklerini zorlayarak ve çoğaltarak sergiliyor.. İtiraf etmek gerekir ki bu, yüzeyde ve derinde farklı boyutlarda seyreden kaygan bir zemindir ve gerçe(kli)k de bu zeminde kayar, dağılır ve parçalanır..Bu yüzden okur onun tutamaklarını kolay kolay yakalayamaz, belki daha çok alttan alta hissedebilir (zaten yazarın yapmak istediği de herhalde büyük oranda budur); metnin kendisinin bu bağlamdaki farklılığı ise kaçınılmaz olarak farklı bir okur tipini – metnin kendisine katılacak ve onu yeniden üretecek- gereksinir.. “Zeno”yu okuduktan sonra başa döndüm ve bunları düşünerek sona doğru bir kez daha yürümeye başladım..

Erdem kitabına verdiği “Zeno” üst başlığına, “Filozofun Bir Ölümlü Olarak Portresi” alt başlığını ilave ederken, bilinçli olarak J.Joyce’un “Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi” romanına gönderme yapmakta ve bir bakıma durduğu başlangıç yerini belirlemektedir.. Burası ‘geleneksel/gerçekçi roman’ anlayışından ‘modern roman’ anlayışına geçişin yaşandığı, bu bağlamda ‘fay hattı’nın kırıldığı yerdir ve kök damarları da başta Joyce olmak üzere Woolf, Beckett vb. gibi yazarlardır ki, Erdem’in Joyce’a gönderme yapması da bu nedenle anlamlıdır..Devam etmektedir Erdem ve bu kez de Einstein’a göndermede bulunmaktadır ki bunun da anlamı; ‘gerçekçi’ romanın üzerine oturduğu ve hem kurgusal bütünlük, hem zamanın lineer akışkanlığı, hem mekânın üç boyutluluğu, hem romanın hikâyesinin ‘zaman-mekân-insan’ bütünlüğü ve hem de bütün bu sürecin arkasında yer alan Newton fiziğinin pozitivist mantığının; yirminci yüzyılın ilk yarısında gelişen ‘modern roman’da artık yirminci yüzyılın fiziği olan Einstein’le, onun zamanın lineer akışkanlığını bozan, ışık hızına göre değişkenlik kazanan, mekânın ve maddenin farklı koşullarda ve farklı boyutlarda görünümlerinin oluşabileceğini ima eden ve nihayet göreceliği öne çıkaran mantığıyla değiştiğinin ifade edilmiş olmasıdır..Erdem’in bir başka göndermesi ise Freud’adır ki, bunun da anlamı, onunla birlikte modern romanda insanın görünmeyen dünyalarına ısrarlı yolculukların başladığı, düşlerde ve fantazilerde gezinmelerin söz konusu olduğu, gerçe(kli)ği sadece dış dünyada ve dış dünyadaki haliyle değil, aynı zamanda bilinçte, bilinçaltında ya da dışında aranması ve yeniden üretilmesi bağlamında bir arayışa girildiğidir..Burada da bitmez Erdem’in göndermeleri ve onun sürekli beslendiği bir başka kök ana damara, Nietzsche’ye yönelir ki bunun da anlamı, onun dilin ‘metaforik bir yapı’ bir “seyyar metaforlar ordusu” tespitine özel bir vurgu yapılmasıdır..Aynı anda Kafka’nın ortaya çıkması ise, yalın ve kolay okunan bir dilin nasıl ‘metaforik’ bir zenginlik ve çağrışım yoğunluğu içeriyor olduğunu göstermesi bakımından önemlidir ve Erdem’in dilinin de benzer bir yalınlık ve ‘metaforik’ bir yoğunluk içermesi, Kafka ile kurulabilecek dil akrabalığını ortaya koyması açısından dikkat çekicidir..Ve sonra Foucault’ya yapılan gönderme gelir ki bu da kanımca Erdem’in ‘modern’ romanla ‘modern sonrası’ (postmodern) roman (ve dünya kuşkusuz) arasındaki gidiş gelişlerini açıklaması bağlamında değerlendirilmelidir..Uzatmak pahasına yazarın referanslarının burada da bitmediğini, örneğin “Zeno’nun Psikanalizden Felsefeye Meyleden Bir Sinemasever Olarak Portresi” ara başlığının zımnen “felsefe-psikanaliz-popüler kültür (sinema)” üzerinden okumalar yapan ve açılımlar sergileyen Zizek’e göndermeler içerdiği de söylenebilir..Ve kuşkusuz diğerleri..

İyi de bütün bu göndermelerle ne yapmak istemektedir Cengiz Erdem; bir malûmatfuruşluk mu, arapsaçı bir kolaj mı, entelektüel ukalalık mı, marjinal bir çıkış mı..? Kanımca hiç de böyle değil..Bu yolla yazar daha kitabın ilk sayfasında “Hayatın ve edebiyatın var olabilmesi için aralarında bir mesafe olması şarttır....yazıyla hayat arasındaki boşluk ortadan kalkınca” kitabın(ın) da (hayatın mı yoksa) sona ereceğinden söz ederken; bir bakıma parçalanarak belirsiz hale gelen gerçe(kli)ğin arkasında bıraktığı ‘boşluk’u işaret etmekte, ve belki de bu kadar parçalı hale gelen gerçe(kli)ğin sadece Cengiz Erdem’le değil, bu çokluğa ve parçalılığa denk düşecek çoklu yaklaşımlarla (farklı yazarlar, görüşler) ve metinlerle (kimi zamanlar bazı metinlerden alıntılar yapması da bundan) kuşatılabileceğinin altını çizmek istemektedir..Nitekim bu yaklaşım bugünün romanında ‘metinlerarasılık’ adıyla sıklıkla kullanılan bir yöntem olarak uygulana gelmektedir.. Erdem bununla da yetinmemekte, bu ürpertici ve bir o kadar da heyecan verici ‘boşluk’un doldurulması bağlamında bir başka yöntemi, ‘üstkurmaca’ yöntemini kullanarak kendi metnini nasıl yazdığını anlatmakta, bizatihi metnin kendisini metnin ana konusu –belki kahramanı- haline getirmekte (bu aynı zamanda gerçe(kli)ğin kurgusallığına da bir göndermedir) ve bu arada da o çok sık kullandığı, kâh sevgiyle okşadığı kâh lânetlenmiş olduğunu haykırdığı (ama aynı anda lânetinden arındırmak istediği), “Ey sevgili ve lânetli okur”una da bir yerde metne katılma ve o metni yeniden üretme çağrısı yapmaktadır..

Sonuç itibarıyla denilebilir ki, Cengiz Erdem’in metni biçimden biçeme, dilden ( o dil ki yazar onunla kökünden kesip koparacak ve bir sessizliğin içinde yeniden kurmaya soyunacak kadar cebelleşmektedir) kurguya varan bir çeşitlilik içinde yol almaktadır..Bu çeşitliliğin ve farklılığın okurla metin arasında özel bir ilişkiyi gereksindiği ise çok açıktır..Bir bakıma metnin alımlanmasını zorlaştıran bu durum, kanımca Erdem’in başından beri bilinçli tercihidir..Çünkü bu yolla yazar, bir yandan okuru metne ve metin üzerinden gerçe(kli)ğin kendisine yabancılaştırırken ve onunla metin arasına adeta aşılması zor bir mesafe koyarken (çoğu zaman okur tam da burada yazarını ve metni terk eder) ; bir yandan da bîzatihi bu yabancı(laştır)manın (bugünün insanının yabancılaşmış halinin) onu hayatla ve gerçe(kli)ğin bu haliyle yeniden yüzleşmesi gerektiğinin esas nedeni olduğuna işaret etmektedir..Ve bu yüzden metin boyunca çeşitli göndermelerde bulunup alıntılar yaparken (derin sularda yüzerken) , motifler çizip ürkütücü ve de grotesk karşıtlıklar oluştururken, dil biçem ve biçim oyunlarına girerken, hasılı onu neredeyse içinden çıkılmaz labirentlerde dolaştırırken, aynı zamanda kendisi geriye çekilerek (metin artık sona ermiştir ve şimdi yazar sözü okuruna bırakmıştır) ona “Ey sevgili/lânetli okur, engel diye gördüğün şeyler senin bu metne (hayata) katılacağın ve orada gerçe(kli)ği yeniden üreteceğin özgürlük alanlarıdır” çağrısında bulunur..

Belki bu yüzden metnin sonuna gelip de Cengiz Erdem aradan çıkınca, kendi kendime şu soruyu sordum: Zeno kimdir ve burada anlatılanlar kim(ler)in hikâyesidir..? Her ne kadar yazar başlangıçta kahramanının kök ağacını Antik Yunan’a kadar uzatıp akademiadan geçiriyor ve sonra da arka kapağa “içe dönük infilâklardan medet uman garip bir düşünme biçiminin girdaplarında boğulan bireyin kendi yarattığı labirentte kayboluşunun ve çözümü sevgide bulmak suretiyle yenden doğuşunun öyküsü..” diye not düşerek, sonuçta isimsiz ‘birey’in varlığında Zeno’yu ve hikâyesini çoğaltıyorsa da; doğrusu ‘Zeno’ bende ‘kseno’ (yabancı) sözcüğünü çağrıştırarak, onun dolayımıyla anlatılanların bir yabancılaşma ve ona dahil olanların hikâyesi olduğu düşüncesini uyandırdı..

Cengiz Erdem çağrışımı yoğun, ucu açık metinlerini çarpıcı bir biçimde kurguluyor; bu yolla görünür ve gündelik hayatlarımızın ve ilişkilerimizin arkasındaki gizli dünyalara dalıp çıkıyor, oradaki yapaylığın ve yüzeyselliğin altındaki derin öze vurgu yapıyor, gerçe(kli)ği (yıkarak) yeni gerçek(lik)ler için ‘özgür’ alanlar açıyor ve okurunu da bu serüvene katılmaya çağırıyor..İtiraf etmeliyim ki bu hikâye(ler)den etkilendim ve ilk kitabı “Beni Bu Dışarıdan Çıkarın”ın ardından yazdığım yazının sonunda onun için yaptığım “bu genç yazara dikkat” uyarısında haklı olduğumu anladım..

Şimdi bir kez daha hatırlatmak istiyorum ki, bu genç adam işini iyi yapıyor.

(c) Hakkı Yücel, Afrika Pazar, 2008.

Wednesday, April 22, 2009

Ölümsüzlük Teorisi




Hayatımın bu karanlık dönemi elbet bir gün sona erecekti. O vakte kadar yapmam gerekense kendimi bir ölümsüz olarak tahayyül etmek suretiyle ölüm, ölmek düşüncesini hayata geçirmeyi olasılıklar dışına hapsetmekti. Ne de olsa şimdiye kadar hiçbir ölümsüzün öldüğü, ölebildiği görülmemişti. Eğer bir ölümsüz ölebilecek olsaydı kendisine ölümsüz denemezdi herhalde. Herneyse, içinde bulunduğum günlerin karanlık oluşunun birden çok sebebi vardı aslında. Ama benim gözümde büyüttüğüm, adeta işte bir saplantı haline getirdiğim sebep tekti. Hayatımın içinde bulunduğum zaman dilimi içerisinde karanlık diye tabir edilebilmesini mümkün, hatta gerekli kılacak o kadar çok sebep varken benim her şeyi tek bir sebebe indirgeyip söz konusu sebebi olduğundan ve hatta belki de olabileceğinden çok daha büyük görmemin ve göstermemin sebebi ise elebette ki öteki sebeplerden, yani işte belki de asıl sebeplerden kaçmak arzusunu taşıyor oluşumdu. Tabii bunu ancak şimdi anlayabiliyorum, iş işten geçtikten sonra yani.
Herkesin anılarını yazmayı alışkanlık haline getirdiği, insanların anılarının paylaşılmaya değecek kadar önemli olduğunu düşünmekte tereddüt etmediği, ve hatta bununla da kalmayıp anılarını yazıp basmayı marifet bellediği bir dönemden geçmekte olduğumuzu göz önünde bulundurarak ben de modaya uydum ve şu anda okumakta olduğunuz bu kitabı yazmaya koyuldum. Ama benim ötekilerden farkım yazmakta olduklarımın geçmişte yaşadıklarımdan ibaret olmaktan ziyade, geçmişte yaşadıklarımın şimdim ve olası geleceğim üzerindeki etkilerini konu alması. Yani hayli spekülatif bir denemeyle karşı karşıyayız burada. Bu gerekli teferruatı da paylaştığımıza göre herhalde artık işin özüne inebilir ve konudan uzaklaşmak pahasına neden insanların büyük bir kısmının kendilerinden üstün olduğunu bildikleri diğer insanların kuyusunu kazmaya meyilli oldukları üzerine bir miktar ahkâm kesebiliriz. İstisnaların kaideyi bozmaya muktedir olduğunu da akılda tutarak bu konuda şunu söyleyebiliriz ki, aşağılık kompleksi sosyal hayata üstünlük kompleksi şeklinde yansıyan patolojik bir ruhsal durumdur. Ruh doktorları kendilerinin de aynı sorundan muzdarip olduklarını bildikleri için olsa gerek, bu konu üzerinde düşünmeyi ısrarla reddetmektedir. Dolayısıyla da her vesileyle kuyusu kazılan bir aşağılık kompleksi mağduru olarak ben şahsen bu konuya bizzat eğilmekte fayda gördüm. Kitap süresince bir ölümsüz olarak ölümlülerin dünyasına tıpkı bir kuş misâli bakabilmeyi gerektiren birtakım spekülasyonlar yapacağımı ise şimdiden belirteyim. Belirteyim ki okuyucunun bu kitapta karşılaşması kuvvetle muhtemel akıldışı düşüncelerin birer dayanağı olsun.
Ölümsüz olduğumu anlamam aşağılık kompleksimi aşma çabalarımın bir ürünüdür denebilir aslında, ki nitekim işte denmiştir de zaten. Ama hemen altını çizeyim, benim ölümsüzlüğüm Romantikler’in ölümsüzlük anlayışından tamamen farklı. Şöyle; ben yaşamın sonsuzlukla çevrelendiği inancına sahip olmaktan ziyade sonsuzluğun yaşam denilen ölüm süreci tarafından çevrelendiği kannatindeyim. Konuya açıklık getirecek olursam ise diyebilirim ki benim için her insan kendi içinde sonsuz yaşam olanakları barındırmakla beraber, sosyal hayat dediğimiz hapishane bu olanakların önüne set çekip insanı düşünüp yapabilecekleri son derece kısıtlı bir varlığa dönüştürür. Yani toplum denilen yığın, insan denilen varlığa akıldan yoksun bir hayvan muamelesi yaparak onu ölümlü bir mahlûğa dönüşütür. Doğrusunu söylemek gerekirse bu kanıya varmak son derece zor oldu benim için. Çünkü 21. Yüzyıl’da yaşayan bir insanın çıkıp da ben ölümsüzüm diyebilmesi için aklını yitirmiş olması gerekirdi, ki nitekim ben de ancak aklımı yitirdikten sonra buldum kendimde bir ölümsüz olduğumu dile getirebilecek cesareti. Lâkin hemen belirteyim, benim yitirdiğim akıl bir ölümlünün aklıydı. Yani bir ölümsüzün aklıyla bakıldığında insanlığın sağ duyusu diye nitelendirebileceğimiz illetin mağduru olan bir mahlûkatın aklından başka bir akıl değildi benim yitirdiğim akıl, ki insan aklının nelere kadir olduğunu bilen okuyucularımın takdir edeceği üzere öyle bir aklın muhafazasından ziyade yitirilmesinde fayda vardır. Nitekim söz konusu akıl yitirilmiş ve bu yitirişin faydaları da çok geçmeden görülmüştür tarafımdan. İşte mevcut sosyal yapının perspektifinden bakılınca akıldan yoksun bir ölümlü olarak görülen, ama aslında toplumdışı bir ölümsüz olarak sürdüğüm yaşam, tüm engelleme girişimlerine rağmen böyle, yani bu yitirişle başladı.
Mevcut düzen tarafından tahakküm altında tutulan insan hayatı o kadar çok olasılık barındırmaktadır ki bünyesinde, bu olasılıklar gayet rahatlıkla sonsuz olarak nitelendirilebilir. Sonsuzluk kavramı ise ezelden beridir düşünürlerin aklını kurcalamış bir sorundur. Pek çok düşünür sonsuzluk kavramını düşünülemez olarak nitelendirmiş ve tıpkı aşağılık kompleksiyle üstünlük kompleksi arasındaki derin ve karmaşık ilişki üzerine düşünmeyi kişisel sebeplerden ötürü bir tarafa bırakan psikanalistler gibi söz konusu düşünürler söz konusu kavramı hapsolduğu çağdışı düşüncelerden kurtarıp yeniden ele almak ve yeni bir anlamla donatmak yerine, doğrudan düşünmek eyleminin kendisini bir tarafa bırakmıştır. Belli ki sonsuzlukla karşı karşıya kalan beyin felç olma riskiyle karşı karşıya gelebilmektedir. Beyin felç olunca düşüncenin iflâs etmesininse kaçınılmaz olacağını ise bilmiyoruz söylemeye gerek var mı, ama gene de söylüyoruz işte, belki vardır diye.
Görülüdüğü üzere biz herkes gibi anılarımızı yazmıyoruz sevgili okur. Bilâkis, yaşadıklarımızın, anlamı gelecekte anlaşılacak düşüncelerimiz üzerindeki etkilerini yazıyoruz. Herkes gibi bizim de “yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz bir şeyler var” yani. Ama bizim yaşadıklarımız o kadar sıradışı ki bu yaşananlardan öğrenilenler de son derece sıradışı düşünceler şeklinde zuhur ediyor kaleme alınıp kâğıda dökülünce. Düşüncelerimizin toplumsallaşma uğruna saçmalamak eğilimine yenik düşmemesi için özellikle yürürlüğe soktuğumuz ve alçaklıkla yükseklik arasındaki ilişkiyi alt-üst ettiğine inandığımız bu ne idüğü belirsiz akıl yürütme düzeyi ise anacak ölümsüzlüğümüzün bir etkisi olabilir herhalde. Zira ölümsüzlüğün yan-etkileri olduğu kadar doğrudan etkileri de vardır kannatimizce. Zaten bilincin malûm enginlerini yara yara dolaşan bir yazma eyleminden başka hangi eylem hakikatin fışkıracağı yarıklar oluşturabilir ki dil vasıtası ile zihinde? Zevki damarlarına zerk etmeyi alışkanlık haline getirmiş yazarlara inat biz acıyı doğrudan beynimize enjekte ede ede bu hallere geldik işte ve cümlelerimizin sonlarını e harfleriye bitirmezsek rahat edemiyoruz netice itabarı ile. Sanırız ki bu düşünce treninden atlayıp ebediyete intikal etmezsek içinde bulunduğumuz kısır döngüyü kıramayacağız.
Ölümsüz olunca ilk karşılaştığımız gariplik benliğimizin yitimi olmuştu. Ölümlü ve siyasi bir hayvan olan ben, ölümsüz bir bize dönüşmüştü. Benliğimiz bu durumu neşeyle karşılayacaktı tabii. Ne de olsa bir elin nesi vardı, iki elinse sesi. Nerde çokluk orda bokluk olduğunu ise anlatımızın kurgusu gereği şimdilik yadsıyacak, ona bir hiç muamelesi yapacaktık, ki nitekim yapmaktaydık da zaten işte. Her neyse, ölümsüzlük ölümlüler için geçerli ve mümkün olan pek çok şeyi olduğu gibi, intihar etmeyi de imkânsız ve anlamsız kılıyordu. Ölümsüz insan sonsuza dek yaşayacağını bildiği için olsa gerek, eylediği eylemler ve söylediği söylemler vasıtasıyla son derce temkinli bir varlık portresi çiziyordu. Ölümlülerin değer atfettiği pek çok şeyin ölümsüz için en ufak bir kıymeti harbiyesi yoktu. Daha başka ne denebilir ki bir ölümsüzü bir ölümlüden farklı kılmak için? Elbette ki pek çok şey. Ama yer darlığı sebebiyle şimdilik hâlihazırda söylemiş olduğumuz şeyleri söylemekle yetinip geriye kalan farklılıkları anlatımızın ilerleyen safhalarına bırakıyor ve bir ölümsüzün ölümlüler arasında yaşaması kuvvetle muhtemel zorluklara geçiyoruz şimdi. Bu bağlamda öncelikle belirtmek isteriz ki bir ölümsüz doğası gereği söz konusu zorluklara tamamen kayıtsız bir varlıktır. Zira onun için ölümlülerin dünyası devasa boyutta bir saçmalıktan ibarettir. Bir ölümsüz ölümlülerin dünyasında olup biten hadiselere karşı tamamen duyarsızdır. O kadar ki en feci felâketler bile onun için en ufak bir anlam ifade etmez. Ölümlülerin dünyasında geçerli olan iyilik ve kötülük kavramları bir ölümsüz için içi tamamen boş kavramlardır. Çünkü ölümsüzler iyinin ve kötünün ötesinde olduklarını düşünmekten ziyade, iyinin ve kötünün gerisinde veya altında olduklarının idrakine varmış varlıklardır. Zira onlar için iyi ve kötü ideal olan ve bu yüzden de ulaşılmaz kavramlardır.
Ölümsüzleri aptal sanan okuyucularımız için hemen belirtelim, bir ölümsüz bir gün mutlaka öleceğini gayet iyi bilir. Zaten her ölümsüz bir gün öleceğini gayet iyi idrak etmiş olduğu için ölümsüzlük mertebesine yükselmiştir. Hiçbir ölümsüz ölümün anlamını idrak etmeden neyse o, yani bir ölümsüz olamaz. Ölümlülerin büyük bir kısmı ise ölüm üzerine yeterince düşünmedikleri için birer ölümlü formunda ölmeye mahkûm olmaktan kurtulamaz ve ölümün mağduru olarak ölürler. Bu zavallı mahlûklar kendilerini hayvanlardan farklı birer insan sandıkları için ölümlü birer hayvan olarak acıya mıhlanmış birer yaşam sürdürürler. Artık hepimizin bildiği gibi Kapitalizm, kölesi olan bilinçleri onları içinde bulundukları durumdan kurtulmaya yönelik herhangi bir eylemde bulunmaktan men eder. Kendi hastalıklarını ötekilere yansıtmak suretiyle çevrelerindeki herkese deli gömleği giydirmek ve bu vesileyle de işte kendilerini normal hissetmek eğilimindedir bunlar. Ben ruh doktoruna gidiyorm ve bana şu ilaçları veriyor, kendimi çok iyi hissediyorum, sen de git ruh doktoruna, sana da versin bu ilaçları ve sen de iyi hisset kendini, demek suretiyle depresyonu günün normu haline getirmeye çalışır durur bunlar. Oysa ki depresyon son derece ciddi bir hastalıktır ve günün normu haline gelse bütün sistem çökecektir. Çöksündür tabii; bir ölümsüz olarak mevcut sistemin çökmesine bir diyeceğimiz olamaz herhalde. Lâkin bizde tedirginlik yaratan, haplarla mutluluğu yakaladığına inanıp da önüne gelen herkese aynı yoldan yürümeyi önerenlerin düştüğü biçarelik halidir, ki söz konusu biçarelik halinin engin bir şuur yoksunluğundan, bir başka deyişle muazzam bir bilinçsizlikten kaynaklandığını bilmiyor, daha doğrusu bilemiyoruz söylemeye gerek var mı.
Buraya kadar yazdıklarımızdan anlaşılacağı üzere ölümsüzlük bilincine ulaşmak için ölümlülük bilincini son noktasına kadar götürüp tersine dönmesini sağlamak gerektiği aşikârdır. Bir ölümsüz için ölümün imkânsız olduğunu intihar girişimlerinin sonuçsuz kalması bağlamında daha önce belirtmiştik. Peki ama hastalık ve kazalar sonucu gerçekleşen ölüm vakaları karşısında ne olmaktadır bir ölümsüze? İşte bu tür sorularla ölümsüzlük teorimize neşter vurmaya meyilli okuyucularımızın sorularını anlamsız kılmak için özellikle kaleme aldığımız bir sonraki bölüm sanırız konuya açıklık getirecektir.
***
Birinci çoğul şahıs için henüz çok erken olduğuna kanaat getirdim ve bu vesileyle de işte tekrar birinci tekil şahısa dönmeye karar verdim. Ama iş işten geçmeden hemen belirteyim, arada bir kaymalar, yani birinci tekil şahıstan birinci çoğul şahısa hiç beklenmedik ve yersiz geçişler olabilir. Hatta okuyucu uyarılmalıdır ki bu geçişler birinci tekil şahıstan üçüncü tekil ve üçüncü çoğul şahıslara doğru seyirler bile izleyebilir. Okuyucu bunlara şaşırmamalı, bilâkis söz konusu geçişleri neşeyle olmasa bile en azından olgunlukla kucaklamalıdır. Zira şu anda yazılmakta olmakla beraber gelecekte okunmakta olacak olan bu anlatı normal bir bilincin ürünü olmaktan ziyade son derece bölünmüş ve buna bağlı olarak da kendi içinde pek çok çelişki ihtiva eden bir akıl yürütmenin ürünüdür. Bu anlatıcının bilinci kendi kendini katlayıp kendi dışına, yani bilinçdışına doğru bir seyir izlemeye meyillidir belli ki. Ama unutulmamalıdır ki bir önceki cümlede adı geçen bilinçdışı aslında bilincin içindedir. Kendisine bilinçdışı denmesinin ise ancak bahse konu dışın içteki bir boşluk şeklinde zuhur etmesi olabilir. İçteki bu boşluk o derece ulaşılmazdır ki bilincin perspektifinden bakılınca dışarıda diye tabir edilmesi gayet vaciptir. Psikanalizin temel kavramlarından biri olan bilinçdışının aslında bilincin içindeki adlandırılamayan bir boşluk olduğunu ise hayli spekülatif bir düşünme biçiminin ürünü olan psikanaliz bilimine aşina okuyucularımız bilecektir. Biz sadece bilmeyenler için belirtme ihtiyacı duyduk bu önemli ayrıntıyı. Her neyse, bu değerli bilgi de paylaşıldığına göre herhalde artık anlatıya kalındığı yerden devam edilebilir.
***
Çözümü imkânsız gibi görünen pek çok sorunu çözmem ölümün de, tıpkı bilinçdışının bilincin içindeki bir boşluk oluşu gibi, yaşamın içindeki bir boşluk olduğunu kavradığımda mümkün olmuştu. Evet, ölüm yaşamı çevreleyen bir son olmaktan ziyade yaşamın içindeki bir sonsuzluktu. Ve bu sonsuzluk her sonsuzluk gibi ancak bir boşluk şeklinde var olabilirdi. Biz insanlar ölümü yaşamın dışına hapsetmekle kendimize en büyük kötülüğü yapmaktaydık aslında, zira ölümü hep ve sadece başkalarının başına gelen bir hadise olarak algılıyorduk bu suretle. Oysa kişinin kendi ölümü asla tecrübe edilemeyecek bir durum olmakla birlikte son derece kişisel bir mevzuydu. Ölen için üzüntü duyulacak bir şey değildi ölüm. Ama insanlar başkaları öldüğü zaman yas tutmayı bir görev, kaçınılmaz bir gereklilik sayardı. Ölen kişinin artık var olmamasından ziyade artık aramızda olmamasıydı üzüntü duyulan şey. “Hayatını kaybetti” diye buyuran gazete haberlerini ezelden beridir saçma bulurdum ama bunu neden saçma bulduğumu açıklayamazdım. Şimdi açıklayabiliyorum işte: Ölen kişi bir şey kaybetmiyordu aslında ölünce, yaşayanlar onu kaybediyordu. Bir yakınları ölünce üzüntü duyan dirilerin ağlayıp sızlanmasının ardındaki bencilliği ise bilmiyorum deşifre etmeye gerek var mı bu radedden sonra. Elbette ki ben de üzüntü duyardım sevdiğim bir yakınım ölünce, ama bu gerçeğin beni söz konusu üzüntünün bencilce olduğunu dile getirmekten men etmemesi gerekiyor, ki nitekim etmiyor da zaten işte. İnsan denen mahlûk sevdiği kişiler ölünce o kişiler için değil, kendisi için üzülür kanımca. Buna katılıp katılmamaksa insanın acı gerçekleri kendine itiraf etme kabiliyetine bağlıdır.
İnsan ruhunun karanlık yönü üzerine, söz konusu karanlık yönü aydınlatmak maksadıyla kestiğim bu ahkâmların kanları damlıyor dilime. İğrençleşmek ve korkunçlaşmak pahasına, hiç tereddüt etmeden, önce emiyorum sonra yutuyorum ahkâm kanlarını. Bu konu ileride tekrar açılıp açılmayacağı meçhul bir biçimde şimdilik kapanmıştır sevgili okur, metin ol, nur içinde yat, hatta gerekirse nur ol ve münasipse başımıza yağ.
Nerede kalmıştık? Kaldığımız bir yer yoktu, öyle yazılıp yazılıp gidiyorduk. Kimdik biz? Bizler bu anlatıyı oluşturan cümlelerdik, kelimelerimiz bize karşıydı. Yazıldıkça yarattığımız anlamlar içlerinde boşluklar barındırıyordu ve kimileri bunlara doğal olarak anlam boşlukları diyordu. Hatta kimileri bununla da kalmayıp bizi anlamsızlıkla itham ediyordu. Çünkü kendileri anlamın varlığı için kendi içinde boşluklar barındırması gerektiğini bilmekten aşırı derecede acizdi. Acizliğin aşırılığı o boyutlarda seyrediyordu ki buna acizlik demek neredeyse ayıp kaçacaktı, ve hatta belki de kaçmıştı bile, kimbilir. Sadede gelecek olursak diyebiliriz ki anlam boşlukları anlamsızlık yaratmak yerine anlamın yaratılması için gerekli birer koşuldur. Anlamsızlık ancak ortada hiçbir şey yoksa var olabilir ve işin ilginç yanı hiçbir şeyin olmaması anlamsızlığı bile anlamsız kılabilecek bir durumdur. Bizler bu anlatının cümleleri olarak kendi içimizde hiçlik kelimesini barındırmamayı kararlaştırdık. Hiçlik yerine boşluk veya delik kelimlerini ihtiva edeceğiz bundan böyle, çünkü hiçliğin düşünülemeyecek bir şey olduğundan hareketle kelimesinin varlığının da yersiz olması gerektiğini düşünüyoruz. Boşluk, hiçlikle eş anlamlı değildir bizce, zira dünyada içi boş şeyler vardır ve dolayısıyla da düşünülebilecek ve hatta görülebilecek bir şeydir boşluk. Oysa hiçlik ne olduğunu bilemediğimiz, göremediğimiz, duyumsayamadığımız, tanımlayamadığımız şeyleri tanımlamak için kullanılan içi boş bir kavramdır, hatta kavram bile değildir, manadan tamamen yoksun bir kelimedir. Hiçlik anlamsızlığın ta kendisidir belli ki.
***
Konuyu gayet keskin bir dönüşle değiştirmek pahasına “Zeno: Filozofun bir ölümlü olarak portresi” adlı kitabı yazıp bitirdiğimde mizah kabiliyetimi yitirmiş olduğumdan olsa gerek, söz konusu kitabı adlandırma aşamasında hataya düştüğümü itiraf etmeliyim bu noktada. Bu itirafı etmeliyim ki konu girdiği çıkmaz yoldan çıkabilsin. Kitabın başlığı “Zeno: Filozofun bir ölümsüz olarak portresi” olmalıydı aslında. Çünkü portresi çizilen filozof hakikaten de ölümlüler arasında sıkışıp kalmış bir ölümsüzü anlatıyordu, ama Zeno’nun yeniden doğabilmesi için ölmesi gerektiği düşüncesi beni son anda kitabın adındaki ölümsüz sıfatını ölümlüye dönüştürmeye sevk etmişti. Uzun süre doğru kararı vermiş olduğum yanılsamasıyla avutmaya çalıştım kendimi, ama hayır, daha fazla katlanamayacağım bu kendimi kandırma işlemine. Zeno neyse o, yani bir ölümsüz olmalıydı. Her neyse, yazılıp basılan yazılıp basıldığı gibi kalmaya mahkûmdur belki, ama bu yazılıp basılana sonradan yapılacak eklentilerin onun anlamını değiştirmeye muktedir olmadığı anlamına gelmiyor. Geriye dönüp yaptığım bu hatayı düzeltmek mümkün olmadığına göre, Zeno’nun ölümsüzlüğünün ölümlülüğünden kaynaklanan bir ölümsüzlük olduğunu gösteren yeni bir kitap yazmalıydım. Roman boyunca bir ölümsüz gibi davranan ve romanın sonunda da ölümsüzlüğü kanıtlanan Zeno adlı filozofun, romanın alt-başlığında bir ölümlü olarak anılması içinden çıkılması güç bir çelişki doğuruyordu. İşte bu çelişkiye açıklık getirecek, devam niteliğindeki bir başka kitabın yazılması bu yüzden zaruriydi. Hatırlanacağı üzere Zeno romanın sonunda akıl hastanesindeki beyaz odasında yeniden doğuşuna giden yolu asfaltlamakla meşguldü yazı vasıtasıyla. Kullandığı kelimlerin insan ruhunda yaratması kuvvetle muhtemel tahribata ışık tutan Defter-i Tekvin adlı duvar yazıları Zeno’nun bir ölümlü olarak ölüp bir ölümsüz olarak yeniden doğmasına giden yoldu aslında. Zeno’nun ölümsüzlüğünün farkına varması için bir ölümlü olarak portresini yok etmesi, yani sembolik intiharını hayata geçirmesi gerekiyordu. Beyaz odasının duvarlarına yazdıklarıyla anlatılmaya çalışılan psişik ölümünün beynini beyaz bir sayfaya dönüştürmüş olduğu ve yeniden doğuşunun, Tanrı’nın tüm varlığı hiçlikten yaratması misali sonsuz bir beyazlık üzerinde oluşan kelime dediğimiz lekeler vasıtasıyla gerçekleşeceğiydi. Zeno önce Nonez’e, yani hiçliğe, sonra da Tekvin’e, yani yaradılışın kendisine dönüşmeliydi, ki nitekim dönüşecekti de zaten işte. Bu üç karakterin bir araya gelerek oluşturduğu bütünlük ise Zeno’yu hâlihazırda olduğu, lâkin olduğunun farkında olmadığı bir ölümsüz haline getirecekti. Zeno’nun başına gelen her şeyin bir anlam kazanabilmesi için katetmesi gereken bu zihinsel süreçler ise ancak Nietzsche’nin ebedi dönüş diye nitelendirdiği kısır döngünün kırılıp kısır olmayan bir döngüye dönüştürülmesiyle mümkündü.


Neyse o, yani tam da bir kurbandan başka bir şey, bir ölüm-için-varlıktan başka bir şey ve dolayısıyla ölümlü bir varlıktan başka bir şey. Bir ölümsüz: İnsanın başına gelebilecek en kötü durumlar, O kendini hayatın karmakarışık ve zorbaca akışı içinde ayrı bir yere koyabildiği sürece, onun böyle olduğunu, yani ölümsüz olduğunu gösterir. İnsanın herhangi bir veçhesini düşünmek için, bu ilkeden yola çıkmamız gerekir. İnsan hakları varsa da, bunlar kesinlikle hayatın ölüme karşı hakları ya da sefalete karşı hayatta kalmanın hakları değildir. Ölümsüz'ün kendi kendilerine dayanan haklarıdır ya da Sonsuz'un ıstırap ve ölüm denen olumsallığın üzerinde uygulanan haklarıdır. Sonuçta hepimizin ölecek olması, geride sadece tozun kalacak olması, İnsan'ın, koşulların onu maruz bırakabileceği hayvan-olma ayartısına karşı koyabilen biri olarak kendini olumladığı anda sahip olduğu ölümsüzlük kimliğini hiçbir surette değiştirmez.”(1)

Bir ölümsüz olabilmek, daha doğrusu hâlihazırda olunubulunan ölümsüzlüğü idrak etmek suretiyle hayata geçirebilmek için ölümden kaçmak çözüm değildi, değildir. Bilâkis hayatta kalıp ölümlülüğü en ince ayrıntılarına ve en uç noktasına kadar tecrübe etmek suretiyle hâlihazırda ihtiva ettiği ölümsüzlüğü yazarak açığa çıkarmak gerekiyordu. Zeno’nun ölümlülük hâli kendi içinde sonsuz yaşamı, yani ölümsüzlüğü barındırıyordu. Zaten eğer öyle olmasaydı Zeno psişik ölümünü takiben yeniden doğamazdı. Kitap, “tekvin o yüzden bu kadar yakındır belki de işte, kim bilir...” sözleriyle bittiğine göre kitabın sonunda Zeno ölmüş olamazdı. Yani aslında olabilirdi ama olursa bu ölümün bir anlamı olmazdı. Zeno yeniden doğabilmeliydi ki ölümünün bir anlamı olsun, veya Zeno ölebilmeliydi ki yeniden doğabilsin. İşte bu paradoksal durum benim kafayı yememde rol oynayan en önemli etkenlerden biriydi. Şöyle: Ölümsüz olabilmek için önce ölmek gerektiği gibi bir durum söz konusuydu. İlk bakışta çelişik gibi görünen bu paradoksal durum ise insanın içindeki ölümsüzlük potansiyelini gerçekleştirmesi için son derece gerekli bir koşuldu. Ölü bir insanın bir daha asla ölemeyeceği bariz olduğuna göre, bir ölü formunda sürdürülen yaşamların ölümsüzlere ait yaşamlar olduğu söylenebilirdi, ki nitekim söylenmişti de zaten işte. Ölüm kaçınılmaz bir sondu elbet, fakat bu son sonluluğun sonu olabilirdi ancak. Sonluluğun sonunun da sonsuzluğun başlangıcı olduğunu ise bilmiyorduz bu aşamadan sonra söylemeye gerek var mı.
***
Bu arada hemen belirtelim, biz ve ben biriz, çünkü ben zaten içimdeki karakterlerin rollerini hayata geçirdiği bir tiyatro sahnesinden başka bir şey değilim. Yani ben bizim tiyatrodur denebilir, hatta ben yokum aslında, çünkü biz bilmekteyizdir ki bir ölür, geriye çokluk kalır diye de eklenebilir. Ölen bir’in yerine asla sıfır geçmez, çünkü sıfır, olmayan bir’den başka bir şey değildir. Bir’in yerine bir başka şeyden ziyâde hiçliğin kendisi geçtiği zaman ortaya çıkan niceliksellik ve niteliksellik dışı duruma verilen addır sıfır. Bir ise asla saf hâliyle var olamayacağına göre her şey iki’den başlar. Peki ama bir’in asla var olamayacağını da nereden çıkardık? Bir’in asla var olamayacağını bir yerden çıkarmış değiliz sevgili okur. Bir zaten hiç yoktu, asla olmadı. Sayılar sıfırdan başlar ve iki ile devam ederdi ama biz iki’ye geçebilmek için bir’in bölünebilir varlığına o kadar çok ihtiyaç duyduk ki asla olmayan bir şeyden varmış gibi söz ettik. Olmayan bir şeyden olması muhtemel bir başka şeye geçiş aşamasında bir basamağa ihtiyaç duyduk çünkü biz. Bir işte böyle doğdu, yani olmayarak olan, olmayandan olana geçebilmek için oldurulan ve hâlihazırda bölünmüş olduğu halde bölünebilir bir bütünlük maskesi takmış olarak doğdu bir. Demek ki sıfırdan sonra bir değil, iki gelir, çünkü her bir kendi içinde olan ve olmayan diye ikiye bölünmüştür, bölünmüş olarak doğar ve bölünmüş olarak ölür. Bir, hep ve sadece doğumdan önce ve ölümden sonra var ol(may)an bölünmüş bir bütünlüktür. Bu bağlamda Zeno gerçekten de ana rahminden çıkamadan ölmüş veya bilemediniz en iyi ihtimalle erken doğuma maruz kalmış bir roman denemesinden başka bir şey değildir denebilir, ki nitekim denmiştir de zaten işte.

(1) Alain Badiou, Etik: Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme, çev. Tuncay Birkan (İstanbul: Metis, 2004), 27-28

*Bu yazının yeniden gözden geçirilmiş FMHS versiyonu için bknz. http://fantezimakinesindehakikatsizintisi.wordpress.com/2009/10/22/fmhs-23/

**Zeno için bknz. http://www.netkitap.com/kitap-zeno-filozofun-bir-olumlu-olarak-portresi-cengiz-erdem-cinius-yayinlari.htm

(c) Cengiz Erdem, Temmuz, 2008.

Sunday, April 19, 2009

ADA: Hiç Gelmeyecek Bir Günü Beklemekle Geçiyor Yıllar

Michel Foucault Hapishanenin Doğuşu: Gözetim ve Ceza adlı başyapıtında mimar ve düşünür Jeremy Bentham’ın yeni bir hapishane modeli olarak tasarladığı ve Panopticon adını verdiği, zamanına göre (Ondokuzuncu yüzyıl) devrimci sayılabilecek gözetim ve denetim mekanizmasını modern zamanlardaki iktidarın işleyiş biçimini gözler önüne seren bir metafor olarak lanse eder. Foucault’ya göre Panopticon mahkûmların hareketlerini, davranış biçimlerini ve hatta düşüncelerini kontrol altında tutan bir aygıt, bir makinedir adeta. Panopticon iç içe geçmiş halkalardan oluşan bir binadır ve tam ortasında bir gözlem kulesi bulunur. Mahkûmların hücreleri bu gözlem kulesinden rahatlıkla görülebilecek şekilde dizilmiştir. O kadar ki mahkûmun kendisi ne kadar saklanmaya çalışırsa çalışsın hapishanenin mimari yapısı vasıtasıyla oluşturulmuş ışıklandırma düzeneği öyle bir tasarlanmıştır ki mahkûmun gölgesi rahatlıkla görülebilir kuleden. Sürekli gözetim ve denetim altında tutulmakta olduğunu bilen mahkûm şahsiyet zaman içerisinde kendisini kuledeki gardiyanın gözüyle görmeye ve o gözün beklentileri doğrultusunda hareket etmeye başlar. O kadar ki artık kulede bir gardiyan olup olmadığı bile önemsizleşir, zira zaten artık mahkûm hapishanenin gözünü, otoritenin bakış açısını içselleştirmiş ve otomatikman mahkûmluk rolünü benimsemiştir. Dolayısıyla çoğu zaman kulede bir gardiyan tutmaya bile gerek yoktur artık, ne de olsa zaten mahkûmlar sürekli kulede bir gardiyan varmış gibi hareket etmeyi alışkanlık haline getirmişlerdir.

"Çevrede halka halinde bir bina, merkezde bir kule; bu kulenin halkanın iç cephesine bakan geniş pencereleri vardır; çevre bina hücrelerle bölünmüştür, bunlardan her biri binanın tüm kalınlığını katetmektedir; bunların, biri içeri bakan ve kuleninkilere karşı gelen, diğeri de dışarı bakan ve ışığın hücreye girmesine olanak veren ikişer pencereleri vardır. Bu durumda merkezi kuleye tek bir gözetmen ve her bir hücreye tek bir deli, bir hasta, bir mahkûm, bir işçi veya bir okul çocuğu kapatmak yeterlidir. Geriden gelen ışık sayesinde, çevre binadaki hücrelerin içine kapatılmış küçük siluetleri olduğu gibi kavramak mümkündür. Ne kadar kafes varsa, o kadar küçük tiyatro vardır, bu tiyatrolarda her oyuncu tek başınadır, tamamen bireyselleşmiştir ve sürekli olarak görülebilir durunmdadır. Görülmeden gözetim altında tutmaya olanak veren düzenleme, sürekli görmeye ve hemen tanımaya olanak veren mekânsal birimler oluşturmaktadır. Sonuç olarak, hücre ilkesi tersine döndürülmekte veya daha doğrusu onun üç işlevi – kapatmak, ışıktan yoksun bırakmak ve saklamak— tersyüz edilmektedir; bunlardan yalnızca birincisi korunmakta, diğer ikisi kaldırılmaktadır. Tam ışık altında olma ve bir gözetmenin bakışı, aslında koruyucu olan karanlıktan daha fazla yakalayıcıdır. Görünürlük bir tuzaktır." (1)

Panopticon denilen bu hapishane modelinin önemi modern toplumlardaki iktidarın işleyiş biçimini temsil eden bir yapıya sahip olmasıdır. Biliyoruz ki modern toplumla birlikte merkezi iktidar çözülerek bireylerin içine işlemiştir. Ölüm ilanı vermeye hevesli pek çok kişi merkezi otoritenin bu çözülüşünü iktidarın ölümü olarak telakki etmiştir, ama bu son derece yanlış bir yorumdur, zira iktidar ölmemiş, sadece şekil değiştirmek ve kendisini görünmez kılmak suretiyle gücüne güç katmıştır sevgili okur. Artık iktidar toplumu oluşturan bireylerin dışında değil, içindedir. Yani toplumu oluşturan bireyler kendilerini içinde buldukları sistem tarafından öyle bir kurulmuştur ki artık onlara ne yapmaları, nasıl davranmaları gerektiğini söylemek bile gereksizleşmiştir, zira onlar zaten sistemin aksamadan çalışması için oynamaları gereken rolü oynamaya dünden razı bir hale getirilmişlerdir.Bu durumu gözler önüne seren en güzel örneklerden biri Michael Bay’in yönetmenliğini yaptığı The Island, yani Ada filmi. Yirmibirinci yüzyılın ortalarında geçen bu bilim-kurgu filmi George Orwell’in 1984 adlı meşhur romanını çağrıştırmakla beraber, filmde Büyük Birader Panopticon’dakinden bile daha derinine nûfuz etmiş şu zavallı öznelerin. Film Ewan McGregor’un canlandırdığı Lincoln Six-Echo’nun bir kabustan uyanmasıyla başlar, ama ne seyircinin ne de kahramanımızın bildiği şey aslında kahramanımızın bir kabustan gerçek olduğunu sandığı ama aslında gerçekle hiç bir alâkası olmayan son derece steril bir dünyaya uyanmış olduğudur. Lincoln uyanır uyanmaz kendisine bir hoparlör vasıtasıyla akşam rahat uyumadığı, kabuslar gördüğü, dolayısıyla da derhal psikiyatristini görmeye gitmesi gerektiği söylenir. Yatağından kalkan Lincoln tuvalete işemeye gider. İşedikten sonra aynı hoparlör kendisine idrarının yeterince temiz olmadığını, içinde yabancı maddeler bulunduğunu, dolayısıyla da diyetine dikkat etmesi gerektiğini söyleyerek tüketmemesi gereken besinleri sıralar. Yani kısacası kahramanımız Lincoln Six-Echo rüyalarından sidiğine kadar denetim altında tutulduğu bir ortamda yaşamaktadır. Bu ortam aslında çölün ortasında, yerin yedi kat altına kadar inen dev bir mekanizma, klonlama yöntemiyle insan üreten bir fabrikadır sevgili okur. Lincoln ise tüketilmek için üretilmiş bir üründen başka bir şey değildir. Amerikan Savunma Bakanlığı’nın eskiden askeri araştırmalar yapmak ve silah üretmek için kullandığı yeraltındaki bu yapı çok büyük bir sağlık korporasyonuna devredilmiş ve bu sağlık korporasyonu da burada çok büyük paralar(kişi başı beş milyon dolar) karşılığında sağlık sorunları olan çok zengin kişilerin kopyalarını üreterek zamanı geldiğinde bu kopyaların organlarını bu kişilere satmaktadır. Lincoln Six-Echo aslında gerçek hayatta adı Tom Lincoln olan bir İskoç’un klonlanmış kopyasıdır. Tom Lincoln çok seks yaptığı için Hepatit virüsü taşıyıcısıdır ve hayatta kalmak için iki sene içerisinde Lincoln Six-Echo’nun bedenine ihtiyaç duyacaktır.İnsan fabrikası diye nitelendirilebilecek yeraltındaki bu enstitü şöyle çalışmaktadır sevgili okur: Sponsorlarından alınan genlerden üretilen klonlar ana-rahmi ortamında bir müddet bekletildikten sonra yeterince olgunlaştıklarına kanaat getirilince ağaçtan meyve veya tarladan karpuz toplar gibi hasat edilerek kullanıma sokulmaktadırlar. Klonların kimisi kalbi için, kimisi gözleri için, kimisi de derisi için üretilmiştir. Aslında fiziksel olarak normal bir insandan hiç bir farkı olmayan bu klonlara öncelikle birer hafıza ve birer de bilinçaltı kaydedilmektedir. Klonların beynine son derece hızlı bir görüntü ve ses akışı bir ekran vasıtasıyla neredeyse enjekte edilmekte, programlama süreci tamamlandığında klonlar sanki bir geçmişleri varmış gibi hissederek işbaşı yapmkatadırlar. Kendilerine seçilmiş kişiler oldukları, tüm dünyayı felakete sürükleyip insanlığın neredeyse yok olmasına sebep olan amansız bir salgın hastalıktan kurtulan ender kişiler olarak ne denli şanslı oldukları söylenmektedir. Hayatları sistemin muhafazası yolunda sürekli çalışmaktan ibaret olan bu zavallı klonlara kurtuluş umudu da lâzımdır tabii. Aksi taktirde klonlar hayatın anlamını sorgulamaya meyledecek ve içinde bulundukları durumdan tatminsizlik duyup şikayet etmeye başlayacaklardır. Dolayısıyla klonlar haftada bir düzenlenen bir piyango çekilişi sayesinde varlıklarının bir amacı olduğu yanılsamasına hapsedilmektedirler. Bu amaç dünyada kalan son cennet olan egzotik bir adaya gidecekleri günün gelmesini beklemektir sevgili okur. Kendilerine sürekli “sen seçilmişsin, adaya gitmek istiyorsun” denmiş ve neticede klonlar kendi kendilerini hayatın adaya gitmekten başka bir anlamı olmadığına kâni kılmışlar, dolayısıyla da varlıklarının anlamını sorgulamaksızın, neye hizmet ettiklerini bilmeksizin sürekli çalışmakta, adaya gidecekleri günün hayaliyle yatıp kalkamaktadırlar. Onbeş yaşındaki bir gencin seviyesine kadar eğitilen klonlar birer çocuk olarak kalmaya mahkûm bireyler olarak yetiştirilmektedir. Ama kahramanımız Lincoln tatminsizdir, mutsuzdur. Lincoln çok geçmeden bu işte ters giden bir şeyler olduğunu hisseder ve varlığını sorgulamaya başlar. Aslında korporasyonun yöneticisinden başka bir şey olmayan psikiyatristine konuyu açıp hayatın piyangonun kendine çıkmasını ve adaya gitmeyi beklemekten daha başka bir amacı ve manası olması gerektiğini söylediğinde aldığı yanıt şudur: “Ne kadar şanslı olduğunu göremiyorsun Lincoln. Salgından kurtuldun, burada rahatın yerinde, daha ne istiyorsun?” Lincoln bu yanıtla ikna olmaz tabii ve merak içersinde girmemesi gereken yollara girer, gitmemesi gereken yerlere gider, ve görmemesi gereken şeyler görür. Kanatlı bir böceğin peşine takılan Lincoln kendisini yapının gizli bir bölmesindeki bir hastanede bulur ve orada görür ki adaya gitmek üzere seçilen kişiler aslında ameliyat masasına yatırılıp gereken organları alındıktan sonra öldürülmektedir. Yani aslında salgın malgın yoktur dış dünyada, ada denilen yer ise klonları motive edip verimlerini arttırmak için uydurulmuş bir fantaziden başka bir şey değildir.Lincoln’un gerçeği öğrendiği günün gecesi o haftaki piyangonun çekileceği gecedir ve ne tesadüfütür ki o gece piyango Lincoln’un sevgilisi Jordan Two-Delta’ya (Scarlet Johansson) çıkar. Öldürülme sırasının sevgilisine geldiğini anlayan Lincoln derhal harekete geçer ve Jordan’ın odasına gidip ona gerçeği anlatır. Derhal kaçmaya başlarlar ve uzunca bir kovalamacadan sonra en nihayet yeryüzüne çıktıklarında kendilerini uçsuz bucaksız bir çölde bulurlar. Çölü koşarak aştıktan sonra küçük bir kasabadaki küçük bir bara varırlar. Burada Lincoln’un enstitüden tanıdığı bir kişiyle karşılaşırlar ve ondan gerçeği tüm çıplaklığıyla öğrenirler. Enstitünün çalışmalarını engellemek için Los Angeles’a gidip orjinallerini bularak onlara gerçeği anlatmaya karar verirler; belki böylece bu zulmü durdurabileceklerini düşünmektedirler.Filmin bundan sonrası tipik bir aksiyon filmine dönüşüyor ve Los Angeles sokaklarında geçen amansız bir kovalamacada pek çok araba hasar görürken, ölü ve yaralı sayısı da gittikçe artıyor. Tabii en sonunda kahramanlarımız başarıya ulaşıp enstitüyü havaya uçuruyorlar. Gerçeği deşifre edemiyorlar belki ama en azından tıp etiğine sığmayan bir çalışmayı, yani bitki yetiştirir gibi insan yetiştirip organ satan bir firmayı yok ediyorlar.Aksiyon kısmındaki pek çok saçmalığı saymazsak The Island son derece güzel bir film, en azından benim son dönemlerde gördüğüm en anlamlı bilim-kurgu filmlerinden birisi. Özellikle de Amerika’da daha şimdiden domuzları genetik mutasyona uğratıp kalbi bozulan insanlara nakledilmek üzere domuz kalbi üretilmesi yolundaki çalışmalar filmin gerçekçi bir yaklaşımla tasaralandığını gösteriyor. Ayrıca modern batı toplumlarındaki iktidarın yapısını da son derece etkileyici bir biçimde deşifre ediyor Ada filmi. Mesela insanların kendilerini bir hayal dünyasına hapsedip, sanal amaçlar uğruna bir ömür boyu sömüren sistemlere hizmet eder hale gelişlerini gayet anlaşılır bir dille gözler önüne seriyor. Emekli olup rahata kavuşacakları günün hayaliyle bir ömür boyu didinip duran insanlar emekli olduklarında bir de bakıyorlar ki ne para harcayacak sağlığa sahipler, ne de biriktirmiş oldukları paraların bir kıymeti var. Dolaşıma girmeyen para bankalarda dura dura değerini yitiriyor ve hayatı boyunca çalışıp sağlığından olan insanların sağlık masaraflarını karşılamaya bile ya zor yetiyor, ya da hiç yetmiyor. Böylelikle egemen sistem gücüne güç katarken insan ölüyor ve çark döndükçe bu kısır döngü işte böyle sürüp gidiyor sevgili okur. Bu durum ise kişiyi şu soruları sormaya sevkediyor: İnsanın kendisini yok eden siyasi ve ekonomik bir oluşuma hizmet eder hale gelmeden var olabilmesi nasıl sağlanabilir? Kendini değil, insanı besleyen bir sevk ve idare modeli nasıl yaratılabilir? Sürekli dönüşüm ve değişimi temel ilke edinmiş bir mekanizma nasıl geliştirilebilir?

(1) Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu: Gözetim ve Ceza, çev. Mehmet Ali Kılıçbay (İstanbul: İmge, 2006), 295-6

*Panoptik toplumdan Süperpanoptik topluma geçiş sürecinin daha detaylı bir analizi için bknz...
http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/kudurmus-yeni-dunyada-yasam-ve-olum_3821.html

(c) Cengiz Erdem, 2007.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...