Sunday, April 19, 2009

Medyanın Güdümündeki Ret ve Uzlaşı Cepheleri

Kıbrıs’ın Kuzeyindeki ret cephesini mercek altına aldığımız takdirde göreceğimiz üzere söz konusu cepheyi oluşturanlar KKTC’nin sonunun geldiğine inandıkları anda efelenmeye başlarlar. Rauf Denktaş ve şurekasının "Tek Egemenlik ve Tek Vatandaşlık" prensibi sebebiyle kopardığı yaygaranın son derece yersiz olduğunu anlamak içinse ermiş olmak gerekmez. Yıllardır Kıbrıs sorunu çözülmesin diye uğraşanlar çözüm olsa sorun çıksın, barış sağlansa savaş çıksın diye uğraşacaklardır. Yurdumuzdaki ret cephesi mensuplarının en önemli özelliği ne yapıp edip saldıracak bir hedef, yokedilmesi gereken bir düşman, yaratılıp büyütülmesi gereken bir sorun yaratmaktaki becerileridir. Sanki her an Rum tehditi altındaymışız ve bizi katletmek için bekleyen gözü dönmüş canilerce kuşatılmışız gibi bir hava estirir durur bunlar. Bunun ardındaki sebep ise kendileri öyle olduğu için tüm ötekileri de öyle sanmak gafleti içerisinde olmalarıdır, ki kendileri gibi olan ötekiler göz önünde bulundurulduğunda bunda haklıdırlar da. Hemen belirtelim, tüm bu söylediklerimiz aynen Kıbrıs’ın Güneyindeki ret cephesi mensupları için de geçerlidir. Yani aslında bu ret cepheleri birbirlerinin yansımasıdırlar ve korktukları şeye karşı duydukları nefret korktukları şeyin yaratıcısıdır. Çünkü kendi sebep oldukları felâketleri kaçınılmaz sonuçlar olarak görmek ve göstermek eğilimindedirler; yani nedenleri sonuç, sonuçları neden olarak lânse ederler. Oysa biz biliyoruz ki insanlar başlatmasa savaşlar olmaz, olamaz. Diğer yandan uzlaşı cephelerimize baktığımız zaman göreceğimiz üzere bunlar da asıl düşmanları olan ret cepheciler, yani faşistler karşısında son derece pasif ve ezik duruşlar sergilemektedir. Meselâ Kuzeydeki ret cephesinin Tek Egemenlik, Tek Vatandaşlık prensibine karşı efelenmesine tepki olarak Talat, Alithia gazetesindeki röportajında çözümün hem KKTC’den hem de Kıbrs Cumhuriyeti’nden unsurlar içereceğini söylemiştir. Her ne kadar burada Talat’ın söylediklerinin çarpıtılmış olması kuvvetle muhtemel olsa da Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nin gerçekten de KKTC’den unsurlar içereceğini söylemiş olma olasılığı da göz ardı edilmemelidir. KKTC’ye olan antipatimden ötürü olsa gerek ben şahsen Federal Kıbrıs Cumhuriyeti’nde hiçbir KKTC unsurunun yer almaması taraftarıyım. Ama asıl önemli olan benim neyin taraftarı olduğumdan ziyade söz konusu unsurların neler olduğudur. Sanırım hem Talat’ın, hem de Hristofyas’ın en büyük hatalarından biri de ortaya yuvarlak lâflar ve içi boş kavramlar atmak suretiyle hem birbirlerinin hem de kitlenin kafasının karışmasına sebep olmalarıdır. Medyadaki manipülasyon ve çarpıtmanın had safhalarda zuhur edegeldiği ülkelerden biri olan Kıbrıs’ta çözümün önündeki en büyük engellerden biri de sanırım liderlerin zaten çelişkili ve tutarsız söylemlerinin medya tarafından manipüle edilerek daha da tutarsız ve çelişkili hallere getirilmesidir. Örneğin geçen hafta da Hristofyas gazetenin birine verdiği demeçte “Talat’la işgale karşı savaşıyoruz,” demiş. Aradan bir hafta geçmeden Talat, “Çözüm KKTC’den unsurlar içerecek” diyor. Kuzeydeki retçilerin “işgal” kelimesinden, Güneydeki retçilerinse “KKTC” kelimesinden ne denli tiksindiklerini akılda tutarak iki taraftaki ret cephelerinin bu sözler karşısındaki öfkesini de siz düşünün artık, ki düşünmenize gerek bile yok, söz konusu öfke gazete sayfalarından ve televizyon ekranlarından fışkırmaktadır zaten. Herneyse, liderler birbirlerine “medyada okuduklarına sakın inanma, sen benim doğrudan sana söylediklerim doğrultusunda belirle siyasetini, aksi takdirde bu işin içinden çıkamayız,” şekline sözler söylemiş olabilir, bu mümkündür, lâkin bence yetersizdir, çünkü her iki liderin de asıl yapması gereken söyledikleri sözlerin öteki taraftaki ret cepheciler üzerinde yaratacağı etkiyi hesaba katarak konuşmak ve birbirlerini ret cepheciler karşısında zor duruma düşürmekten şiddetle kaçınmaktır. Yani kendi taraflarındaki ret cephecileri dindirecekler diye öteki taraftaki ret cephecileri galeyana getirmekte olduklarını unutmamaları lâzımdır. Diğer yandan medya mensuplarının da bu işleri ciddiye alması ve ölüm dediğimiz şeyin tersine çevrilemez bir sürecin neticesi olduğunun idrakiyle yazıp çizmesi gerekmektedir yazıp çizeceklerini. Tabii tüm bu talep ve temenillerin belki de sadece umut dolu birer hayâl olduğunu da ayrıca akılda tutmak gerekir. Gelinen nokta öyle bir noktadır ki en çok ihtiyacımız olan şey saflık ve masumiyet olmaktan ziyade dürüstlük ve samimiyettir. Söylemeye gerek bile yok belki ama eğer bu adada bir gün bir çözüm olacaksa bu ancak birbirimizin kuyusunu kazmaktan vazgeçtiğimiz gün gerçekleşecektir.

(c) cengizerdem

Kıbrıs Sorununa Yeni Açılımlar

Ben aslen ne evet’çi, ne de hayır’cıydım. Ben doğrudan referandumun kendisine karşıydım aslen. Hatta referanduma karşı olduğumu söylediğim zaman beni anti-demokratik olmakla suçlayanlar olmuştu. Benim şuurumu yitirip faşizme meylettiğime kâni kılmıştı bunlar kendilerini. Oysa ki durum bunun tam tersiydi. Gel zaman git zaman, bir deniz pıhtılaşmadan benim anti-referandumcu duruşum referandum süreci ilerledikçe ve ben insanımızın fikir beyan etme, tartışma, düşünme ve yazma yetilerinin ne denli geliştiğini gördükçe değişecek ve neticede ben de referanduma sıcak bakmaya başlayacaktım o süreçte. Bariz bir şekilde görülüyordu ki referandumun olumlu yanları da vardı. Ama son tahlilde bu olumlu yanlar bile referandumu meşru kılmayacktı, zira referandum hem iki toplumu kendi içinde bölecek, hem de iki toplumu birbirinden daha da uzaklaştıracaktı.Referandumun akabinde ortaya çıkan netice gösterdi ki referanduma karşı olmak pek de öyle marjinal veya yersiz, mantıksız, ipe sapa gelmez, manadan yoksun değildi aslında. O kadar ki benim duruş ve görüşüm faşizan bir düşünceyi yansıtmıyor, bilâkis son derece açılım sağlayıcı yeni bir mantığı muştuluyordu. Gerçi bunu farketmek benim bile aylarımı aldı ama sonuçta ortaya kaçınılmaz olarak şu çıktı: Benim görüşüm Annan Plânı’nın zorla empoze edilmese bile en azından referanduma gidilmeden, yani plân manipulasyona açılmadan, şu veya bu şekilde ama kesinlikle baskı, zulüm ve şiddete baş vurmadan, daha ziyade ikna yoluyla yürürlüğe konulması yönündeydi. Böylece Annan Plânı daha ön yargılar oluşturulmaya başlamadan doğrudan gündelik hayatta yaşanacak aksaklıklara bakılarak Kıbrslı’lar tarafından madde madde yeniden yazılacak ve Kıbrıs’ın gerçekleriyle uyumlu hale getirilecekti.Yani ben plânın bir süreç halinde yaşanarak ortaya çıkan sorunlar doğrultusunda revize edilmesi taraftarıydım; taraftarıydım denemez aslında zira başka kimse böyle düşünmediğinden, herkes “evet mi hayır mı?” sualine yanıt aramakta olduğundan ortada taraf olunabilecek herhangi bir oluşum yoktu.Bu arada ben Annan Plânı’nın ilerleyen zaman ve karşılaşılan sorunlara bulunacak somut çözümlerle yeniden yazılarak hayata geçirilmesini temenni ediyordum. Bu süreçte Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası da gözden geçirilecek ve 1960 Anyasası ile Annan Plânı arasında bir yerde buluşulacaktı. Özetleyecek olursak benim Kıbrıs sorunu konusundaki görüşüm 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tekrar masaya yatırılarak güncelleştirilmesi ve Annan Plânı da akılda tutularak yazılacak yeni bir anayasayla birlikte derhal hayata geçirilmesi yönündeydi, yönündedir ey kara kelimesi bahtının karalık dercesini tanımlamakta yetersiz kalan okur.Kıbrıs Cumhuriyeti ve Annan Plânı arasındaki yerde zuhur etmesi muhtemel yeni bir oluşum elbette ki kendi içindeki çelişkilerden kaynaklanan bir dizi sorunla karşılaşacaktır ilk etapta. Sen de takdir edersin ki bu kaçınılmazdır sevgili okur, zira yeni doğmuş bir bebek ne denli çaresizse kendini içinde bulduğu bu bilinmezlerle dolu zalim dünyada, şimdilik adlandırılamayan bu yeni oluşum de işte öyle yürümeyi ve konuşmayı bilmez bir çaresizlik içerisinde olacaktır. Ama biz yıllardır Kıbrıs sorunuyla yatıp kalkan kişiler olarak bileceğizdir ne yapılması gerektiğini bu yeni oluşumun ayağa kalkıp yürüyebilmesi ve derdini dünyaya anlatabilmesi için. Dünyadaki tüm devletlerin anası dünyadır zira. Ve eğer dünyaya derdini anlatamazsan üzülerek söylemek zorundayım ki aç ve susuz kalır, tıpkı Trainspotting filmindeki bebek gibi kendi dışkın içerisinde boğulur ölürsün sevgili okur.
***
Hatırlayacaksın ki Kıbrıs Cumhuriyeti ile Annan Planı arasında bir yerde buluşulması gerektiğini söylemiş ve bir fikirler dizisini ortaya çıkacak yeni oluşum üzerine yürütmüştüm sevgili okur. Şimdi de lâfı fazla uzatmak suretiyle değerli vaktini gereğinden ziyade kullanmamak maksadıyla kaldığım yerden devam ediyorum spekülasyonlarıma.Sen de takdir edersin ki Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası ve Annan Planı yeniden gözden geçirilirken dikkat edilmesi gereken en önemli sorun şu olarak çıkacaktır karşımıza ey üstündeki lânet gün geçtikçe açıklanamaz bir şekilde artan okur: Adadaki AB vatandaşı olmayan askeri ve/veya sivil birey-kitle-kurumların konumu ne olacaktır yeni Kıbrıs Cumhuriyeti’nde?İlk bakışta nereden çıktı şimdi bu denebilir. Lâkin söyleyeceklerim duyulunca eminim ki bunun şimdi nereden çıktığını soranlar da görecektir söz konusu sorunun çıkış noktasını.Önce yeni Kıbrıs Cumhuriyeti’nde AB vatandaşı olmayan yasal şahıslar kimler olacak ona bakalım:1)AB vatandaşı olmayan KKTC vatandaşları,2)Hem AB, hem de KKTC vatandaşı olmayıp da KKTC’de ikâmet ve çalışma izni bulunduranlar,3)AB vatandaşı olmayan ülkelerden olup da Kıbrıs Cumhuriyeti’nde ikâmet ve çalışma izni olanlar.Bu üç gruptan ilk ikisi Kuzey Kıbrıs’la ilgilidir, üçüncüsü ise Güney Kıbrıs’la. Yeni Kıbrıs Cumhuriyeti bir hakikat olunca bu üç grup aynı kategoride ele alınacaktır. Yani AB vatandaşı olmayıp da Kıbrıs’ta şu veya bu şekilde yasal olarak yaşam hakkı bulunan kimseler kategorisinde... Tek bir yasayla bu kişilere aynı haklar verildiği takdirde Kıbrıs sorununun çözüm sürecinde yeni bir açılım sağlanmış olacaktır.Dikkat ettiyseniz Kıbrıs’a 1974’ten sonra gelmiş olan gerek Türk, gerek Kürt, gerek Suriyeli, Filsitinli, Pakistanlı kişilerle, Kıbrıs’ın yerlileri (Rum-Türk-Ermeni-Maronit) arasındaki yasal farktır burada söz konusu olan. Sakın ola bunu ayrımcılık diye damgalamak gafletine düşmeyin. Zira burada mevzu bahis kılınan, Kıbrıs Türkleri ve Kıbrıs Rumları arasındaki bölünmüşlüğün yeni bir Kıbrıs Cumhuriyeti çatısı altında birleşmekle AB vatandaşı olan Kıbrıs sakinleri ve AB vatandaşı olmayan Kıbrıs sakinleri arasındaki bir başka bölünmüşlükle yer değiştirmesiyle ortaya yepyeni bir durumun çıkacak oluşudur. Ortaya çıkacak bu durum Kıbrıs’taki parametreleri yerinden oynatacağından, yeni bir Kıbrıs Cumhuriyeti’nde birleşildiğinde ne olacağının şimdiki zamanın bakış açısıyla görülebileceklere indirgenmemesi gerekir. Akılda tutulmalıdır ki bir hadise başa gelmedikçe o hadisenin başa gelmesinin nasıl bir durum yaratacağı önceden kestirilemez; bu hadisenin yaratacağı durum üzerine ancak speküle edilebilir.
***
Kıbrıs meselesinin çözümü yönünde, barışın sağlanması için Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar’ın birbirlerine karşı aşk ateşiyle yanıp tutuşmalarının gerekmediği sanırım artık su götürmez bir gerçek halini almıştır. Zira sen de takdir edersin ki aşk ateşiyle yanıp tutuşmanın nefret ateşiyle yanıp tutuşmaktan pek de farkı yoktur; ikisinin de kişiyi çılgınlığa varacak derecede körleştirdiği, daha doğrusu hormonal dengeyi bozarak kişinin olanı olduğundan farklı bir biçimde, deforme olmuş, çarpıklaşmış, yüceltilmiş veya ayaklar altına alınmış bir biçimde algılamasını kaçınılmaz hale getirmekte inanılmaz bir başarı kaydettiği barizleşmekle kalmayıp son derece aleni bir hal almıştır gelinen noktada.Eminim ki sen de biliyorsundur, yaşayarak öğrenmişsindir bunu, bazen öyle hallere girer ki insan aşık olduğu zaman, arzuladığı kişi onu reddettiğini beyan ettikçe, aşık şahsiyet bir o kadar daha arzular kendisini reddeden kişiyi. Buna histeri deniyor psikanalizde. Belki de histeriyle arasındaki bu yakın ilişkiden ötürü “aşkın gözü kördür” denmiştir, kim bilir; ama söylediğim gibi, gene iki kez çiziyorum altını, Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar arasındaki ilişki aşk ve nefret ilişkisi ekseninden çıkarılmalı ve siyasi literatürün ruhani olmaktan ziyade materyalist terimleriyle masaya yatırılıp tekrar ve dikkatle gözden geçirilmelidir. Zira siyaset şahsi hislerin üstünde bir yerdedir, değilse de en kısa zamanda o yeri alarak Kıbrıs’ın ortasındaki boşluğu doldurmaya ve kanayan bu yarayı deşip durmak yerine iyileştirmeye meyletmeli, en azından buna teşebbüs etmeye yeltenecek sabrı, cesareti ve samimiyeti gösterebilmelidir.İmkânsız olan her şey yapılması öncelikle şart olan şeylerdir aslında. Belki de bu yüzdendir bu şeylerin imkânsız diye nitelendirilmesi. Bu imkânsız diye nitelendirilen çözümler o kadar güç, cesaret ve sabır gerektirir ki, bırakın sorunları çözmeye yeltenmeyi, insanlar gerçek sorunları bile görmezlikten gelir. Bir tarafa itilen bu sorunlar birbiri üstüne yığıla yığıla, damlaya damlaya kanlar işte göl ola ola damladıkça, ve beyine gideceğine donup durdukça kan damarda, sorunlar çığ gibi büyüyerek çözümden kaçanları zaman içerisinde kendi donmuş kanlarında boğar. Yara iyileşmez ama, sadece kan pıhtılaşır ve derinin altında enfeksiyon oluşmaya ve vücuda yayılmaya devam eder. Derinin üstündeki pıhtı yaranın gerçeğini görünmez kılarak düşüncenin felcine ve ölümün kaçınılmazlaşmasına sebebiyet vererek hastayı yokoluşa sürükler, ki nitekim işte sürüklemektedir de zaten. Hastalığın ortadan kalkması yara bantlarıyla değil, doğru teşhisi takiben sabırla ve/fakat mümkün mertebe seri bir şekilde gerçekleştirilmesi gereken geniş çaplı ve soruna derinlemesine nüfuz edecek cerrahi bir operasyonla mümkün kılınabilir ancak.

(c) cengizerdem

İki Başlı Bir Balık

Eğer balığın iki başı varsa hangi yöne gidecektir balık? Balığın başları farklı düşünüyorsa ortak bir beyin mi gereklidir ille de balığın “doğru”yu bulabilmesi için? Başların birinin kesilmesi mi gerek balığın hayatta kalması için? Neden iki ayrı düşünceyle iki farklı dünyayı aynı anda varlığında barındırıp yaşatamıyor ve yaşayamıyor balık?
***
İç ve dış dünyaların arasında bir başka dünya vardır ki bu dünya zamanla insanı içine alır ve işte o zaman insan verimli düşünce üretmek yolunda emeklemeye başlar. Aklındaki soru şudur söz konusu insanın: Biz kendimize nasıl daha güzel bir ortam yaratabiliriz bizi her bakımdan tatmin eden ve/fakat başkalarının da kendilerini tatmin etmesini engellemeyen bir hayat yaşamak için?Kişinin yaşadığı hayatın ötekilerin yaşadığı hayatlarla doğrudan ve sürekli bir alışveriş içerisinde olduğunu akılda tutarsak görürüz ki Yunus Emre’nin “bir ben var ki benden içeri,” sözleri son derece doğrudur. İçimdeki benin dışa yansımasıyla zuhur eden öteki, benim nezdimde kendimden de içeri bir yere sahip.
***
Benim de bir idealim vardı eskiden ve bu ideal de zihnimdeki bir fikirden ve bu fikrin imgesinden ibaretti. İdeal demek fikirsel demektir zaten. Yani fikir formunda zuhreden o mükemmel şey. Bu fikir zaman zaman bir imgeye dönüşürdü benim kafamda; ve bu imge de işte o fikrin görüntüsüydü. Beyinle görülen fikirlere verilen addır imge; gözle göremezsiniz imgeyi ama beyninizle görürsünüz. Beyin bir ekrana dönüşür, düşünceler film şeridine...Platonikti benim idealimle ilişkim. Plato’nun “idea” ve “ideal” kavramlarının ardında yatan düşüncenin benim tarafımdan algılanışıydı bakış açımın bana sunduklarını ve bunların içeriğini şekillendiren. Bu tek taraflı ilişki gün geçtikçe büyüdü, büyüdü ve beni de içine aldı; artık o benim idealim değildi, ben onun yaratısıydım. İdealin kölesi olmak denebilirdi buna, ki nitekim işte denmişti de zaten.
***
Dönüp dolaşıp kutsallaştırıyordu yarattığı güzellikleri ve dönüp dolaşıp özü aynı dinler yartıyordu insanoğlu yıllardır. Düşünceden ziyade boş bir inanç hakim olagelmişti zira eyleme. İdeale ulaşmak istemişti insan hep ve/fakat ulaşılmazdı ideal, çünkü ideal değildi toplum. İnsan hem sosyal bir varlık, hem de siyasi bir hayvandı. Sosyal hayat ve hayvani hayatsa ancak birbirlerinin dışında varolabilirlerdi. En yüksekteymiş gibi görünen idealler aslında en diptekilerdi.
***
Bu balığın iki başı var; ikisi de ötekine sen benim dışımdasın diyor ve ikisi de sürekli ağrıyor. Ne öyle oluyor, ne de böyle... Biri başka düşünüyor kafaların, diğeri başka… Düşünce ortada, öyle havada, iki baş arasında asılı kalıyor boşlukta… Sorun balığın kendisi olduğu halde, çözümleri hep balıktan bekliyoruz… Kim bilir, belki de hatamız budur işte. Yıllardır düşünüp düşünüp de yeni dinler yaratmaktan başka bir şey yapmıyor insanlık; hapsolmuş kısır bir düşünce sistemine, öyle dönüyor olduğu yerde…
***
Gidip kendini akvaryumun camına vuran, neden dışarı çıkamadığını anlamlandıramayan ve önündeki şeffaf engel karşısındaki aczine yenik düşen balıklar gibiydik. İçine düştüğümüz o sonsuz labirentten kurtulmaya çalıştıkça daha da derinlere düşüyorduk bu karanlık dehlizlerde. Varlık düşmekten ibaret olursa yokoluş elbette ki labirentin karanlık dehlizlerinden çıkmak anlamına gelecekti. Bu son sözleri söyleyen ise elbette ki ne sadece bir “ben,” ne sadece bir “sen,” ne de sadece bir “o” olabilirdi. Olsa olsa tüm insanlık ölümün gözünün içine baka baka hep bir ağızdan ve/fakat sessizce fısıldamış olabilirdi bu son sözleri:
Bizi bu dışarıdan çıkarın,
Bağırarak değil ama, sessizce...

(c) cengizerdem

Hiçbir Yerde, Hiç Kimseyle, Hiçbir Şey Yapmayan Adam

Michelangelo Antonioni’nin Hollywood için söylediği, “hiçbir yerde olup hiç kimseyle, hiçbir şey hakkında konuşmak gibi," sözünü akılda tutarak içinde bulunduğum duruma bakacak olursam görürüm ki ben aslında içindeki boşluğu bir başka boşlukla doldurmaktan başka hiçbir şey yapmayan bir hiçim. O kadar ki benim kendimle olan ilişkim bir boşluk üzerine kurulmuştur. Böyle bir durumda her an bu temelsiz yapının altında kalma ihtimalimin had safhada olması sen de takdir edersin ki pek de öyle şaşılacak bir hakikat formunda zuhretmiyor sevgili okur.Başıma gelenlerin tek sorumlusu ben değilim ama tabii? İstesem de olamam zaten? Neden? Çünkü ben sosyal bir varlık ve siyasal bir hayvan olarak yaptığım her eylem ve dillendirdiğim her söylem üzerinde yüzde yüz kontrol sağlamaktan son derece aciz bir insanım. Pek çok şeyi oluruna bıraktığım için olsa gerek son tahlilde içimdeki boşluğu kat kat büyütmüş buluyorum kendimi hep.Arada karartı nöbetleri geçirdiğim oluyor. Uyandığımda gördüklerimin mi, yoksa karartı nöbetleri esnasında yaşadıklarımın mı hakikate daha yakın olduğuna karar veremiyorum bir türlü. Kurmaca olanla gerçek olan arasındaki boşluğun gün geçtikçe dolduğunu hissediyorum. Kurmaca ve gerçek arasındaki boşluk dolarken benim içimdeki boşluk daha da boşalıyor, boşaldıkça büyüyor. O kadar ki neredeyse beni içine alıyor. Ben öyle boşlukta sallanan adamı oluyorum Saul Bellow’un. Dolguları tekrar boşlukla doldurmaya vakfediyorum sonra kendimi. Ediyorum kendimi vakıf ki içimdeki bu sonsuz boşluk biraz olsun küçülsün.İşin içindeki bit yeniklerini saymaktan bitap düştüğüm zamanlar oluyor. O zamanlarda kendimi kaybetmeye meylediyorum, meylediyorum kendimi kaybetmeye ki kendime geri gelebileyim, kendime geri gelince kendimi bulmuş olayım. Sonra aslında kendimi bulmadığımı, aslında sadece alt-benliğimi yok edip hükümdarlığı tamamen üst-benliğime devrettiğimi idrak edeyim. Daha da sonra pek çok insanın gidip de gelemediğini göreyim.Daha dikkatli olmalıyım diyorum kendime bunun üzerine. Böylece kendimle aramdaki ilişkiye yeni bir boyut katmış oluyorum. Kendimle aramdaki ilişkiye kattığım bu yeni boyut çevremle ilişkilerimde yeni açılımlar sağlıyor. Çözümü sevgide buluyor, gene mutlu oluyorum, ta ki bir sonraki dehşetengiz hadiseler zincirine kadar, kendimi kendi içimde kaybedeceğim güne kadar, içimdeki boşluğu boşlukla boşlukta bir boşluk olarak yaşatmaktan kendimi alamıyorum.Hiç değilse sen söyle, ne ola ki benim aynı anda hem içimdeki, hem de dışımdaki boşlukları küçültmekten aciz oluşumun sebebi?Neyim var ki benim içimdeki boşluktan başka?İçimdeki boşluktan başka hiçbir şeyimin olmaması olabilir mi acaba benim aynı anda hem içimdeki, hem de dışımdaki boşlukları küçültmekten aciz oluşumun sebebi? Bu yüzden bir hiç olabilir miyim ki ben?Hiçbir kimse? Bir hiç kimse o işte!
(c) cengizerdem

(‘,)Durağan Dünyanın Son Sahnesi(‘,)

Hayatı kilitlenmiş bir adamın kendini içinde bulduğu ruhsal ve fiziksel durumlara karşı giriştiği amansız mücadeleyi anlatan ve Türkçe’ye Durağan Dünya diye çevirebileceğimiz Wereld Van Stilstand filmi Hollanda’lı yönetmen Elbert Van Strien’in yazıp yönettiği 2002 yapımı oldukça deneysel 30 dakikalık bir film. Siyah beyaz fotoğraflardan oluşan film kareleri üzerine hikâyeyi üçüncü tekil şahısta anlatan bir ses eklenmiş. Anlatıcı “O” diye hitap ediyor yani kahramanımıza. O gitti, bu geldi, vebugibi…Filmin Kafkaesk bir havası var aslında. Boğucu bir düşünme biçiminin girdaplarında boğulan bireyin kendi yarattığı labirentte kayboluşunun öyküsü… Kafka adamın kafasının içinde, adam Kafka’nın Dava romanının. Yani bir kısmı Amsterdam’da, bir kısmı da Brüksel’de geçen filmin ana-teması bireyin kendini içinde bulduğu acımasız sistem tarafından yokoluşa sürüklenişi. Van Strien öznenin kendi içinde bölünme sürecini durağanlık ve akışkanlık temalarını işleyerek yeniden ele almış film vasıtasıyla.Kendini içinde bulduğu anlamsız rutinin pençesinde kıvranan bir gazeteci olan kahramanımız kendisine bir komplo kurulduğundan emindir. Çevresinde gelişen her olayı kendi kafasında kurduğu komplo teorilerinin süzgecinden geçtikten sonra gören bu adsız kahraman, adeta hiçkimse, veya bir hiç olmuş kimse, yani işte bu biçare düşmüş gazeteci henüz hiç kitap yayınlamamış olduğu için, aşkta başarısız olduğu için, hayatta istediği noktadan çok uzakta olduğu için gittikçe nefretle dolmaya başlar çevresine karşı. Psikoz zuhur etmiş, kahramanımız paranoyak senaryolarla doldurmaya çalışmaktadır hayatındaki boşluğu. Bu senaryolar ona kendisini önemli hissetirmektedir. Aslında o kadar önemsiz hissetmektedir ki psikozdaki kişi kendisini, ölmek isteyecek noktaya gelmiştir artık. Ama filmde hiç beklenmedik bir biçimde yaşam dürtüsü devreye girmiş ve kişi kendini çok büyük bir komplonun kurbanı olarak görmek ve göstermeye çalışmak suretiyle önemli kılmıştır kendi gözünde. Kişi ölmemek için paranoyaya sürüklenmiştir bir başka deyişle. Yani depresyona karşı bir savunma mekanizması olarak paranoyaya meyletme durumudur burada söz konusu olan. Filmin siyah beyaz fotoğraflardan oluşuyor olması ve bu fotoğraflar arasındaki geçişlerin de genellikle alışılagelmiş mantık kurallarına uymaması da işte bu parnoyak-psikoz halini, yani çevreden kopmuşluğu ve hayatın birbirinden kopuk bir fotoğraflar serisine dönüşme sürecini ekrana taşıyor.
***
Korkunç canavaraların istilası altındaki paranoyak dünyaya has en ayırdedici özellik iç düşmanların dışa yansıtılarak benliğin sürekli tehdit altında olduğu saplantısıdır. Paranoyak şahsiyet korkunç canavarlar tarafından istila edilmiş olsa da kendi iç dünyasını çok daha korkunç olduğunu düşündüğü gerçek dünyaya tercih eder ve kendisini işte bu iç dünyasına hapsederek dış dünyaya karşı geliştirdiği bir savunma mekanizmasının kölesi olur. Yani iç dünyasında olup bitenleri dış dünyada oluyormuş gibi görür ve dolayısıyla da saldırganlaşır. İşin aslını farkederse şiddeti kendisine yöneltir. Paranoyak dünyada iç ve dış dünya arasındaki boşluk ortadan kalkmakla kalmamış, araya düşmanlık girmiştir. Paranoyak düşünce dış dünyada gerçekleşen her şeyi kendi kendisini besleyecek şekilde yorumlar. Dış dünyada ne olursa olsun paranoyak zihniyet bunu kendi düş aleminin küçük penceresinden görüp indirgemeci, volontarist ve hatta determinist tavırlar takınır düşman bellediği dış geçeklik karşısında.Paranoyak bir insan kendisini o kadar örselenmiş ve kırılgan hisseder ki kendi yarattığı ve normal bir insanın en korkunç kabuslarından bile daha korkunç olan bir iç dünyada acıya, eleme, ıstıraba mahkum bir yaşam sürdürür. İşte bu nedenledir ki ötekilerin mutluluğunu hasetle kıskanır ve şiddete yönelir. Ötekileri acıya mıhlamak suretiyle kendi rezil ve iğrenç dünyasından kaçabileceğini sanır. Ne var ki bu boş bir çabadır ve neticede pranoyak insan kendi dışkısında boğulur ölür. Ancak film bu döngüyü kırıyor ve psikozdan kurtulmanın imkânsız olmadığını söylüyor.Durağan Dünya depresyondan psikoza oradan da yeniden doğuşa geçiş sürecini anlattığı için doruk noktasına kahramanımızın sembolik intiharıyla ulaşıyor. Alter-ego’sunu yok eden kahramanımız eski benliğini geride bırakıp yeni bir benlikle yeniden doğmaya hazırdır artık.Film paranoyak dünyanın çöküşü nefret edilen şeyin aslında dışsal değil içsel olduğunun keşfini hem beraberinde getirir hem de bu keşfin neticesidir şeklinde özetlenebilecek bir tesbit yaptıktan sonra ise paranoya denen bu illet hastalıktan kurtulmanın ve bu berbat durumdan çıkmanın yolunu gösteriyor.
***
Filme yakından bakıldığında sadece anlamsız bir fotoğraflar yığını görülüyor, ama ekrandan biraz uzaklaşılıp perspektif genişletilince anlaşılıyor ki tüm bu fotoğraflar anlamlı bir bütünlük oluşturacak şekilde sıralanmış aslında. Oluşturulan bu anlamlı bütünlükse son sahneyle birebir örtüşüyor, hatta zaten son sahnedir açığa çıkaran fotoğrafların oluşturduğu o anlamlı bütünlüğü. Zira son sahnede fotoğraf karesi çözülüyor, görüntü hareket etmeye başlıyor ve yatakta ying-yang şeklinde yatan bir adamla bir kadın birbirlerine sevgi dolu bakışlar fırlatıyor, şevkatli ve/fakat kaçamak dokunuşlar yapıyorlar. Çözümü sevgide bulan kahramanımızın yüzündeki mutluluk ifadesiyle ise seyirciye bu korkunç kördüğümün çözüldüğü, kilidin kırıldığı ve her şeyin tatlıya bağlandığı mesajı başarıyla verilmiş oluyor. Yani sevgili okur, monoton hayatın bir sonraki ruhsal çöküntüye kadar aksamadan süreceği su götürmez bir biçimde garanti altına alınmış oluyor bu son sahneyle. Böylece de işte insanın çelişkilerle dolu yapısına rağmen, hatta bu çelişkili yapıdan güç alınarak hayatın rastlantısallığı karşısındaki aczin üstesinden gelinebileceği son sahnenin tüm filme damgasını vuran motifi açığa çıkarmasıyla altını çizmeye bile gerek olmayacak derecede bariz bir gerçeklik halini alıyor.
(c) cengizerdem

"Prozac Toplumu"

Sinir haplarıyla yaşayan dengesiz bir kızın hayatını anlatan Prozac Toplumu adlı pek popüler romanı artık hepimiz biliyoruz. Doksanlar’ın sonlarında yayınlandığında satış rekorları kırmış bu Elizabeth Wurtzel romanını sinemaya da adapte etmişler geçtiğimiz yıllarda. Genel kültür olsun diye söylüyorum, 1 €’ya satılıyor film şimdi Amsterdam sokaklarında. Romanın filmden daha derinlere nüfuz ettiğini söylemeye sanırım ki gerek bile yoktur. Ama bu filmin kötü olduğu anlamına gelmemeli, ki gelmiyor da zaten.Christina Ricci’nin canlandırdığı Elizabeth Wurtzel kendi hayatından esinlenerek yazmış romanı. Harvard’da yazar olmakla meşgulken geçirdiği acı, keder, elem ve ıstıtrap dolu yılları ve akabinde gelişen daha başka üzüntü verici ve düşündürücü olayları anlatmış kitabında.Filmin yönetmeni Erik Skjoldbj ise filmde yer yer melodrama kayıp olağan karşılanması gereken bazı hadiselere aşırı tepki vermiş film süresince. Tabii bunda bunalımlı karakterin dünyasının ne kadar parçalanmış ve paradokslarla dolu olduğunu anlatmak gayretinin de etkisi var. Ama soyadını bundan böyle anmamaya karar verdiğim yönetmen Bay Erik’in Elizabeth Wurtzel’in diline sadık kalma çabası kurguda aksaklıklar yaratarak bunalımdan histeriye oradan da nevroza ve psikoza(paranoid-şizofreniye) geçişin, daha doğrusu tüm bu ruhsal durumlar arasındaki düzensiz gidiş-gelişin akli dengesini yitirmiş kişinin hayatını nasıl içinden çıkılmaz bir kördüğüme dönüştürdüğünü gerçekçi ve dolayısıyla da etkili bir biçimde ekrana taşımakta yetersiz kalıyor.Hikâyemiz genç kızın ilkokul yıllarında başlıyor. Birinci tekil şahıstan öğreniyoruz ki Wurtzel’in annesi ve babası kendisi çok küçükken ayrılmış. Babası bir gece aniden çekip gitmiş ve bir daha da ne aramış, ne de sormuş.Wurtzel annesiyle birlikte yaşıyor ve annesinin istediği gibi bir insan olmakla kendi istediği gibi bir insan olmak arasında gidip geliyor sürekli. Bu gidiş-gelişler gün geçtikçe şiddetleniyor ve Wurtzel’in bir dediği bir diğerini tutmamaya başlıyor. Mesela Wurtzel annesine bağırıyor çağırıyor, sonra annesi ağlamaya başlıyor, kız tarifi imkânsız bir vicdan azabı duyup bu sefer de kendine yöneltiyor şiddeti. Zorla terapiye gidiyor, terapi biraz işe yarar gibi bir izlenim veriyor, sonra her şey tekrar tepetaklak oluyor. Genç kız intihara teşebbüs ediyor ama akliye ve asabiye mütehassısı olaya zamanında müdahale edip kızın bir çılgınlık yapmasını engelliyor.Görüyoruz ki kişi çevresine karşı düşmanca tavırlar sergilemeye başlayınca kaçınılmaz olarak çevresi de kişiye karşı düşmanca bir tavır takınıyor. Bu düşmanca tavır karşısında daha da saldırganlaşan kişi bu sefer daha da şiddetli tepkiler vermeye başlıyor çevresine. İşte bu kısır döngü böyle sürüp gittikçe kişi koptukça kopuyor çevreden ve tüm olaylar bir kördüğüme, hayat bir çıkmaz sokağa dönüşüyor kişi için.Ama Wurtzel çıkış yolunu buluyor. Tüm bu yaşananlar acısıyla tatlısıyla anlamlı bir romana dönüşüp Elizabeth Wurtzel’i harika bir romanın yazarı kılarak hem annesinin hem de kendisinin istediği gibi bir insan yapıyor. Zira artık onun da anlatacak bir hikâyesi, söyleyecek bir sözü vardır. Hem de bu sözler tıpkı bir Şaman’ı andırırcasına “ben yaşadım, okuyun bunları ve siz de yaşamayın,” diye fısıldamaktadır okura.
(c) cengizerdem

Fareler ve İnsanlar*

“Amsterdam’da fare paniği... Küresel ısınmayla birlikte ekolojik dengenin bozulması karşısında fareler şehirlere akın ediyor. Amsterdam farelerin istilâsı altında... Turistler şaşkın, halk isyankâr...”Bunlar bazı yerel gazete ve dergilerden derlediğim manşetlerdir. Görüyorsun ki kimisi bir korku filmine çevirirken fare hadisesini, bir diğeri olayı global bazda ele almış. Ötekiyse turizme zararları bağlamında değerlendirmiş konuyu. Neticede herkes kafasına göre bir yerlere bağlamış mevzuyu.Zamansa akıp gidiyor, havalar son derece dengesiz...Sen sinekten şikayet et ben fareden, bahçelerde ısırgan...Evimdeki farenin varlığına alışmaya çalışıyor ve/fakat muvaffak olamıyorum. Farenin ben yemek yaparken veya yerken ayağımın içinde dolanması inan sinirime dokunuyor. Bir gün yanlışlıkla üzerine basmaktan korkuyorum bu farenin. Manzara karşısında üç gün bir şey yememe kararı alırdım herhalde.Evdeki kimse fare konusunda bir şey yapmıyor. Aslında herkes rahatsız ama kimse ne yapılması gerektiğini bilmiyor. Hayatında vahşi doğayla muhatap olmamış ki adamı olsun kadını olsun. Farenin ortadan kalkmasını istiyor ama öldürmek fiilini başkasına havale ediyor hep. “Evet,” diyor, “istemiyorum bu fareyi, yok edin onu!”Bir şey yapmamakla da kalmıyor evdeki kimse, yemekleri ortada bırakıp farenin cennete düştüğü yanılsamasının hakimiyeti altına girmesine sebep oluyor herkes. Ama ben var oldukça bu ev cennet değil cehennem olacaktır söz konusu fareye!İşte görüyorsun sen de, belediye fare sorununu bile çözememiş Amsterdam’da. Bu yüzden de pek çok evde arbede yaşanıyormuş ev arkadaşları arasında. Bu vesileyle de sosyal refahtan sorumlu devlet bakanı belediye başkanına mesaj gönderip fare sorunun çözümü için işbirliğine hazır olduklarını söylemiş. Bu arada fare olayını protesto etmek için bir grup kavalcı kavallarını alıp küçük liman yanındaki merkez köprünün üstünde sanatlarını icra etmek suretiyle resital vermişler. Maksatları burasının fareli köy, kendilerinin de bu köyün kavalcıları olduğunu âleni kılmakmış âlemin nezdinde.Herneyse ki ev arkadaşlarımla fare zehirinin tek çözüm olduğu konusunda mutabakata vardık. Derhal en ucuzundan fare zehiri alıp bu nüsûbet fareye zorla yedireceğiz. Birimiz burnunu sıkarken ötekimiz de zehirleri tıkacak ağzına. Bu fare yüzünden çok masraf ettik çok. Ama artık yeter! Bundan böyle yemeklerimiz otuz saniye açıkta kaldı diye acaba fare mıncıkladı mı şimdi bunu şeklinde endişelere kapılmak yok!Fare başarıyla imha edilir. Bir cana daha kıyılmış olur böylelikle.Peki ama yazık değil miydi bu fareye? O bizim faremizse biz de onun insanları değil miydik? Yemek artıklarını paylaşamaz mıydık kendisiyle? Bizler bu kadar kötü yürekli insanlar mıydık ki tutturmuştuk ille de bu fareyi öldürelim diye? Sanırım öyleydik.Lânet olsundu böyle doğanın kanununa!Doğanın kanununa lânet okumak bir anlam ifade etmiyor ne yazık ki. Etseydi keşke, lâkin etmiyor, zira doğanın kanununun insan eliyle bozulmuş halidir burada söz konusu olan. Şaka gibi görünse de yerindedir, doğru gibi durmasa da mânidardır yazımın başında iktibas ettiğim o manşetler. Görüyorsun ki dünyada olmaması gereken şeyler olursa fareler olmamaları gereken yerlerde olur ve insanlar yapmamaları gereken şeyler yapar sevgili okur.
*John Steinbeck'in anlamlı romanı...
(c) cengizerdem

Algılama Mekanizmasının Kırılması ve Daha Başka Kompleks Realiteler


Eğer dünyayı bir çöp tenekesine benzetecek olursak ve kendimizi de bu çöp tenekesinde yaşayan mikroplar olarak görürsek, birer mikrop olarak “nasıl daha iyi bir hale getirebilirim yaşadığım yeri?” sualiyle baş başa kalmış olarak bulmayız belki kendimizi. Lâkin hayal gücümüzü kullanmak suretiyle böyle garip bir soruyla baş başa kalmış bir mikrop olduğumuzu farzedelim gene de kısa bir süreliğine. Edelim bu farzı ki şu yanıtı verebilelim kendimize: “Elbette ki bir mikrop ne kadar becerikliyse temizlik işlerinde biz de işte bu lânetlenmiş adada o kadar başarılı olacağız bu düşünce işlerinde; gerek yok ettiklerimizle, gerekse ürettiklerimizle.”
***
Önceden tasarlanamayan seçimlerle yaşam boyu boğuşmamızın sebebi emredilen şeyler olması ve bizim de düşünmek için bu emredilenlerin dışına çıkmak zorunda olmamız. Seçimini önceden tasarlamayı başarabilenler için pazarlık yapmak artık bir zevktir. Onlar kendi tasarladıkları bu seçimi sonuna kadar savunmaya adarlar hayatlarını. Bu bağlamda David Bowie’nin yaratıcı insanlar hakkında söylediği şu sözler çarpıcıdır bence: “Bizler fikirlerinin üç kişiden daha fazlası tarafından bilinmesi gerektiğini düşünen özürlüleriz; akıl hastanesine kapatılmayanlar sanatın kapısını çalar. Aklı başında bir insan yüzlerce veya binlerce kişiye ne düşündüğünü, neye inandığını söylemeye mecbur hissetmez kendisini; böyle bir şeye ihtiyaç duymaz.”Bunun üzerine röportajı yapan şahıs ona şu soruyu sorar: “Bu aslında herkeste bir parça vardır, tanıklık yapma ve farklılık yaratma isteği…Öyle değil mi?”David Bowie’nin yanıtı açık ve nettir: “Öyle mi? Güzel, demek ki aklım başımda.”Herkes önce kendi kişisel inancını sorgularsa sanırım bir yerlere gelinebilir. Ama tabii bunu yapabilmek için kişilerin belirli bir bilinç ve dolayısıyla da ahlâk düzeyine ulaşmış olmaları gerekir. Bunun için boynuzun mu kulağı, yoksa kulağın mı boynuzu geçtiği gayet önemsizdir; mühim olan boynuzun da, kulağın da olmaları gereken yerde olmalarıdır, zira kafasında eksiklikler olan bir öküzün neler yapacağı hiç belli olmaz.

***

İnsanlar sürekli aynı konu üzerinde ve aynı biçimde, aynı kelimelerle düşünüyorlarsa beyinlerinin sürekli aynı kısmını aynı şekilde kullanıyorlar demektir. Yani beyinlerindeki pek çok nöron uzun süre kullanım dışı kalırken, hep aynı nöronlar hep aynı biçimlerde ilişkiye giriyor olduğu için zaman içerisinde bönleşme ve dar kafalılık zuhur eder. Bu durumun ortadan kalkması için nöronlar arasında kısa devre yapılmalıdır. Yani önce mevcut nöron ilişkileri alt üst edilmelidir ki yeni nöron ilişkileri ortaya çıkabilsin. Bu işlem beyinde gerçekleşecek içsel patlamalarla, içe dönük infılâklarla mümkün kılınabilir. İçsel patlamalar ise ya yeni dil kullanımlarıyla veyahutta yeni görsel-işitsel imaj kullanımlarıyla mümkün kılınabilir. Edebiyat, resim, sinema, müzik, felsefe gibi üretim alanlarının asıl işlevi bu içe dönük infılâkları hayata geçirmek olagelmiştir. Bu vesileyle tarihsel süreçte ilk bakışta akıl dışı gibi görülen şeylerin uzun vadede son derece akıllıca ve gerekli şeyler olduğu gözlenmiştir. Mevcut egemen yapı içerisinde bir anlam ifade etmeyen pek çok şey yapı değiştikçe anlam kazanagelmiş, yeni anlam dünyalarına kapılar aralar olmuştur. Durağanlığa müdahale ederek daha önce iletişim halinde olmayan nöronları uyararak birbirleriyle aktif bir ilişkiye sokar sanat. Düşüncenin belirli kalıplardan kurtulmasına hizmet edegelmiş sanatsal teknikler bugün mevcut sistemin muhafazasına yönelik manipülasyon tekniklerine dönüştürüldü kapitalist ayaktakımı tarafından.

***

Normal bir insanda birbiriyle iletişime geçmeyen nöronlar vardır beyinde. Ve işte birbiriyle iletişim halinde olmayan bu nöronlar, daha doğrusu bu nöronların birbirleriyle iletişim halinde olmaması bilinç düzeyinde boşluklar, bilinçli düşüncede kopukluklar yaratır. Bu boşluklara ve kopukluklara bilinçdışı derler. Yani bilinçdışı denilen şey aslında bilinçteki boşluklara, mevzuyu metaforlaştırmak gerekirse kara veya beyaz noktalara verilen addır. Reklâmlar veya Hollywood’da çekilen filmler sanatsal teknikleri kullanmak suretiyle sadece bilince değil, o boşluklara da hitap eder hale gelmiştir. Yani işte mesela tıpkı sanat gibi daha önce iletişim halinde olmayan nöronları birbirleriyle ilişki içerisine sokarak beynin o ana dek kullanılmayagelmiş kısımlarını harekete geçirir reklâmlar ve bazı filmler. Artık en sıradan reklâmlar, en abuk subuk filmler bile sanatsallaşmış, daha doğrusu sanatsal teknikleri daha başka emeller, kötü emeller için kullanmaya başlamıştır. Yani reklâmcılar sanatsal teknikleri kullanmak suretiyle bilinçdışı dürtüleri sömürmeyi marifet beller hale gelmiş, böylelikle de hiç ihtiyacımız olmayan birtakım malları satın almaya meyletmişizdir biz. Hiç gereği yokken boyumuzdan büyük borçlar altına girip zaman içerisinde çatır çutur eziliriz. Borçlarını ödeyemeyince bunalıma girip intihar edenlerimiz olur.

***

Düşünce otomatikleşerek beynin içinden bir yerden ve/fakat kime ait olduğu bilinmeyen bir ses gelir. Bir nokta vardır ki özne kendiliğini yitirerek otomatik bir şekilde kaleme alır bu iç sesin söylediklerini. Bir noktadan ziyade bir mod, bir ruh halidir aslında burada söz konusu olan. Bilinçdışı denilen boşluğun, yani işte aslında varlıktaki veya düşüncedeki deliğin içinde yitip gider özne. Özne iç sesin nesnesi haline gelip iç sesin söylediklerini kaleme alan bir enstrümana dönüşür böylelikle. Bir yazı yazılmaktadır ama kimseye mal edilemez o noktada bu yazma eylemi. Bir takım sözler zikredilmektedir ama nesnel olarak var olan hiçkimse zikretmemektedir bu sözleri. Otomatik yazım, yani bilinçdışına devredilen hükümdarlık mevcut sisteme hizmet eder, zira bir hiçliğin gölgesinden başka bir şey olmayan bilinçdışı dış kaynaklı nesnelerle doldurulmuş durumdadır iktidar tarafından. Örneğin reklâmların veya Hollywood filmlerinin doğrudan bilinçdışındaki boşluğa yönelttiği nesneler, görsel ve işitsel imgeler bilinçdışının boş kalmış noktalarını doldurmak suretiyle bilinçdışını yeni düşüncelerin ortaya çıkması için gerekli bir boşluk olmaktan çıkarır.

***

Yurdumuzda yaklaşık otuz yıldır her gün aynı konu üzerinde ve aynı kelimeler kullanılarak yazılan gazete yazıları insanımızın algı kapılarını sonuna kadar kapamış, insanımız çok dar bir alanda, hep aynı konu üzerinde ve hep aynı biçimde düşünmeye mahkûm edilmiştir böylece. Zaman içerisinde kemikleşen düşünce kalıpları son derece içe kapalı, sadece ve hep kendi yapay sorunlarıyla alâkadar bir toplum yaratmıştır neticede. Zaten işte bu yüzdendir insanımızın gittikçe bencilleşmek suretiyle sadece ve hep kendini düşünür hale gelmesinin sebebi. Buna dış dünya tarafından empoze edilen izolasyon da eklenince aslında hiç de yeni olmayan şeyler bile yeni addedilir olmuştur. Dış dünyaya açılan tek kapı Türkiye’den geçtiği için ve zaten Türkiye de dış dünyayla mukayese edilince son derece marazi ve içe dönük bir ülke olduğu için durum neredeyse içinden çıkılmaz bir hâl almıştır. Türkiye ile olan ilişkilerin sorunlu bir seyir izlediğini de akılda tutarsak zaten yürekler acısı olan durum akıl almaz bir buhrana sürüklemiştir insanımızı. Bu buhran o boyutlara varmıştır ki psikoz zuhur etmiş ve histeri, nevroz gibi hastalıklar birer yaşam biçimi halini almıştır yurdumuzda.

***

Kuzey Kıbrıs’ta oldukça karanlık bir dünyamız var aslında. O kadar ki bir kâbustan farksız olduğunu düşünüyorum ben bu dünyanın. Görünüşte oldukça mutluymuş izlenimi veren insanların bile içinde fırtınalar kopmakta. Son derece iç karartıcı birer yaşamı var bunların. Bunu anlamak için ermiş olmak gerekmiyor, bilâkis gerçekten iç huzuru yakalamış bir başka insanla karşılaştırmak yeterli olacaktır Kuzey Kıbrıslı şahsiyeti. Ne yazık ki tüm bunlara rağmen Kıbrıs’ta rahat bir yaşam sürdüğüne inanan insan sayısı had safhadadır. Rahat olmadığını iddia edenler ise önlerine üç-beş kuruş daha fazla para atılırsa mutlu olacaklarına inanmaktadır. Acıdır sevgili okur ve/fakat gerçektir tüm bunlar. Kitlesel halüsinasyon o derece korkunç boyutlara varmıştır ki hiçliğin girdaplarında boğulmakta olan bir varlık bile kahkahalarla güler hale gelmiştir mevcut duruma ve onun içinde hapsolmuş bulunan bu garip yaratıklara. İşin içindeki bit yeniklerini saymaktan bitap düşenler olduğu gibi, yorulmak nedir bilmeyenler de vardır ama adamızda. Bilincini içe dönük infılâklara maruz bırakmak heveslisi olanlara varoluş alanı yoktur, lâkin kendisini değiştirmeden toplumu değiştiremeyeceğini bilen bir insan elbette ki böyle bir toplumda her şeye rağmen kendine varoluş alanı yaratmaktan başka çaresi olmadığını da bilir genellikle.
***
Konumuza geri dönecek olursak görürüz ki beyin yıkmakla yaratmak eylemlerinin çatışmasına sahnelik eden bir organdır aslında. Şöyle ki, beynin nasıl çalıştığı, algılama ve anlamlandırma işlemlerinin nasıl gerçekleştiği konusunda son dönemlerde yapılan araştırmalar gösteriyor ki dünya bizim onu algıladığımız gibidir. Yani dünya nasıl olursa olsun bilinç düzeyine ancak beynin süzgecinden geçerek varabileceği için dünyayı sadece algıladığımız gibi görebiliriz. Buna alternatif olarak ünlü Sloven düşünürü Slavoj Zizek dünyanın bizim onu algıladığımız gibi olmadığını kabul etmemiz gerektiğini, gerçek dünyanın beynin algısından bağımsız olduğunu ve bu gerçek dünyanın da algılanamaz olduğunu, bizim dünyayı egemen güçlerin bakış açısıyla görecek şekilde algılamaya programlandığımızı, dolayısıyla da dünyayı değiştirmenin bizim onu algılayış biçimimizi değiştirmekle mümkün olmayacağını söylemektedir son kitabı Paralaks Görüngü’de. Yani mesela her şey çok kötü olduğu halde kişi algısını değiştirerek her şeyi olduğu gibi görmek yerine pembe bir düş aleminde yaşamayı seçiyor ve her şeyin güllük gülistanlık derecesinde güzel olduğunu söylüyorsa sen de takdir edersin ki bu kişi gaflet ve hatta delalet içerisinde kendini kandırmaktadır sevgili okur. Belki dünyayı algılama biçimimizi değiştirmek bir ilk adım olabilir aslında bence. Lâkin bu ilk adım son adım olmamalıdır, ki nitekim değildir de zaten. Yani dünyayı algılama biçimimizi değiştirme işlemini algılanan dünyanın kendisinin değiştirilmesi izlemelidir. Bu noktada Marx ve Hegel farkını da görebiliyoruz herhalde. Kısaca hatırlatmak gerekirse Hegel dünyayı farklı algılamanın yolunu göstermişti bizlere, Marx ise bu algısal değişimin dünyanın kendisini değiştirmek yolunda eyleme dönüştürülmesinin gerekliliğinden bahsetmişti kapitalizmi felsefi olarak çökertmek maksadıyla kaleme aldığı Felsefi El Yazmaları adlı kitabında.

***

Marx’ın felsefesi bir ideoloji değil, materyalist bir değişim ve doğa felsefesidir aslında. Marx’ın kendisi bunu daha Demokritos ve Epikuros’un Doğa Felsefeleri Arasındaki Fark adlı doktora tezinde Aeschylus’un Zincire Bağlı Prometheus eserinde Prometheus’un tanrıların uşağı Hermes’e söylediklerini iktibas ederek dile getirmiştir çok net ve kesin şekilde. Bakın ne diyor Berlin’in 1841 Mart’ında kedilerin orgazmik çığlıkları arasında doktora tezini bitirmeye çalışan genç Marx: “Felsefe, kendisinin görünüşte sarsılmış medeni durumuna sevinen o zavallı Mart kedilerine ise, yine Prometheus’un tanrıların uşağı Hermes’e verdiği karşılığı vermektedir”:“Şunu bil ki şu kötü kaderimiSenin köleliğine değişmem bu dünyada.Zeus’a sadık uşak olmaktansaŞu kayanın kulu olmak yeğdir bana.”Marx’ın Alman İdeolojisi adlı kitabı ise bu düşüncesinin kariyeri ilerledikçe güç kazandığının en önemli kanıtıdır; orada ideoloji kavramı masaya yatırılıp doğranmış ve parçaları yem diye sömürgenlere fırlatılmıştır. Pek çoğu bu yemleri bir sokumda yutup Marxizm’i bir ideoloji olarak dışkılamakla kalmamış, hemen akabinde de bu dışkıları kapitalizmin çölünde gübre olarak kullanmak suretiyle dünyanın bir kısmını Las Vegas’laştırırken öteki kısmını istila etmek ve kötü kalpli karanlık kuvvetlere peşkeş çekmek için silah endüstrisinde çalışacak işçilere yedirerek gücüne güç katmıştır. Bu durumda şunu söylemeden edemiyorum sevgili okur: Ölen ölü kalsın, ölmeyenler ölü taklidi yapmaktan vazgeçsin, zira kitlenin taptığı tanrıları onaylamak kitleye yapılabilecek en büyük kötülüktür.


Not: Karl Marx aslında sanıldığı kadar dogmatik bir düşünür değildi. Kendisi daha üniversitedeyken din ve ideoloji eleştirilerine başlamış, Hegel’ci diyalektiği benimsemiş, ve materyalist bir çizgide radikal dönüşümün mümkün kılınması için yazılması ve yapılması gerekenler üzerine kafa yormuştur. Orta-sınıf bir ailenin oğlu olan Marx kafası son derece karışık bir insandı önceleri ama sonra düşüncelerini yerli yerine oturtarak yirminci yüzyılın en önemli düşünürlerinden biri oldu. Üniversite yıllarında kendini içkiye vermiş ve aşk şiirleri yazarak teselli bulmaya çalışmıştı Marx. Gittiği hemen hemen her ülkeden sürgün edilerek gezgin bir serseri portresi çizmek durumunda kalmıştı uzun bir süre, ve/fakat sonra Paris’te zengin bir işadamının oğlu olan Engels’le tanıştı. Marx Paris’te de tutunamayınca Engels’le birlikte Londra’ya giderek dünyaya bunalımlarının damgasını vurdular bu ikisi. Çok sevdiği karısının Marx’a “Kapital’i yazacağına o masadan kalk da biraz kapital yapmaya bak,” dediği söylenir.

(c) cengizerdem

Global Anormalleşme ve Ötesi

Post-yapısalcılık adlı düşünce akımının son otuz yılda deforme olmakla kalmayıp özündeki ideoloji karşıtı duruşa son derece ters düşen bir şekilde yüceltilerek global kapitalizm dedikleri üretim ilişkileri biçiminin elinde şamar oğlanına döndürüldüğünü artık hepimiz biliyoruz. Ünlü Alman düşünürü Karl Marx’ın tarif ettiği biçimiyle kapitalizm içinde bulunduğumuz şu günlerde çok daha vahşi bir hal almıştır ve karşıtlarını içinde barındırmakla yetinmez, bunları kendine hizmet edecek şekilde deforme edip anti-kapitalist güçleri etkisiz ötesi kılar. Bu durumu göz önünde bulundurduğumuzda örneğin Gilles Deleuze ve Felix Guattari gibi aklı ve deliliğin anlamını sorgulamakla işe koyulmuş, akabinde geliştirilen bir atakla ise Freud’cu psikanalize ve Marxizm’in ortodoks kanadına Nietzsche vasıtasıyla karşı çıkarak materyalist bir psikiyatri ve ortotoks olmayan bir Marxizm yaratma çabalarının nasıl olup da global kapitalizm dedikleri üretim ilişkileri biçiminin boyunduruğu altına girerek global anormalleşmeye hizmet eder hale geldiğini idrak etmemiz kolaylaşır.Post-yapısalcılık özünde yapısalcılık, Batımerkezci aklın egemenliği ve Aydınlanma akımına bir tepki olarak Fransa’da doğmuş ve bu akımların kalıpçı ve dogmatik yanlarını budamaya yönelik teorik yazılarla işe başlamıştır. Özellikle Michel Foucault, Gilles Deleuze, ve Jacques Derrida’nın birbiri ardına yayınladıkları kitaplarla Kuzey Amerika üzerinden tüm dünyaya yayılmış bir düşünme biçimidir post-yapısalcılık. Temelde durağanlık karşıtı ve sürekli değişim taraftarı olmasına karşın post-yapısalcılık Kuzey Amerika’lı akademisyenlerin öğrencilereine çarpıtarak aktarmakta tereddüt etmediği ve bunun neticesinde de çarpıtılmış, yani Amerikanlaştırılmış haliyle edebiyat ve sinema başta olmak üzere tüm kültürel üretim alanlarının egemen teroik temelini oluşturmuştur. Hollywood filmlerinin post-yapısalcılığı para getirecek şekilde deforme edip sömürerek kitlelere ulaştırması neticesinde ise bu akım bugün maalesef bir tepki olarak doğduğu kapitalist ve Batımerkezci düşünce kalıplarının oyuncağı olmuştur. Tabii benim bu yazıdaki amacım post-yapısalcılığı global kapitalistlerin elinden kurtarıp hakettiği yere yerleştirmek değil, bunun boş bir çaba olacağı kanaatindeyim. Heidegger’in de dediği gibi “korkunç olan şey çoktan gerçekleşti.” Benim bu yazıdaki amacım post-yapısalcılığın toptan reddedilecek bir düşünce biçimi olmadığını, bilâkis tıpkı Frankfurt Okulu Eleştirel Teori’sinden olduğu gibi ondan da öğrenilecek ve global kapitalizm destekli global anormalleşmeye karşı kullanılacak pek çok şey olduğunu gözler önüne sermektir. Düşünülüp yazılanları arka bahçeye gömüp unutmakla geleceği dünden ve bugünden daha iyi kılmanın mümkün olmadığı kanaatindeyim.Post-yapısalcılık, yapısalcılık ve Aydınlanma projelerine bir alternatif üretmek maksadıyla ortaya çıkmış ve tek tip aklın egemenliğine karşı alt-kültürleri, delileri, anormalleri, dışlanmışları, sömürülüp bir kenara atılmışları öne çıkarmakla son derece yerinde bir çabanın ürünü olarak özellikle yetmişlerde ve seksenlerde dünyayı sarsmış olsa da, global kapitalizm marjinalliği ve anormalliği moda haline getirerek bu dışlanmış ve öteki diye tabir edilegelmiş grupları marjinalliklerinden ederek günün normu haline getirmiştir. Artık herkes anormaldir ve bununla gurur duyanların sayısı hiç de az değildir. Korku filmlerine baktığımız zaman psikopatların başından geçen ilginç olayları ve doğaüstü hadiseleri çarpıtarak aktarmak suretiyle milyonlarca dolar para kazanan yapımcı ve yönetmenlerin bolluğu göze çarpmakta, hatta gözleri yuvalarından etmektedir.Post-yapısalcılığın statik ve normalleştirici düşünce kalıplarını yok ederek yerine akışkanlığı ve dinamizmi yerleştirme projesinin pratikte fiyaskoyla sonuçlanmış olduğu doğrudur. Bunun sebebi az önce de sözünü ettiğim gibi kapitalizmin yapısı gereği kendine karşı olan her fikri emip süzgeçtem geçirerek kendi lehine çevirmekte gösterdiği başarıdır.Marx’ın kapitalizmin kendine karşı olan güçleri bünyesinde barındırdığını ta o zamandan söylemiş olduğunu zaten söylemiştim. Yinelemekte zarar yok, fayda var. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası’ndan kaçarak Amerika’ya sığınan Theodor Adorno, Max Horkheimer, ve Herbert Marcuse gibi düşünürler Marx’ın işte bu görüşüne Nietzsche’nin toplumsal, etik ve estetik değerlerin yok edilip yeniden yaratılması gerektiği görüşünü de ekleyerek günün koşullarına uyarlamış ve savaş bittikten sonra neşe içerisinde yenilmiş bir Almanya’ya dönerek Frankfurt Okulu’nu kurup bugün Eleştirel Teori diye bilinen yaklaşımın öncüleri olmuşlardır. Temelde kültür ve siyaseti birbirinden ayırmanın yanlış olduğunu vurgulayan Frankfurt Okulu Eleştirel Teorisine göre kapitalizm hasta bir toplum yaratmakla kalmayıp bu hastalığı sinema, edebiyat ve daha başka kültürel formasyonlar vasıtasıyla popülerleştirerek kitleye pazarlıyordu. Kapitalist üretim-tüketim ilişkilerinin içsel çelişkilerini içselleştiren bireyler kişilik bölünmesi yaşayarak kitlesel bir halüsinasyonun kuklaları ve kurbanları haline geliyordu. Dolayısıyla eleştirmenin görevi kendisini toplumun dışına atarak mutsuz bilincine rağmen, hatta bu mutsuzluktan ve yalnızlıktan güç alarak yeni bir düzenin yaratılması yolunda yazılar yazmaktı.Benzer bir çizgide Gilles Deleuze ve Felix Guattari iki ciltlik Kapitalizm ve Şizofreni: Anti-Oedipus adlı kitaplarında Marx-Nietzsche-Freud üçgeni içerisinde değerlendirdikleri geç kapitalizmin kendine karşı güçleri hem üretip hem de yok ettiğini yazacaklardır yetmişlerin sonlarına doğru. Her ne kadar şizofreninin sadece kapitalizmin bir ürünü olduğuna katılmasam da Deleuze ve Guattari’nin kapitalizmin kendi ürettiği anormallikleri bastırarak canına can kattığını ve radikal anormalleşmeye götüren bir üretim-tüketim ilişkileri kısrdöngüsüne dayandığını itiraf etmek durumunda hissediyorum kendimi.Görüldüğü gibi post-yapısalcılık ve Eleştirel Teori birbirinden sanıldığı kadar da uzak değil. Bu iki düşünce akımı yer yer birbirine zıt gibi görünse de aslında aynı hedef doğrultusunda gelişmiş ve birbirine benzer yanları olan, yirminci yüzyılın ikinci yarısına damgasını vurmuş iki ayrı muhalif tavırdır. Her iki düşünce sisteminde de göze çarpan en temel özellik disipilinlerarası bir yaklaşım sergileyerek felsefe, psikanaliz, edebiyat, sinema, siyaset alanları arasında yeni bağlantılar kurmak çabasıdır. Bu çaba yer yer başarısızlıkla sonuçlansa da bu farklı söylem biçimlerinin sentezlenmesi elbette ki takdire şayan bir uğraştır ve kapitalist üretim-tüketim ilişkilerinin eleştirisini ekeonomi-politik gibi dar bir alandan kurtarıp kapitalizmin dış yapısı ve iç dinamikleri gereği kendini sürekli yenileyerek büyüyen bir hal aldığı günümüz dünyasında kültür araştırmalarının hakettiği öneme kavuşmasını sağlamıştır. Her iki grubun da geç kapitalizmin dayattığı normlar karşısında anormalliğin eleştirel bir tavır takınmakta faydalı olabileceğini savunması ise bir tesadüftür. Zira biliyoruz ki post-yapısalcılık ve Eleştirel Teori uzun yıllar birbirlerinden habersiz bir şekilde sürdürdüler çalışmalarını. Nitekim Michel Foucault bir röportajında “Adorno’nun çalışmalarından haberim olsaydı kariyerimin başında yazdığım Deliliğin Tarihi adlı yapıtımda söylediğim pek çok saçma şeyi söylemekten kaçınırdım. Fransa’da Ecole Normale’de okurken profesörlerimiz bize hiç bahsetmemişti Frankfurt Okulu’nun çalışmalarından. Adorno’yu keşfettiğim zaman benim patikalar açmakla uğraştığım alanlarda Adorno’nun çoktan beridir caddeler inşa ettiğini görünce hem üzüldüm hem de sevindim,” türünde sözler sarfetmiştir. (Bu noktada tarihi okuma biçimi bakımından Foucault’yla pek çok benzerlikler taşıdığını düşündüğüm Arif Hasan Tahsin’in “Aynı yolu yürüyenler farklı yerlere varamazlar,” sözlerini hatırlamamak neredeyse imkansız.)Dünyamızda hem doğa hem de kültür birbirine paralel olarak sürekli değişiyor. Bu değişimin devamlı suretle bir gelişim şeklinde gerçekleştiğini söylemekse oldukça zor görünüyor. Ve/fakat akışkanlığın moda haline geldiği, kimliklerin global kapitalizm potası içinde eriyerek yer yer birbirine girdiği şu günlerde düşüncenin olduğu yerde sayması elbette ki beklenemez. Bunu beklemek oldukça saçma bir beklenti olur kanaatindeyim. Nitekim kimse de böyle bir şey beklemiyor zaten ve düşünürler de düşüncelerini değiştirip günün koşullarına uyarlamak suretiyle çığ gibi büyüyen bir global anormalleşme süreci karşısında kendi normlarını ve içinde yaşadıkları toplumarın değerlerini eleştirecek yeni yöntemler ve söylemler yaratmak yolunda didinip duruyorlar. Tüm dünyada olduğu gibi yurdumuzda da geçmişten bağımsız bir gelecek düşleri bir tarafa bırakılıp tarihten kaçmanın imkansızlığı yavaş yavaş idrak ediliyor. Artık anlamayan kalmadı bugünün anlam kazanması için dünün unutulmamakla kalmayıp yeniden yazılmasının şart olduğunu. Farklı ve etkili yorum gelmişi de geçmişi de doğrusunu unutmadan yanlış okumayı becerebilmekten geçer. Bunun içinse eleştirel yorumcunun şimdi ve burada içinde yaşadığı koşullardan hareketle ve/fakat bir başka dünyanın, bir başka düzenin kurallarıyla kendi yaşam biçiminin temellerini sarsacak gücü ve cesareti kendinde bulması gerekir sevgili okur.Bunu yapmayı başarmış en önemli okur-yazarlardan biri olan Slovenyalı düşünür Slavoj Zizek gerek kitaplarında gerekse röportajlarında ütopyaların ölmediğini veya en azından ölmemesi gerektiğini sık sık vurguluyor. Zizek hem post-yapısalcılığı hem de Eleştirel Teori’yi kullanarak bu ikisinin ötesinde ve ne biri ne de öteki olan yeni bir yaklaşımın temellerini atmış bir kişi. Zizek bunu özellikle iki grubun da dışladığı Lacan’ın öznenin oluşum teorisini Hegel’le beslemek suretiyle siyaset bilimi ve kültür araştırmalarına uygulayarak başarmış.Zizek’in konumuzla alakasına birkaç cümle sonra döneceğiz, ancak öncelikle Lacan’ın neden önemli olduğunu kavramalıyız. Lacan’da karşılaştığımız en önemli yenilik çocuğun biyolojik varlığının sosyolojik varlığa dönüşme sürecinin açıklığa kavuşmasıdır. Lacan’cı psikanaliz büyük oranda işte bu geçiş sürecini anlatmaya çalışır. Lacan’a göre çocuk dili öğrenmeye başladığı andan itibaren biyolojik varlığından uzaklaşmaya başlar. Yani çocuk “benim adım şudur, budur, ben şuyum, buyum” demeyi öğrenmeye başladığı andan itibaren sosyal kimliğini kazanmaya başlamış, ve saltık kimliğinden, yani biyolojik kimliğinden uzaklaşmaya başlamış demektir. Buraya kadar pek de öyle yeni bir şey yok aslında, zira tüm bunlar Freudcu psikanalizle oldukça yakın bir ilişki içerisinde. Ama unutulmamalı ki Lacan’ın burada altını çizmeye çalıştığı nokta dil dediğimiz şeyin olgunlaşma sürecindeki yeri. Dilin edinilmesiyle birlikte çocuk ben, sen, o, biz, siz, onlar ayrımını yapmayı öğreniyor ve böylelikle de kendisiyle sosyal çevre arasına bir çizgi çekiyor, bir sınır koyuyor.İşte şimdi Zizek’in konumuzla alâkasına gelebiliriz, ki nitekim işte geldik de zaten. Sanırım geldiğimiz bu noktada öncelikle eğlence endüstrisinin global anormalleşmeye katkılarından söz etmemizde fayda var. Biliyoruz ki ezelden beridir eğlenmek için normdan sapmak gerektiği görüşü son derece yaygın. Ortaçağ’dan beridir bir ülkedeki eğlencenin bolluğu o ülkedeki özgürlük bolluğunun göstergesi olarak kabul ediliyor. Ve/fakat bu görüş global kapitalizmin geldiği ve bizi getirdiği noktada anlamını yitiriyor. Meselâ reklamlara baktığımız zaman görüyoruz ki çoğu ürün insana verdiği zevk ve yaşamın tadının daha çok çıkarılmasına katkıları bağlamında değer atfediliyor. Bir mal ne kadar zevk verirse tüketiciye fiyatı da o kadar artıyor. Zizek’e göre global kapitalist sistem artık eğlenceyi kısıtlamıyor, aksine özendiriyor. Yurdumuzdaki eğlence mekânlarının bolluğu ve eğlence sektöründe bir kaç yıldır yaşanan patlama bunun en önemli göstergelerinden biri. Dolayısıyla yurdumuzdaki eğlence mekânlarının bolluğuna kanıp da yurdumuzun her gün ve her bakımdan özgürleşmekte olduğu sonucuna varmak son derece yanlış. Bilâkis eğlence sektöründeki bu patlamayı global kapitalizmin insanları boyunduruğu altına alıp onları özgürleşmekte oldukları yanılsamasına hapsederek salakça bir sevince mahkûm ediyor oluşu şeklinde yorumlamalıyız. Bu yorumu yapabilmemiz içinse çok eğlenmiş ve eğlenceden bıkıp usanmış olmamız gerekmiyor; her ne kadar eğlenceden bıkıp usanarak eve kapanıp bol bol kitap okumak ve Hollywood filmlerinden daha başka filmler seyretmek bu saptamayı yapmayı kolaylaştırıcı faktörler olsa da...Ha eğer olayı global bazda düşünmek arzusuyla yanıp tutuşmamıza rağmen odaya kapanıp mevcut düzeni eleştiren kitaplar okumak ve sıradışı filmler seyretmek düşüncesine sıcak bakmıyorsak mahalle bakkalına gidip Coca-Cola tenekelerine bakmamız da işe yarayabilir. Coca-Cola tenekesine baktığımız zaman görürüz ki üzerinde “Enjoy Coke!” yazmaktadır ki bu Türkçe’de aşağı yukarı “Kolânın tadını çıkar!” veya abartacak olursak “Kolâ iç ve zevk al, hatta zevkten kudur!” anlamına falan gelmektedir. Oysa kolâ içip de orgazm olanını ben henüz ne gördüm ne de duydum. Kolâ içen adamın da kadının da olsa olsa dişleri çürür, asitten midesi delinir, kendisini çarpıntı bulur, şeker hastası olur ve daha da abartacak olursak kudurur ölür; zevkten değil ama, global ve kapitalist gazdan...

(c) cengizerdem

Gözetleme Kulesi

“Sakin olun arkadaşlar, o sadece bir junkie,” söyledi rahatsız bir ses sahibinin elindeki telsize yönelerek. Bir gözetleme polisi biçareliğin sınırlarını zorlayan bir hilkat garibesinin iki polis memuru tarafından yaka paça, adeta inorganik bir nesneymişçesine yerden kaldırılıp gereksiz bir mal gibi kaldırımın kenarına atılarak kaba ve küçük düşürücü olarak nitelendirilebilecek el kol hareketleriyle rencide edilişini seyrediyordu melûn melûn önündeki ekranlardan birine bakmak suretiyle.21 Temmuz Cumartesi gecesi saat on sularında Amsterdam Merkezi Polis Karakolu’nun gözetleme kulesindeyiz sevgili okur. Burası gözlerle dolu bir oda. Bir gözün içinde binbir göz var burada, zira buradan şehirdeki tüm gözetleme kameralarının hem kayıtlarına ulaşılabiliyor, hem de şehirdeki hemen hemen tüm sokaklar ekranlardan gözetlenebiliyor.Bu odada hiç kıpırdamadan oturduğu halde kişi Amsterdam sokaklarında gezebiliyor. Bu arada sanırım şunu söylemekte fayda olacaktır: Boyutları ve nüfusuna göre oran-orantı hesabı yapılınca Amsterdam dünyanın en çok CCTV, yani güvenlik kamerası barındıran şehirlerinden biri olarak çıkıyor karşımıza. İşin ilginç yanı bu şehrin aynı zamanda dünyanın en serbesiyetçi ve en kozmopolit şehirlerinin de başında geliyor olması. Peki ama benim ne işim var burada? Gerçekten de iktidar ve gelişen teknoloji arasındaki ilişki üzerine yapılan bir araştırma için bilgi toplama safhası gereği burada olabilir miyim ben? Denetleme mekanizmalarındaki son gelişmeler ve sosyal yaşama etkileri üzerine bir rapor hazırlamak olabilir mi benim maksadım?***Bu arada Red Light District’e kayıyor gözümüz. Polis merkezinde miyiz, erotik video gösteriminde mi belli değil. Müfettiş Gerhard Brouwer Amsterdam Centraal’dan sorumlu panoptik gözlemci. Az önce telsizle o biçare düşmüş cankiye daha kibar davranmaları konusunda uyarıda bulunan kişi. Şehirde bir vukuat olduğu zaman buradan görüp bölgeye en yakın dağ bisikletli polis devriyelerine durumu bildirerek nahoş hadiselerin önüne geçmekle görevli kendisi. İlginçtir, bu polislerden bazıları daha önce rampalarda BMX’leriyle uçuşuyormuş. Parklardan toplayıp adam etmişler bunları. Altlarına doğru dürüst bisiklet, ellerine son moda telsiz vermişler. Brouwer de onlardan biriymiş ama iki yıl önce terfi etmiş. Şimdi sokaklarda gezmek yerine bu odadan sağlıyormuş asayişi. Brouwer işini severek yaptığını, Amsterdam’da normal bir filmde görebileceğinizden çok daha ilginç şeyler olduğunu söylüyor: “2004 Nisan’ında bu projeye başladığımız zaman bazı hayat kadınları ve pencere fahişeleri şikayet etmişti. Kameralar müşterilerini tedirgin edip uzaklaştırıyormuş. Ama onlar bile kabul ediyor artık bu kameraların kendi güvenlikleri için olduğunu. Müşteri profillerinde muazzam bir düzelme olduğunu söylüyorlar mesela. Yıllık değerlendirmelerimiz gösteriyor ki bölgedeki suç oranında 2004’ten günümüze büyük bir düşüş var. Eğer insanlar kendilerini emniyette hissederlerse daha çok ziyaretçimiz olur diye düşünüyorum.”***Hollanda’da suç ve bireysel özgürlük arasındaki ince çizgiyi en fenni şekilde çizmişler anlaşılan. Söylediklerinden anlıyoruz ki Brouwer bireysel özgürlükler konusunda da çok duyarlı: “Elde ettiğimiz görüntüler sadece toplumsal düzeni sağlamak için kullanılıyor. İşlenen suçların soruşturulmasında kullanmıyor ve 72 saat içinde yok ediyoruz bu materyali. Sadece bölge müdürlüğünden yazılı izin gelirse DVD’ye kaydediyoruz görüntüleri. Tabii burada suçun da soruşturmaya değer olması gerekiyor. Yani birisi cüzdanını çaldırdı diye oturup da 6 saat CCTV kayıtlarını inceleyecek halim yok herhalde. Ama mesela 2006 yılında bir kadın kaçırılarak tecavüz edilmişti. Biz kadını kaçıran arabanın plâka numarasını elde ettik CCTV kayıtlarından ve şüpheliyi tutukladık. Büyük yankı uyandırmıştı bu olay o zamanlar.”***Amsterdam Merkezi Polis Karakolu’nun gözetleme kulesinden, iktidarın gözleriyle dolu bu odadan sorumlu Müfettiş Brouwer’le yaptığım ropörtajda şu ana kadar söylenenler sen de takdir edersin ki iyi iktidar ve kötü iktidar arasındaki farkın altını çizer nitelikte sevgili okur. Belli ki amaç bağcıyı dövmek veya üzüm yemek değil, kırlarda temiz hava alıp üzümlere yan bakmak hiç değil. Kameraları caydırıcı olması için koymuşlar sağa sola. Mesela o kaçırılıp tecavüz edilen kadına saldıran kanun kaçağının yakalanması kim bilir kaç tecavüzcüyü caydırmıştır kafasında kurguladığı haince eylemlerden.***“Bize biraz da kameralarla ilgili bilgi verir misiniz sevgili Brouwer, tabii eğer münasipse?”“Kameralarımız teşkilâtımıza mahsustur ve özel olarak Amsterdam’ın mimari yapısı ve çevre düzenlemesiyle uyum içerisinde olacak şekilde tasarlanmıştır. Bu kameraların amacı görünmez olmak değil, tam tersine, gözden kaçmayacakları şekilde konumlandırıyoruz kameralarımızı. Çünkü kameraların amacı caydırıcı olmak, yani suçlunun kamerayı görüp suça teşebbüs etmekten vazgeçmesini sağlamak. Suç işlendikten sonra suçlunun cezasını çekmesi mağdurun zararını telafi etmekten uzaktır bence. Bu sadece iş işten geçtikten sonra sunulan bir tesellidir mağdura.”“Peki teknolojiyle arası nasıl güvenlik teşkilâtınızın?”“Bu yıl son teknoloji ürünü kameralar aldık. Bak sana göstereyim marifetlerini.”Brouwer kamerayı tek bir dokunuşla 360 derece döndürebiliyor ve inanılmaz mesafeleri birkaç saniye içerisinde burun dibine kadar yaklaştırabiliyor. İktidarın her şeyi görmeye muktedir gözünden hiç bir şey kaçamıyor böylelikle.***Umarım Brouwer’in verdiği bilgiler seni de düşündürmüştür sevgili okur. Kendisiyle daha çok sohbet etmek isterdim aslında. Ama şimdilik asayiş berkemâl olsa da her an her şeyin vuku bulabileceği bir Cumartesi gecesi olduğunu akılda tutarak ne yazık ki on beş dakikayla sınırlandırmak durumunda kalıyoruz Brouwer’le görüşmemizi.Gözetleme kulesinden ayrılırken son bir kez baktım ekranlara. Amsterdam’da hayat vukuatsız ve/fakat pek çok ilginç olayla dolu bir şekilde seyrediyor, dereler akmaya, ördekler yüzmeye devam ediyordu. Bir grup şüpheli şahıs kamerayı görünce başlarını başka tarafa çevirip yön değiştiriyorlar, salyaları akan bir adam çöpleri karıştırıyor, elinde “Yüce İsa, Tanrı’nın kuzusu!” yazılı bir pankart taşıyan çılgın bir kadın yüzünü kameraya yaklaştırıp avaz avaz bağırıyor, bu arada bir başka kadın çıplak göğüslerini İhtiyar Denizci adlı bir barın camına sürtüyordu. Saate baktım, on buçuktu. Aklıma saçma ve saçma olduğu kadar da anlamlı bir fikir geldi; belki de hayatımda ilk ve son kez aklıma gelecek son derece istisnai bir fikir... Polis karakolundan ayrılıp derhal Red Light District’e yöneldim ve önüme çıkan ilk güvenlik kamerasına melûn melûn baktım iki dakika boyunca. Üçüncü dakikaya girdiğimde bisikletli bir polis yanıma gelerek iyi olup olmadığımı sordu. “İyiyim,” dedim ve kameraya el sallayarak ekledim, “Müfettiş Brouwer’in dikkatini çekmeye çalışıyordum sadece.”Brouwer’in beni görüp görmediğini bilmiyorum ama eğer görmüşse tebessüm ettiğinden eminim. Belki de el bile sallamıştır bana ama bunun pek bir önemi olduğunu sanmıyorum, zira panoptik denetleme mekanizmasının yapısı gereğidir, kameranın arkasındaki kişi seni görür ama sen onu göremezsin. Bu da onu senin karşında daha üstün bir konuma yerleştirir ve seni denetlemesini kolaylaştırır. Yani tıpkı Foucault’nun deşifre ettiği gibidir mantık: “Görünürsün ama göremezsin[...]Görünürlük bir tuzaktır.”O kameraların arkasındaki gözün bozuk olduğunu ve/yani bu ekranların başında oturan şahsiyetin kişilik bozukluğu olduğunu düşünmek bile istemiyor insan. Eğer otorite sapkınsa seni denetlemekle yetinmez ve üzerinde tahakküm kurmaya çalışır, seni boyunduruğu altına almaya kalkışır ve daha başka yanlış eylemlere cüret ve teşebbüs eder. İşte iyi otorite ve kötü otorite arasındaki temel farklılık da zaten ancak gerçek hayatta yaşanan bürokratik sorunlar ve adil olmayan dayatmalar neticesinde yaşanan birey-kitle-iktidar çatışmaları dolayımıyla çıkar karşımıza. Sevk-idare ve denetim mekanizmasının doğru dürüst çalışıp çalışmadığının test edileceği yer günlük yaşamdır. Yani günlük yaşamda yarattığı etkilerdir iktidarın iyi mi kötü mü olduğunu gösteren. Demek ki eğer iyi ve kötü arasındaki temel farkı bu kavramların içini boşaltmak ve sınırlarını belirsiz kılmak suretiyle ortadan kaldırırsak sevk ve idare mekanizmamızın bizi daha müreffeh günlere taşımasını umut dolu bir hayâl formunda olasılıklar dışına hapsedip asla gerçekleşmemeye mahkûm kılmış oluruz, ki sevgili okur, nitekim işte kılmaktayız da zaten.
(c) cengizerdem

ADA: Hiç Gelmeyecek Bir Günü Beklemekle Geçiyor Yıllar

Michel Foucault Hapishanenin Doğuşu: Gözetim ve Ceza adlı başyapıtında mimar ve düşünür Jeremy Bentham’ın yeni bir hapishane modeli olarak tasarladığı ve Panopticon adını verdiği, zamanına göre (Ondokuzuncu yüzyıl) devrimci sayılabilecek gözetim ve denetim mekanizmasını modern zamanlardaki iktidarın işleyiş biçimini gözler önüne seren bir metafor olarak lanse eder. Foucault’ya göre Panopticon mahkûmların hareketlerini, davranış biçimlerini ve hatta düşüncelerini kontrol altında tutan bir aygıt, bir makinedir adeta. Panopticon iç içe geçmiş halkalardan oluşan bir binadır ve tam ortasında bir gözlem kulesi bulunur. Mahkûmların hücreleri bu gözlem kulesinden rahatlıkla görülebilecek şekilde dizilmiştir. O kadar ki mahkûmun kendisi ne kadar saklanmaya çalışırsa çalışsın hapishanenin mimari yapısı vasıtasıyla oluşturulmuş ışıklandırma düzeneği öyle bir tasarlanmıştır ki mahkûmun gölgesi rahatlıkla görülebilir kuleden. Sürekli gözetim ve denetim altında tutulmakta olduğunu bilen mahkûm şahsiyet zaman içerisinde kendisini kuledeki gardiyanın gözüyle görmeye ve o gözün beklentileri doğrultusunda hareket etmeye başlar. O kadar ki artık kulede bir gardiyan olup olmadığı bile önemsizleşir, zira zaten artık mahkûm hapishanenin gözünü, otoritenin bakış açısını içselleştirmiş ve otomatikman mahkûmluk rolünü benimsemiştir. Dolayısıyla çoğu zaman kulede bir gardiyan tutmaya bile gerek yoktur artık, ne de olsa zaten mahkûmlar sürekli kulede bir gardiyan varmış gibi hareket etmeyi alışkanlık haline getirmişlerdir.

"Çevrede halka halinde bir bina, merkezde bir kule; bu kulenin halkanın iç cephesine bakan geniş pencereleri vardır; çevre bina hücrelerle bölünmüştür, bunlardan her biri binanın tüm kalınlığını katetmektedir; bunların, biri içeri bakan ve kuleninkilere karşı gelen, diğeri de dışarı bakan ve ışığın hücreye girmesine olanak veren ikişer pencereleri vardır. Bu durumda merkezi kuleye tek bir gözetmen ve her bir hücreye tek bir deli, bir hasta, bir mahkûm, bir işçi veya bir okul çocuğu kapatmak yeterlidir. Geriden gelen ışık sayesinde, çevre binadaki hücrelerin içine kapatılmış küçük siluetleri olduğu gibi kavramak mümkündür. Ne kadar kafes varsa, o kadar küçük tiyatro vardır, bu tiyatrolarda her oyuncu tek başınadır, tamamen bireyselleşmiştir ve sürekli olarak görülebilir durunmdadır. Görülmeden gözetim altında tutmaya olanak veren düzenleme, sürekli görmeye ve hemen tanımaya olanak veren mekânsal birimler oluşturmaktadır. Sonuç olarak, hücre ilkesi tersine döndürülmekte veya daha doğrusu onun üç işlevi – kapatmak, ışıktan yoksun bırakmak ve saklamak— tersyüz edilmektedir; bunlardan yalnızca birincisi korunmakta, diğer ikisi kaldırılmaktadır. Tam ışık altında olma ve bir gözetmenin bakışı, aslında koruyucu olan karanlıktan daha fazla yakalayıcıdır. Görünürlük bir tuzaktır." (1)

Panopticon denilen bu hapishane modelinin önemi modern toplumlardaki iktidarın işleyiş biçimini temsil eden bir yapıya sahip olmasıdır. Biliyoruz ki modern toplumla birlikte merkezi iktidar çözülerek bireylerin içine işlemiştir. Ölüm ilanı vermeye hevesli pek çok kişi merkezi otoritenin bu çözülüşünü iktidarın ölümü olarak telakki etmiştir, ama bu son derece yanlış bir yorumdur, zira iktidar ölmemiş, sadece şekil değiştirmek ve kendisini görünmez kılmak suretiyle gücüne güç katmıştır sevgili okur. Artık iktidar toplumu oluşturan bireylerin dışında değil, içindedir. Yani toplumu oluşturan bireyler kendilerini içinde buldukları sistem tarafından öyle bir kurulmuştur ki artık onlara ne yapmaları, nasıl davranmaları gerektiğini söylemek bile gereksizleşmiştir, zira onlar zaten sistemin aksamadan çalışması için oynamaları gereken rolü oynamaya dünden razı bir hale getirilmişlerdir.Bu durumu gözler önüne seren en güzel örneklerden biri Michael Bay’in yönetmenliğini yaptığı The Island, yani Ada filmi. Yirmibirinci yüzyılın ortalarında geçen bu bilim-kurgu filmi George Orwell’in 1984 adlı meşhur romanını çağrıştırmakla beraber, filmde Büyük Birader Panopticon’dakinden bile daha derinine nûfuz etmiş şu zavallı öznelerin. Film Ewan McGregor’un canlandırdığı Lincoln Six-Echo’nun bir kabustan uyanmasıyla başlar, ama ne seyircinin ne de kahramanımızın bildiği şey aslında kahramanımızın bir kabustan gerçek olduğunu sandığı ama aslında gerçekle hiç bir alâkası olmayan son derece steril bir dünyaya uyanmış olduğudur. Lincoln uyanır uyanmaz kendisine bir hoparlör vasıtasıyla akşam rahat uyumadığı, kabuslar gördüğü, dolayısıyla da derhal psikiyatristini görmeye gitmesi gerektiği söylenir. Yatağından kalkan Lincoln tuvalete işemeye gider. İşedikten sonra aynı hoparlör kendisine idrarının yeterince temiz olmadığını, içinde yabancı maddeler bulunduğunu, dolayısıyla da diyetine dikkat etmesi gerektiğini söyleyerek tüketmemesi gereken besinleri sıralar. Yani kısacası kahramanımız Lincoln Six-Echo rüyalarından sidiğine kadar denetim altında tutulduğu bir ortamda yaşamaktadır. Bu ortam aslında çölün ortasında, yerin yedi kat altına kadar inen dev bir mekanizma, klonlama yöntemiyle insan üreten bir fabrikadır sevgili okur. Lincoln ise tüketilmek için üretilmiş bir üründen başka bir şey değildir. Amerikan Savunma Bakanlığı’nın eskiden askeri araştırmalar yapmak ve silah üretmek için kullandığı yeraltındaki bu yapı çok büyük bir sağlık korporasyonuna devredilmiş ve bu sağlık korporasyonu da burada çok büyük paralar(kişi başı beş milyon dolar) karşılığında sağlık sorunları olan çok zengin kişilerin kopyalarını üreterek zamanı geldiğinde bu kopyaların organlarını bu kişilere satmaktadır. Lincoln Six-Echo aslında gerçek hayatta adı Tom Lincoln olan bir İskoç’un klonlanmış kopyasıdır. Tom Lincoln çok seks yaptığı için Hepatit virüsü taşıyıcısıdır ve hayatta kalmak için iki sene içerisinde Lincoln Six-Echo’nun bedenine ihtiyaç duyacaktır.İnsan fabrikası diye nitelendirilebilecek yeraltındaki bu enstitü şöyle çalışmaktadır sevgili okur: Sponsorlarından alınan genlerden üretilen klonlar ana-rahmi ortamında bir müddet bekletildikten sonra yeterince olgunlaştıklarına kanaat getirilince ağaçtan meyve veya tarladan karpuz toplar gibi hasat edilerek kullanıma sokulmaktadırlar. Klonların kimisi kalbi için, kimisi gözleri için, kimisi de derisi için üretilmiştir. Aslında fiziksel olarak normal bir insandan hiç bir farkı olmayan bu klonlara öncelikle birer hafıza ve birer de bilinçaltı kaydedilmektedir. Klonların beynine son derece hızlı bir görüntü ve ses akışı bir ekran vasıtasıyla neredeyse enjekte edilmekte, programlama süreci tamamlandığında klonlar sanki bir geçmişleri varmış gibi hissederek işbaşı yapmkatadırlar. Kendilerine seçilmiş kişiler oldukları, tüm dünyayı felakete sürükleyip insanlığın neredeyse yok olmasına sebep olan amansız bir salgın hastalıktan kurtulan ender kişiler olarak ne denli şanslı oldukları söylenmektedir. Hayatları sistemin muhafazası yolunda sürekli çalışmaktan ibaret olan bu zavallı klonlara kurtuluş umudu da lâzımdır tabii. Aksi taktirde klonlar hayatın anlamını sorgulamaya meyledecek ve içinde bulundukları durumdan tatminsizlik duyup şikayet etmeye başlayacaklardır. Dolayısıyla klonlar haftada bir düzenlenen bir piyango çekilişi sayesinde varlıklarının bir amacı olduğu yanılsamasına hapsedilmektedirler. Bu amaç dünyada kalan son cennet olan egzotik bir adaya gidecekleri günün gelmesini beklemektir sevgili okur. Kendilerine sürekli “sen seçilmişsin, adaya gitmek istiyorsun” denmiş ve neticede klonlar kendi kendilerini hayatın adaya gitmekten başka bir anlamı olmadığına kâni kılmışlar, dolayısıyla da varlıklarının anlamını sorgulamaksızın, neye hizmet ettiklerini bilmeksizin sürekli çalışmakta, adaya gidecekleri günün hayaliyle yatıp kalkamaktadırlar. Onbeş yaşındaki bir gencin seviyesine kadar eğitilen klonlar birer çocuk olarak kalmaya mahkûm bireyler olarak yetiştirilmektedir. Ama kahramanımız Lincoln tatminsizdir, mutsuzdur. Lincoln çok geçmeden bu işte ters giden bir şeyler olduğunu hisseder ve varlığını sorgulamaya başlar. Aslında korporasyonun yöneticisinden başka bir şey olmayan psikiyatristine konuyu açıp hayatın piyangonun kendine çıkmasını ve adaya gitmeyi beklemekten daha başka bir amacı ve manası olması gerektiğini söylediğinde aldığı yanıt şudur: “Ne kadar şanslı olduğunu göremiyorsun Lincoln. Salgından kurtuldun, burada rahatın yerinde, daha ne istiyorsun?” Lincoln bu yanıtla ikna olmaz tabii ve merak içersinde girmemesi gereken yollara girer, gitmemesi gereken yerlere gider, ve görmemesi gereken şeyler görür. Kanatlı bir böceğin peşine takılan Lincoln kendisini yapının gizli bir bölmesindeki bir hastanede bulur ve orada görür ki adaya gitmek üzere seçilen kişiler aslında ameliyat masasına yatırılıp gereken organları alındıktan sonra öldürülmektedir. Yani aslında salgın malgın yoktur dış dünyada, ada denilen yer ise klonları motive edip verimlerini arttırmak için uydurulmuş bir fantaziden başka bir şey değildir.Lincoln’un gerçeği öğrendiği günün gecesi o haftaki piyangonun çekileceği gecedir ve ne tesadüfütür ki o gece piyango Lincoln’un sevgilisi Jordan Two-Delta’ya (Scarlet Johansson) çıkar. Öldürülme sırasının sevgilisine geldiğini anlayan Lincoln derhal harekete geçer ve Jordan’ın odasına gidip ona gerçeği anlatır. Derhal kaçmaya başlarlar ve uzunca bir kovalamacadan sonra en nihayet yeryüzüne çıktıklarında kendilerini uçsuz bucaksız bir çölde bulurlar. Çölü koşarak aştıktan sonra küçük bir kasabadaki küçük bir bara varırlar. Burada Lincoln’un enstitüden tanıdığı bir kişiyle karşılaşırlar ve ondan gerçeği tüm çıplaklığıyla öğrenirler. Enstitünün çalışmalarını engellemek için Los Angeles’a gidip orjinallerini bularak onlara gerçeği anlatmaya karar verirler; belki böylece bu zulmü durdurabileceklerini düşünmektedirler.Filmin bundan sonrası tipik bir aksiyon filmine dönüşüyor ve Los Angeles sokaklarında geçen amansız bir kovalamacada pek çok araba hasar görürken, ölü ve yaralı sayısı da gittikçe artıyor. Tabii en sonunda kahramanlarımız başarıya ulaşıp enstitüyü havaya uçuruyorlar. Gerçeği deşifre edemiyorlar belki ama en azından tıp etiğine sığmayan bir çalışmayı, yani bitki yetiştirir gibi insan yetiştirip organ satan bir firmayı yok ediyorlar.Aksiyon kısmındaki pek çok saçmalığı saymazsak The Island son derece güzel bir film, en azından benim son dönemlerde gördüğüm en anlamlı bilim-kurgu filmlerinden birisi. Özellikle de Amerika’da daha şimdiden domuzları genetik mutasyona uğratıp kalbi bozulan insanlara nakledilmek üzere domuz kalbi üretilmesi yolundaki çalışmalar filmin gerçekçi bir yaklaşımla tasaralandığını gösteriyor. Ayrıca modern batı toplumlarındaki iktidarın yapısını da son derece etkileyici bir biçimde deşifre ediyor Ada filmi. Mesela insanların kendilerini bir hayal dünyasına hapsedip, sanal amaçlar uğruna bir ömür boyu sömüren sistemlere hizmet eder hale gelişlerini gayet anlaşılır bir dille gözler önüne seriyor. Emekli olup rahata kavuşacakları günün hayaliyle bir ömür boyu didinip duran insanlar emekli olduklarında bir de bakıyorlar ki ne para harcayacak sağlığa sahipler, ne de biriktirmiş oldukları paraların bir kıymeti var. Dolaşıma girmeyen para bankalarda dura dura değerini yitiriyor ve hayatı boyunca çalışıp sağlığından olan insanların sağlık masaraflarını karşılamaya bile ya zor yetiyor, ya da hiç yetmiyor. Böylelikle egemen sistem gücüne güç katarken insan ölüyor ve çark döndükçe bu kısır döngü işte böyle sürüp gidiyor sevgili okur. Bu durum ise kişiyi şu soruları sormaya sevkediyor: İnsanın kendisini yok eden siyasi ve ekonomik bir oluşuma hizmet eder hale gelmeden var olabilmesi nasıl sağlanabilir? Kendini değil, insanı besleyen bir sevk ve idare modeli nasıl yaratılabilir? Sürekli dönüşüm ve değişimi temel ilke edinmiş bir mekanizma nasıl geliştirilebilir?

(1) Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu: Gözetim ve Ceza, çev. Mehmet Ali Kılıçbay (İstanbul: İmge, 2006), 295-6

*Panoptik toplumdan Süperpanoptik topluma geçiş sürecinin daha detaylı bir analizi için bknz...
http://cengizerdem.blogspot.com/2009/04/kudurmus-yeni-dunyada-yasam-ve-olum_3821.html

(c) Cengiz Erdem, 2007.

Paranoya ve Politika

Paranoya ve PolitikaKorkunç canavaraların istilâsı altındaki paranoyak dünyaya has en ayırdedici özelliklerden biri de iç düşmanların dışa yansıtılarak benliğin sürekli tehdit altında olduğu saplantısıdır. Ne yazık ki politikacıların büyük bir kısmı genellikle paranoyayı bir yaşam biçimi haline getirme bu yaşam biçimini kitleye empoze etme eğilimindedirler. Paranoyak şahsiyet korkunç canavarlar tarafından istila edilmiş olsa da kendi iç dünyasını çok daha korkunç olduğunu düşündüğü gerçek dünyaya tercih eder ve kendisini işte bu iç dünyasına hapsederek dış dünyaya karşı geliştirdiği bir savunma mekanizmasının kölesi olur. Yani iç dünyasında olup bitenleri dış dünyada oluyormuş gibi görür ve dolayısıyla da saldırganlaşır. İşin aslını farkederse şiddeti kendisine yöneltir ve Hitler gibi intihar eder. Paranoyak şahsiyet kendisini o kadar örselenmiş ve kırılgan hisseder ki kendi yarattığı ve normal bir insanın en korkunç kabuslarından bile daha korkunç olan bir iç dünyada acıya, eleme, ızdıraba mahkum bir yaşam sürdürür. İşte bu nedenledir ki ötekilerin mutluluğunu hasetle kıskanır ve şiddete yönelir. Ötekileri acıya mıhlamak suretiyle kendi rezil ve iğrenç dünyasından kaçabileceğini sanır. Ne var ki bu boş bir çabadır, ve neticede pranoyak insan kendi dışkısında boğulur ölür.Paranoyak bir insan düşünelim, mesela adı Zihni olsun. Zihni haftada bir ruh doktoruna gidiyor olsun. Terapi senaslarını izleyen bir haftalık ayrılık sürecinde Zihni terapi seansı esnasında ruh doktoruyla yaptığı konuşmaların sürdüğünü düşünüyor olmakla kalmasın, aynı zamanda ertesi haftaki seansta konuşmayı kendi aklında bir hafta boyunca sürdürüp bi rsonraki seansta ruh doktoruyla konuşmaya kendi aklında kaldığı yerden devam ediyor olsun. Ruh doktoru önceleri Zihni’nin neden bahsettiğini anlamakta güçlük çeksin. Kendisini böyle bir durumda bulan ruh doktoru ne zaman ki Zihni’nin içsel diyaloğunu, yani aslında monoloğunu dışa yansıttığını idrak eder, işte o zaman Zihni’ye nasıl yaklaşıp ona içsel diyaloglarının gerçekdışılığını nasıl anlatması gerektiğini de keşfeder. Ruh doktoru Zihni’nin aklından geçeneleri hayal etmek durumdadır, ki bu da onu Zihni karşısında Zihni’ninkine benzer bir konuma yerleştirir. Aslında Zihni’nin sorunu ruh doktorunun sorunundan pek de farklı değildir ki bu ortak sorun şudur sevgili okur: Zihni ve ruh doktoru diyaloğu sürdürüp hayatta kalabilmek için karşılarındakinin düşüncelerini ve fantazilerini hayal etmek durumundadırlar. Zihni ve ruh doktoru kendi gerçekliklerini karşılarındakinin gerçekliğinden ayırmak zorunda olduklarını idrak etmeleri gerektiğini anladıkları zaman tedavi süreci yarı yarıya tamamlanmış sayılır. Bu sürecin tam başarıyla sonuçlandırılması içinse “ben” ve “öteki” arasındaki düşmanlığın yerini bir boşluğun alması gerekir, ki bu boşluk aynı zamanda onların birbirlerine olan saygı ve sevgilerinin ortaya çıkması için gereken bir koşuldur.Paranoyak dünyada iç ve dış dünya arasındaki boşluk ortadan kalkmakla kalmamış, araya düşmanlık girmiştir. Paranoyak düşünce dış dünyada gerçekleşen her şeyi kendi kendisini besleyecek şekilde yorumlar. Dış dünyada ne olursa olsun paranoyak zihniyet bunu kendi düş aleminin küçük penceresinden görüp indirgemeci(Hitler), volontarist(Mao), ve hatta determinist(Stalin) tavırlar takınır düşman bellediği dış gerçekliğe karşı. (Ama belirtmeliyim ki bu üçü aslında birbirleriyle içiçedir ve her biri ötekileri de bünyesinde barındırır, üçünün de kökeninde paranoya vardır.)Paranoyak şahsiyet kafasında yarattığı sanal gerçekliği sürekli canlı tutmak için ne sebepsiz şiddetten kaçınır ne de kendi gerçekliğini zorla ötekilere empoze etmekten. Paranoyak dünyanın çöküşü nefret edilen şeyin aslında dışsal değil içsel olduğunun keşfini hem beraberinde getirir hem de bu keşfin neticesidir. Irkçı, faşist, ve totaliter düşünce sistemleri bu duruma en güzel örneği teşkil ederler.Theodor Adorno Freud’cu Teori ve Faşist Propagandanın İzleği adlı makalesinde bu konuya değiniyor. Adorno’ya göre faşist şahsiyet ve yandaşları aslında Yahudi’nin şeytan olduğuna yürekten inanmazlar. Onların ideolojisi sadece kafalarında yarattıkları paranoyak gerçekliği diri tutmak için kendi şeytanlıklarını Yahudi’nin üzerine yansıtmaktan ibarettir. “Faşist toplulukları bu kadar acımasız ve yaklaşılmaz kılan belki de kendi gerçekliklerinin kurmaca olduğundan duydukları şüphedir. Éğer bir an durup düşünecek olsalar,” diyor Adorno, “tüm performans yerle bir olacak, kendi ideolojileri üzerlerine çökecek, ve panik halinde kendi kendilerine saldıracaklardır.”[4]Demek ki paranoyak zihniyet yapısı gereği akılcı düşünceyi dışlamak zorundadır varlığını sürdürebilmek için. Paranoyak, akılcı düşüncenin yerine kendi fantazilerini yerleştirir. Bunu 11 Eylül sonrası psikopatlaşan Batı’nın siyasi liderlerinin söylemlerinde de gözlemleyebiliriz. Özellikle Bush ve yandaşları hemen hemen her konuşmalarında kendileri ve ötekiler arasına barışın sağlanması için değil, savaşın ve şiddetin muhafazasına yönelik kesin çizgiler çekmekte, barikatlar kurmakta, adaları içinde işkencenin rutin hale geldiği hapishanelere dönüştürmekte, sağa sola duvarlar inşa etmektedirler. Demektedirler ki “Biz adaletin savunucularıyız, dolayısıyla iyiyiz. Onlar bize karşı, dolayısıyla onlar kötü.” Oysa artık bilmeyen kalmadı Bush rejiminin en az köktendinci teröristler kadar saldırgan ve düşüncesiz, yani psikopat olabileceğini ve ötekini yok edip kendi canına can katmak için kendi insanı dahil tüm dünya insanlarını tehlikeye atıp şeytanın merhametinden medet ummayı marifet bellediğini...Not: Bu yazı artık hepimizin bildiği bariz gerçekleri dile getiriyor, pek de öyle yeni bir şey söylemiyor olabilir ve/fakat bu onun önemsiz ve gereksiz olduğu anlamına gelmemelidir. Önemi psikanalitik söylemi siyasete uygulamasından, literatürümüze yeni terimler katmasından, özellikle de totaliter ve faşist zihniyetlerin iç dinamiklerini anlamakta ve eleştirmekte psikanailzin nasıl kullanılabileceğini göstermesinden ileri gelir. Emsâl teşkil etsin diye yazılmıştır sevgili okur.SözlükParanoya: Yunanca’dan gelir ve özünde aklını yitirmiş olmak, kendi dışında olmak, ne yaptığını bilmemek anlamına falan gelir.Politika: Gene Yunan kökenli bir sözcüktür, Polemos’tan gelir, ve özünde çatışma, bölünme, hatta savaş anlamını taşır.Volontarizm: Gerçeği zorla değiştirme çabası.Determinizm: İç gerçekliği dıştan belirleme, dış gerçekliği iç gerçeklikmiş gibi görme ve gösterme çabası.İndirgemecilik(Reductionism): Kendi dışındaki gerçekliği şeytan ilan etme, kendini melek ilan etme saplantısı. Hayatı mekanistik bir dualizme indirgeme ve bu suretle yaşamı olanaklarını kıstlayıp çoğulculuğu katletme eğilimidir.
(c) cengizerdem

Devlet ve Sinir Bozukluğu Arasındaki İlişki

Kötü yönetimlerin insanların sinirlerinin bozulmasında oynadığı önemli rolü artık hepimiz biliyoruz. Kişinin ruh sağlığının maruz kaldığı yönetilme biçimlerine bağlı olarak iyileşip kötüleşebileceğini söylemenin barizliğinden ötürü neredeyse ayıp kaçacağı bir dönemdeyiz. Bu yazıyla değinmek istediğim konu devletin ruh sağlığı ile toplumun ruh sağlığı arasındaki ilişkidir, ki bu zaten yazının başlığından da anlaşılmaktadır. Devletin bir kişi olmadığından hareketle, “devlet kişileştirilerek insani vasıfların atıf nesnesi kılınamaz, devletin ruh sağlığı diye bir şey yoktur, ancak sevk ve idare mekanizmasında etkin (ama yurdumuzda edilgen) konumlar işgal eden devlet yöneticilerinin ruh sağlığından söz edilebeilir,” demek doğru bir yaklaşımın ürünüymüş gibi gözükebilir ilk bakışta. Ve/fakat bu yaklaşımın doğruluk görüntüsü benim devletin ruh sağlığından söz etmeme engel teşkil etmez.Vitrinde dururken kaliteliymiş gibi görünen son moda tekstil ürünlerinin aslında hiç de göründükleri kadar kaliteli mallar olmadıklarını anlamak için onları bir süre giymek gerektiğini sen de takdir edersin herhalde sevgili okur. Bu mallar genellikle ilk yıkamadan sonra solar, veya zipleri paslanır, ne açılır ne kapanır öyle orta yerde sıkışıp kalarak mahrem yerlerin ortaya çıkmasına sebebiyet verir. Hiç beklenmedik bir anda eteği en aksi yerden yırtılan kadınlar, pantolonunun zibi son derece bozuk adamlar gördüm ben bu hayatta.Benim bu yazıdaki amacım devletin sevk ve idare mekanizmalarını işgal edenlerin ruh sağlığındaki bozukluğun devletin ve toplumun ruh sağlığının bozukluğundan ayrılamayacağını göstermek, ve bundan hareketle de akli dengesi bozuk, yani özetleyecek olursak iyi ile kötü arasındaki ayrımı yapamayan, neyin yapılması, neyinse yapılmaması gereken şey olduğu konusunda karar veremeyen bireylerin ortaya çıkmasına sebebiyet verdiklerini göstermektir. Bunun kanıtı son dönemlerde ya özel ruh doktoruna, ya tımarhaneye, ya kerhaneye, ya kumarhaneye, ya diskoteğe, ve hatta abartacak olursak hepsine birden giden çaresiz ve bunalımlı insan sayısında gözlemlenen azımsanamayacak artıştır.Bu saptamalara tuz ve biber eklemek için Hakkı Yücel’in 9 Nisan 2006 tarihli Afrika Pazar’da yayınlanan ve “Mafya Olmak İstiyoruz, Bıktık Bu Hayattan!” diye bağırarak intihara teşebbüsü meşhur olmak için büyük bir fırsat olarak gören çaresiz insanları anlattığı yazısını tekrar ve dikkatle okumamız yeterli olacaktır. Televizyonlarda hemen hemen her gece prime-timeda gösterilerek reyting rekorları kıran ve gençliği mafyalaşmaya özendiren T.V. dizilerine yönelik son derece yerinde olduğunu düşündüğüm bu eleştiri yazısında Hakkı Yücel’in yaptığı tespitleri göz önünde bulundurursak sistemin bir bütün olarak ne denli canavarlaştığını ve kendini sürekli yeniden üreterek canına can katmak için geliştirdiği manipülasyon tekniklerinin vardığı korkunç boyutları idrak etmemiz kolaylaşır.İflasın eşiğine gelmiş yöneticilerin yönettiği bireyler ve onların oluştrurduğu toplumlar kararsızlık içerisinde yaşama karşı ve kendilerine kıyıcı eylemlere girişebilmektedir. Bu durumun ortaya çıkmasında ise siyasi sahnede boy göstermese bile mafyanın rolü son derece büyüktür. Yani kitle ve iktidar oyuncularsa, mafya mensupları da sahne gerisinde bu kuklaların iplerini çekip hareketlerini yönlendiren yönetmenlerdir. Bu hazin tablo kafasında yarattığı ve yönetimi teslim ettiği doğaüstü güçlerden medet uman bir topluluğu resmeder.Ruh ve sinir hastalıklarının önlenmesi ve sağlıklı bir toplumun yaratılması ruh doktorlarının ilaç endüstrisine hizmet eden, çoğu zaman yanlış teşhise dayalı ve dolayısıyla da hatalı reçeteleriyle değil, mevcut sistemin major, yani topyekün değişimiyle mümkündür. Devlet ve sinir bozukluğu arasındaki ilişki iyi veya kötü bir ilişki biçimini alabilir. Eğer bu ilişki iyi bir ilişki biçimini alırsa sinirler düzelir, kötü bir ilişki biçimini alırsa sinirler bozulur. Bu ilişkinin kötü bir ilişki halini alması genelde devletin içsel çelişkilerinden kaynaklanır ve sorumlusu devleti yönetenlerdir. Devlet yönetimine aklıldışılık ve mantıksızlık hakim olursa kaos bireyler bazında topluma yayılır ve ülke açık hava tımarhanesine döner. Eğer bir ülke tımarhaneye dönerse, iyileşenler dışarıya hapsedilir. Yani iyileşmek tımrahane dışına hapsedilmeyi gerektirir; ki bu mantıken de doğrudur. Yani eğer bir kişi iyileşmişse tımarhanede ne işi vardır sevgili okur?Sinirlerin düzelmesi için devletin iyi yönetilmesi gerekir. İyi yönetilen bir devlet ruh sağlığı bozuk olmayan ve onu yönetenlerin eylemlerine akıldışılığın hakim olmadığı bir yapıya sahiptir. Devletin iyi yönetilmesi için yapılması gereken insanların kendi üzerlerindeki bir güce, dıştan empoze edilmiş kutsal ve dokunulmaz bir kanuna tabi kılınmalarıyla olmaz. Tam tersine, iyi yönetim insanların ihtiyaçlarını, düşledikleri yaşam biçimini, parçası olmak istedikleri toplum modelini göz önüne alır; yani insanlara kulak verir, onları dinler ve ondan sonra da insanların istekleri doğrultusunda eylemlere girişir.Bu günlerde dünyada demokrasinin artık iyi yönetimlerin oluşumu için yetersiz kaldığından söz ediliyor. Mevcut demokrasinin pek çok yönden yetersiz bir yönetim biçimi olduğu doğrudur. Mesela demokrasilerde bireyler oylarını verdikten sonra oyu verdikleri kişilerin eylemleri üzerinde en ufak bir etkinliğe sahip olamamaktadırlar. Yani ben oyu şu kişiye veriyorum, ama bu kişi kim bilir ne haltlar edecek seçimi kazandıktan sonra, bu nasıl demokrasi; oyu verdiğim kişi benim aleyhime işler yapıyor, halbuki seçimden evvel böyle demiyordu. Ve/fakat bu, demokrasinin mevcut yönetim biçimleri arasında en akla yatkın olanı olduğu gerçeğini değiştirmez. Tüm bunlar demokrasinin yetersizliklerini görmek için yeterlidir sanırım. Ama her yeterliliğin içinde yetersizliklerini de barındırdığını, zira yetersizliğin yaşamın koşulu olduğunu da unutmamalıyız. Total yeterlilik ya ölümden sonrasıdır ya da doğumdan öncesi. Zaten faşizm de her bakımdan mükemmel ve her şeye yeterli bir yönetim biçiminin bulunduğu yanılsamasıyla ortaya çıkan ve önceden belirlenmiş normlardan sapma gösteren her şeyin katlinden medet umanm bir ideolojidir. Faşitler kendilerini tanrılık mertebesine yükseltir ve kendilerini idealize ederler; akabinde ise bu idelize edilmiş insane modeline uymayan herkesi öldürürler.Şimdi bu noktada karşımıza çok ilginç bir soru cıkıyor: Demokrasilerde seçimi kazanmak için adaylar kendilerini ve partilerini idealize etmezler mi? Yani kendilerinin en iyi seçenek olduğunu göstermeye çalışmazlar mı? Bu da bizi demokrasinin içindeki faşistlik kırıntılarınıdan haberdar etmez mi? Etmesine eder elbet, ama bu, demokrasinin yerine totaliterizmi getirmemizi savunduğum anlamına gelmemelidir. Burada yaptığımı mevcut demokrasi modellerinin aslında iddia edildiği kadar da demokratik olmadıklarının altını çizmektir.Totaliter bir devlet ruh sağlığı bozuk bir devlet olduğuna göre merkezi bir yönetime maruz kalanların ruh sağlığının da bozulacağını sölemeye gerek bile yok.Demek ki yapılması gereken demokrasinin sürekliliğini sağlayacak yeni demokratik devlet modelleri üretmekten geçer. Bana kalırsa hem liberal demokrasi, hem de sosyal demokrasi sorun çözmek yerine sorun yaratarak sürdürür varlığını. Bunun en önemli göstergelerinden birisi ise yurdumuzda şu anda iktidarı elinde bulunduran ve bir kanadında “sosyal demokratların,” öteki kanadında ise “liberal demokratların” yer aldığı sevk ve idare mekanizmasının sefaletidir. Bunların iktidara gelmesinden sonra bunalıma girmek, hatta deli olduğunu sanmak moda olmuş, ruh doktorlarına terapi için giden insan sayısında muazzam bir artış gözlenmiştir. Sen de takdir edersin ki bu ikisi hiç bir şeyi değiştirememiştir sevgili okur. Tek yaptıkları özgürlüğü bir metaya dönüştürüp meta fetişizmini inanılmaz boyutlara ulaştırmaktır. Bunun en önemli göstergesi ise eğlence, kumar, beyaz kadın ticareti, fuhuş gibi sektörlerin yanısıra, araba satışında gözlemleyebileceğimiz inanılmaz artıştır. Bence ruh doktorlarının hastalarına verdikleri ilaçları da bu tüketim malları içerisine alıp birer fetiş nesnesi olarak yorumlayabiliriz. Fetişizm demek insanın hayatındaki anlamsızlığı, kendi içinde hissettiği boşluğu kapitalizmin sunduğu tüketim mallarıyla doldurmaya çalışmasına verilen addır.Kısacası kapitalizmin ürettiği modeller olan sosyal ve liberal demokrasi modelleri en çok mafyaya söz ve eylem hakkı tanımış, insanların parasını hüüp diye çekerek karanlık güçlere kanalize etmiş ve böylelikle de gerek yurdumuzda gerekse dünyamızda organize suçu yaşam biçimi haline getirmiş mafyozların zaten atmakta olduğu finklerin ve sağlamakta olduğu rantların artışına sebep olmuştur.Tüm bunların ışığında denebilir ki en sağlıklı demokrasi biçimi demokratik sosyalizmdir ki demokratik sosyalizm mafyanın değil, toplumu oluşturan bireylerin sevk ve idare mekanizmalarına istedikleri an müdahale edebilecekleri bir düzenin egemenliği anlamına gelir. Demokratik sosyalizm dediğimiz şey işte budur ve mafyayı dışlar.Demokrasi demokrasi diye bas bas bağırarak demokratikleşme kisvesi altında totaliterizmi, şiddeti ve organize suçu döllemek ve yurdumuzu mafyaya peşkeş çekmek ayıp kaçar ve utanç vericidir. İki, hatta üç yüzlülük bizim komşunun köpeğine bile has değildir.Örneklemek gerekirse şu kısa anekdotu size anlatabilirim: Geçen gün yemekte sakınca gördüğüm ve halk arasında kibarlık olsun diye koç yumurtası diye bilinen ama işte aslında taşşaktan başka bir şey olmayan ve dolayısıyla da kolestrola iyi gelmeyen ama protein bakımından son derece zengin olan besin maddesini bu bizim komşunun köpeği diye tabir ettiğim sinirli hayvana attım. Köpek yuvasından çıktı ve bir sokumda yedi koç yumurtasını. Kendisine koç yumurtası vermezden evvel beni ne zaman görse saldırganlaşan ve sinirli sinirli havlayan sözkonusu köpek, ki adını bilmediğim için kendisine Sinirli diye hitap etmeyi alışkanlık haline getirmiştim, koç yumurtasını iştahla yedikten sonra düşmanca tavırlarını bir tarafa bırakıp bana sevgi gösterilerinde bulunmaya başladı. Artık balkondan ne zaman onun ne yaptığına baksam yüzünde bir tebessümle, dili dışarıda kuyruğunu sallayıp, “o geçen günkü şeyden, işte o beyazımsı şey neyse ondan daha var mı?” sorusunu dışa yansıtan bir yüz ifadesiyle bakıyor bana. Anlamsız ve saldırgan havlamalara yönelmiyor artık bizim komşunun köpeği. Bu durumda ben de ona Sinirli diye hitap etmekten kaçınmak durumunda buluyorum kendimi. Demokratik daha uygun düşer sanırım, ama emin olamıyorum bir türlü, bu köpeğe Demokratik demek köpeğe mi hakaret olur, yoksa Demokrasiye mi?Kanımca sadece yurdumuzun değil, tüm dünyadaki mevcut devlet yapılarının hemen hemen tümü öyle bir tasarlanmıştır ki devletler kasıtlı olarak vatandaşlarının sinirlerini bozmakta, neticede de ne yapacağını şaşıran vatandaşlar eğlence, fuhuş ve kumara yönelerek mafyanın kölesi kılınmaktadırlar. Demek ki devletler vatandaşa değil, mafyaya hizmet etmektedirler. Benim arzuladığım demokratik sosyalist devlet modeli ise mafyaya hizmet etmeyi marifet bellemek yerine yapısı gereği mafyayı karşısına alıp kesin ve net şekilde yeryüzünden silebilecek ve organize suça dayalı oluşumları kati şekilde yok edebilecek güce ve cesarete sahiptir. Bir başka deyişle demokratik sosyalizm ölüme değil, yaşama ve yaşam olanaklarının arttırılmasına, tek tipleşmeye değil, radikal çoğulculuğa hizmet eder. Ki sanırım önümüzdeki yüzyılda yükselen değerler bunlar olacaktır -- tabii eğer insanlık 2012 yılında global bir iç savaşlar zinciri şeklinde patlak vereceği tahmin edilen Üçüncü Cihan Harbi’ni atlatabilirse...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...